Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

GÖBEKLİ TEPE: İNANÇ VE MEKÂN İLİŞKİSİNDE BİR MİLAT

Göbekli Tepe, bu yıl UNESCO tarafından Dünya Kültürel Miras Kalıcı Listesi’ne alındı. Yeni bir tarih kurgulama zorunluluğu doğuran ve mimariye yeni bir ufuk kazandıran Göbekli Tepe’yi Cengiz Bektaş ve Mehpare Evrenol ile konuştuk.

 

Ucu bucağı olmayan bir yer. Ufuk çizgisi sonsuza uzanırken, binbir türlü canlının nefes alıp verdiği bir coğrafya. İlk görüşte değil, sesini dinledikçe, ruhuna yaklaştıkça seveceğiniz bozkır burası. Göz alıcı yemyeşil bir orman yok, nehirler, dereler çok uzakta… Ama toprağı binlerce yıl evveline uzanacak kadar derin.

İnsanlığın en eski adreslerinden biri olan Anadolu, yapı çeşitliliği görme konusunda bir derya ve mekânı katman katman toprağına not etmiş bir coğrafya. Toprağa not edilen her şey ise binlerce yıl sonra arkeologlar tarafından gün yüzüne çıkarılıyor. 1995 yılında kazı çalışmalarının başladığı Göbekli Tepe toprağında gizlediği sırlar ile tarihi sil baştan değiştirdi. Tarım toplumuna geçişten önce avcı toplayıcı bir topluluk tarafından bir toplanma merkezi ya da bir tapınak yapıldığını ortaya çıkardı. Böylece bugüne kadar bilinen, tapınakların tarım toplumuna geçişle birlikte doğduğu bilgisinin üzerinden bir dozer gibi geçildi ve yeni bir tarih akışı kurgulama zorunluluğu doğdu.

Göbekli Tepe’de uzun yıllar kazı başkanlığını yürüten Alman Arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt, Karl W. Luckert’in “Göbekli Tepe” adlı kitabına yazdığı özsözde “Her halükârda Göbekli Tepe anıtların sembolik sanat ve mimari sistemleri, 12 bin yıl önce yaşamış insanlarla ilgili daha önce bildiğimizden çok farklı bir taş devri toplumunu ortaya çıkarmıştır. Bu toplum büyük yapılar inşa edip üzerlerine sanatsal süslemeler yapmayı başarmıştır. Bunları gerçekleştirmek için teknoloji ve lojistik konusunda daha derin bilgiler ve insan gücünün organizasyonunda daha büyük beceri gerekliydi” demiş ve anıtların ötesine ulaşmaya yardımcı olacak ipuçlarından yoksun olunduğunu belirtmiştir. Schmidt’in üzerinde durduğu gibi Göbekli Tepe’nin gizemi hala çözülememiştir. Ancak onun çözülemeyen bu gizemi var olanı yorumlamaya engel değildir.

Göbekli Tepe’nin yaşının 11.600 olduğu tahmin ediliyor. Ondan daha genç olan tapınakların yaşı 5000 civarında ve o yapılardan bugüne devam eden bir süreklilik var. Peki ortaya çıkarılışı ile mimarlık tarihine de yeni bir ufuk kazandıran Göbekli Tepe’yi mimarlar nasıl değerlendiriyor?

“GÖBEKLİ TEPE’YE BAKINCA BİNLERCE YILLIK BİR ADAM OLUYORUM

Göbekli Tepe’da kazılar başlayalı çeyrek asra yakın bir zaman dilimi geçti. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz Göbekli Tepe’yi?

Göbekli Tepe’ye bakınca, onu doğru yorumlayabiliyorsam binlerce yıllık bir adam oluyorum. Göbekli Tepe, hem bize öğretilen Anadolu tarihini hem de üzerinde daha çok çalışılan dünya tarihini değiştirdi. Her şeyden önce doğuda birtakım araştırmaların başlaması bizim ufkumuzu açtı. Orada daha önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin öncülüğünde önemli bir saptama çalışması yapıldı. Bilmediğimiz pek çok şey bu çalışmayla ortaya çıktı. Doğu Anadolu’nun nelerin üzerine oturduğu yeterince bilinmiyordu. Göbekli Tepe biliniyordu ama taşıdığı önemin ölçüsünün ayrımında değildik. Alman Arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt kapsamlı bir kazıya başladı, ilk tapınağı buldu. Schmidt Türkiye’de uzun süre anlaşılmadı, Batı’da onu kabul etmek istemedi. Çünkü var olan tarihi değiştirdi. Örneğin öğrenim gördüğüm Münih kentinin tarihi 1000 yıldır. Siz onun karşısına 12000 yıllık bir tarih koyuyorsunuz.

Göbekli Tepe bir tapınak ve toplanma merkezi olarak öne çıkıyor. Bu anlamda nasıl tanımlandığının önemi nedir sizce?

Tabi tapınak diye değerlendirmek aslında bir yorumlamanın sonucu. Ne tür bir inanışın tapınağıydı, yalnızca tapınak mıydı, ya da bugünkü anlamıyla bir tapınak mıydı gerçekten? Bu soruların yanıtını açıklıkla bilmiyoruz. Ama kuşkusuz Göbekli Tepe önemli bir buluştu. Sonuçta Türkiye coğrafyasında prehistorya döneminden bir yer ortaya çıkmış oldu. Öncesinde yapılan çalışmalarda prehistorya için verilen yer yalnız Kuzey Mezopotamya iken, Göbekli Tepe ile birlikte daha içerlere dek gidilebildi. Sıradan bir yerde ortaya çıkarılmadı üstelik, Urfa birçok inanışın başladığı, peygamberler kenti olarak anılan bir yer sonuçta.

Başlangıçta kazılar yanlış yapılıyordu. Ama eskisine göre kazı yöntemleri de çok gelişti. Başta katman katman kaldırıyordu. Her katman bir alttaki katmana ulaşılmağa çalışılırken zedeleniyordu. Şimdi uygulanan yöntemlerle tranş açılırken bütün geçmiş okunabiliyor. Farklı alanlarda uzmanlığı olan büyük bir ekip yer alıyor bu kazılarda. Onların yaptığı çalışmalarla tarih de değişiyor ve en önemlisi tarihe bakış açımız değişiyor.

“MİMARLIK KÜLTÜRSÜZ YAPILABİLECEK BİR İŞ DEĞİL”

Mimarlık tarihi açısından baktığınızda Göbekli Tepe’nin yeri hakkında ne söylemek istersiniz?

Göbekli Tepe yalnız mimarlık tarihi açısından yorumlanmayacak denli önemli bir yer. Bütün insanlık tarihi açısından önemli. O nedenle o izi sürdürmek gerekiyor. Göbekli Tepe’yi önce mimarların da içinde olduğu kendi insanımıza iyi anlatmamız gerekiyor. Bugün Türk mimarının en büyük sorunu, yaşadığı coğrafyayı yeterince tanımaması ve yorumlayamamasıdır. Mimarlık kültürsüz yapılabilecek bir iş değil. Bir kitabımda da yazdığım gibi kültürsüz bir mimardan kültürlü bir avukat daha iyi yapı yapar. Kültürlü, geçmişi bilen, tanıyan mimar derken tabii onların eski yapıları bilip kopyalamalarından söz etmiyorum. Turgut Cansever’in bu konuda bir sözü var; aynı raydan bir treni takip edersiniz hiçbir zaman onu geçemezsiniz. Kendinize yeni bir yol çizmeniz gerekir.

Göbekli Tepe’de şu ana kadar ortaya çıkarılanlar arasında sizi en çok etkileyen ne oldu?

Göbekli Tepe’de beni en çok etkileyen, hiçbir aygıt olmadan yalnızca çakmaktaşını kullanarak kayaların koparılması ve onlara biçim verilmesi oldu. Kayaları koparıp onlara biçim veriyorsunuz, üzerine çevrenizdeki hayvanları kabartma olarak işliyorsunuz. Üstelik bunu çok gerçekçi bir biçimde yapıyorsunuz. Bilmiyoruz o hayvanlar tapınılmış hayvanlar mı yoksa yalnızca kendi doyunmaları için avlanışmış hayvanlar mı? Ayrıca insan tek başına av yapamayacağı için bir örgütlenme gelişiyor. Hep birlikte avlanıyor, avladıkları hayvanları paylaşıyorlar. Bu bize bir “organizasyonu”, örgütlenmede bir başarıyı gösteriyor.

“ANADOLU BİR KÜLTÜR KAZANI BEN O KAZANIN İÇİNDE GELİŞİYORUM.”

Benim düşünce biçimimi en çok etkileyen kişilerden biri Sabahattin Eyüboğlu’dur. Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi “Bu kültür kazanında eriyen de benim eriten de benim.” O nedenle yaşadığım coğrafyanın tarihine ilişkin ne varsa benim dünyayı algılayış biçimime etki eder. Göbekli Tepe de bu anlamda tüm katmanları ile beni etkiledi. Anadolu’yu bize öğrettikleri gibi yalnızca köprü olarak tanımlayamayız. Anadolu bir kültür kazan. Sabahattin Bey’in dediği gibi “o kazanın içinde ben gelişiyorum.” Dünyaya ben böyle bakıyorum.

Bir mimar olarak Göbekli Tepe’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarih içindeki yapılanmalar ve yapılanmanın gelişimi beni hep büyüler. Tarihe olan bu ilgimden dolayı Göbekli Tepe’yi de koşa koşa gidip gördüm. Çocukluğumda ulaşılabilir tarihi M.Ö. 3 bin-3 bin 500’lere dek bilirdik.

Yaşadığımız bu coğrafyada da bunun örneklerini özellikle doğup büyüdüğüm Ege’de doyasıya gördük, büyük tarihi zenginliğini yaşadık ve yaşıyoruz. Daha sonra 2500 yıllık inanılmaz tarihi mirası ile İstanbul’da yaşamak bir mimar için hayati bir ödüldür ve ben kendimi bu nedenle çok şanslı sayarım. Derken bir gün bir de baktık aslında şehrimizin tarihi geçmişi binlerce yıl daha gerilere gidiyormuş. Çevresinde 9 binyıl önceye giden izler bulununca ufuklar birdenbire farklılaştı.

Sonra MÖ 9000-10000 tarihlenen Göbekli Tepe gündemi farklı boyutlara taşıdı. İran’da da bu tarihlere yakın birtakım kalıntılar, yerleşim birimleri ortaya çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Tarihe ve yapılı medeniyete bakışımız bu buluntularla derinden etkilendi. Tabii Göbekli Tepe’yi değerlendirirken tapınak olduğunu da kesin olarak bilmiyoruz. Bunu belirtmekte fayda var. El birliğiyle oluşturulmuş, insan gücüyle yapılmış müthiş bir yapı ile karşılaşılması o yapının hep tapınakla ilişkilendirilmesine sebep olur, Göbekli Tepe’de şu an için böyle yorumlanıyor ama bu yaftalar birçok kez insanları yanıltmıştır.

Göbekli Tepe’de şu ana kadar ortaya çıkarılanlar arasında sizi en çok etkileyen ne oldu?

Yapının düzenleniş şekli çok etkileyici. Üzerindeki incelikli rölyefleri ile muhteşem taş kolonların dairesel şekilde dizilişi… Stonehenge’de de bu heyecanı çok hissetişimdir ve İngiltere’de bu tarihlerine endekslenen 90 derece açısının dışında düzenlenmiş başka kalıntılar da var.

“MODERN DÜNYADA MİMARİ 90 DERECEYE ENDEKSLENMİŞTİR”

Modern dünyada mimari 90 dereceye endekslenmiştir. İmalat optimizasyonu belki bunun en önemli noktası. Ama milattan önce kurulmaya başlanan şehir planları da 90 dereceli açılarla tasarlanmış ve gelişmiştir aynı benzer nedenlerle. Göbekli Tepe’de bunun dışında bir sistemi görmek beni çok heyecanlandırdı. Çünkü doğa dik açılardan oluşmaz. Gökyüzü düzeninin ve gökyüzündeki astronomik kütlelerin 90 derecelerle alakası yoktur. İnsan hareketi de köşeli değil eğriseldir. Daireselliğin bence büyük bir önemi var mimaride. Mesela M.Ö. 20 binden bu yana tarihlenen Aborjin kaya rölyeflerinde bu şekilde eğrisel ve dairesel formlar ince çubuklarla oluşturulmuştur ve onların yıllık göç haritalarını betimler. Göbekli Tepe’yi de bu anlamda çok organik, çok insancıl ve aynı zamanda kesin vazgeçilmez gerçek olan gökyüzündeki, doğadaki oluşumların bir yansıması olarak algıladım.

Bahsettiniz dairesel formlar, dikili taşlar, anıtsal mimari tarih boyunca ibadet yapılarında kendini gösterir. Bu anlamda tarihin çeşitli dönemlerinde yapılmış ibadet yapılarıyla Göbekli Tepe arasında bir benzerlik kurmak mümkün mü?

Göbekli Tepe ve az önce örnek olarak söz ettiğim Stonehenge arasında binlerce yıllık bir zaman ve müthiş bir coğrafya farkı var. Ama aralarındaki benzerlik bana insan algısının ortak genini düşündürdü. Binlerce yıldır gelen ortak bir gen olmalı ki farklı coğrafyalar ve farklı zamanlara ait bu ortak noktalar ortaya çıkabiliyorlar.

Bu ibadet yapılarının mimarisine genel bir yaklaşımın sonucu mu? Ya da temel bazı kriterler mi söz konusu oluyor?

İnsan algısında bu konuların çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan kafasını kaldırıp çevresine ve gökyüzüne baktığında dairesel ve eğrisel formları görüyor. İnsan için gökyüzü tarihte çok ulu ve altında ezildiği müthiş bir yapı. Benim için de hala öyle. Gökyüzündeki o inanılmaz yapıları düşünmek beni dize getirir. Demek ki o zamanki insanla bu zamanki ben arasında doğayı algılamak açısından çok büyük bir fark yok.

Ben de böyle bir konu betimlemek istesem, bu şekilde dairesel formları hayata geçirmek isterdim. Göbekli Tepe’ye gittiğim zaman mimarisinin etkisi insanı ezip geçiyor. Fakat üstündeki rölyeflere de takıldım. Bu rölyef betimlemelerinin mimarinin ne kadar ayrılmaz bir parçası olduğunu düşündüm. Orada anlatılmak istenilenlerin mimari ile bütünleştiğini gördüm. Hep bunu ararız. Kendimiz de mimarimizde onu ararız. Önemli birtakım anıtlarımızda rölyefler kullanırız, binalarımızın girişlerinde kullanılırız. Onlarla mimari bütünü tarif etmek, tamamlamak isteriz. Hep böyle bir dürtümüz vardır. Bunun da yine genlerimizde olduğunu görmek beni mutlu etti.

“İBADET YAPILARI HER ZAMAN GÜCÜN SEMBOLÜ OLARAK YER ALMIŞ”

Mimarlık tarihine baktığımızda başlıca öğelerinden birinin ibadet yapıları olduğunu görüyoruz. Bu anlamda inanç mekanlarını mimarlık içinde nerede görüyorsunuz?

İbadet yapıları her zaman gücün sembolü olarak yer almış. İnsan ibadet yapılarında büyük gücün altında teslimiyet duygusuyla baş başa kalır. Tarih boyunca da ibadet yapılarına ciddi yatırımlar yapılmıştır ve mimari en çok kendini bu yapılarda ortaya koymuştur. Çünkü gücün yapılarıdır bunlar. Hangi medeniyete dönüp bakarsanız bakın; önce insanları belli bir noktada bir araya getirmek için ve onları belli bir etkide tutmak için ibadet yapılarının yapılmış olduğunu görürüz. Tapınak yapılarının insanları belli anlayışların tahakkümü çerçevesinde sınırlamış olduğunu ve toplumu bu yönde de kontrol ettiğini düşünüyorum. Dünyanın çok çeşitli noktalarını gezdim en çok gördüğüm şey hep tapınaklardı. Aynı zamanda ibadet yapıları şehirleri de tanımlıyor. Bütün büyük yerleşimler için kaçınılmazdır. Şehirler önce bu yapılarla hayat buluyor. O şehirdeki yaşantıyı ve insanların tarzlarını anlamanız için inanç mekanlarına bakmanız gerekiyor.