Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

PAB Mimari Tasarım: “Çevresiyle bütünleşik tasarım, mimari bakışımızın temelini oluşturuyor”

Mimarlık ofisi kurmaya nasıl karar verdiniz? Özellikle 2000 yılından itibaren ofis olarak çalışmanın zorluklarının arttığını duyuyoruz. Mimari projelere olan ilginin artmasına bağlı olarak mimarlık ofisleri de arttı. Özellikle İstanbul’da inanılmaz bir rekabet ortamı var. Siz genç bir ofis olarak neler yaşadınız kuruluş sürecinde? Yarışma projelerinin etkisi oldu mu bu anlamda?
[kutusol=4041]Burçin YILDIRIM: Üçümüz İstanbul Teknik Üniversitesi’nden dönem arkadaşıyız. Öğrencilik yıllarımızda hep birlikte çalışan ve üreten bir ekiptik. Öğrencilik hayatımız boyunca birlikte yarışmalara, atölye çalışmalarına katıldık, geziler düzenledik. Mezun olduktan sonra bir süre her birimiz farklı ofislerde çalıştık. 2007 yılında ise kendi ofisimizi kurmaya karar verdik. Mimarlık ofisi olarak bir araya geldikten sonra yine yarışmalara katılmaya devam ettik.  Ofisimizin kuruluşunda yarışmaların katkısı oldukça büyük elbette.

Ali ERAY: Aslında biz ofisimizi kurduğumuzda çok fazla genç ofis yoktu. Bu konuda cesur davrandık. Çünkü mimarlık biraz ustalık ve birikim beklenen bir alandır. “40 yaşına kadar çalışalım, sonra kendi işimizi yapalım” anlayışı hâkimdir. Biz, biraz farklı düşünüp gençlerin de sorumluluk alarak bazı şeyler üretebileceğine inandık. Bir şekilde sorumluluk alarak aslında sayısı çok da fazla olmayan genç ofislerden birini açtık. Ofis açan genç mimarların sayısı bizden sonra daha da arttı.

B.Y.: Genç ofis olmanın şöyle bir avantajı da var: En üretken ve çalışkan olduğunuz zamanda birtakım zorlukları atlatmış oluyorsunuz. Sorunları daha pratik bir şekilde çözebiliyorsunuz. Ayrıca erken yola çıktığınız zaman düzeninizi de daha erken kurmuş oluyorsunuz.

Karşılaştığınız sorunları nasıl aştınız, neler tecrübe ettiniz?
A.E.:
Öncelikle teknik zorluklardan bahsedebiliriz. Mesleğin gerektirdiği teknik tecrübe konusu var. Bunu araştırmayla belli bir noktaya kadar aşabiliyorsunuz. Deneyimlemek ve yeterince araştırmak çok önemli. Ancak yeterince araştırdığınız zaman uygulanabilir bir proje oluşturmaya başlayabiliyorsunuz. Proje tamamlanıp uygulama aşamasına gelindikten sonra uygulamayı deneyimleme şansı ortaya çıkıyor. Bu noktada da uygulamalarımızı sıkı bir şekilde takip ettik. Teknik dezavantaj sayılabilecek şeyleri böylece aşmaya çalıştık.

[kutusol=4042]Pınar GÖKBAYRAK: Ofisi kurduğumuzda elbette deneyim azlığından kaynaklanan birtakım eksikliklerimiz vardı. Bu noktada bize güç verecek danışmanlarla hareket ettik. Bunlar kimi zaman İTÜ’den hocalarımız oldu, kimi zaman da bizim işimizi tamamlayacak şehir plancıları ve peyzaj mimarlarıyla çalıştık. İşi onlarla birlikte yürüttüğümüz için hem daha bütüncül projeler hazırladık hem de deneyim eksiğimizi kapatabildik. Şimdi çok daha hızlı; nispeten kendi içimizde ama gerektiğinde yine danışmanlarla çalışarak ilerliyoruz.
Projelerinizi incelediğimizde eğitim yapılarının öne çıktığını görüyoruz. Bu yönelim nasıl oldu? Eğitim yapılarını tasarlarken oluşturduğunuz vizyon ve enerjinizden bahsedebilir misiniz? Neleri dikkate alıyorsunuz? Kendi öğrenciliğinizden taşıdığınız çağrışımlar var mı?
P.G.:
Eğitim yapıları üzerinde çalışmaya başlamamız bilinçli olmadı aslında. İTÜ’den hocamız olan Yüksel Demir’in yönlendirdiği bir projeye katkıda bulunarak başladık ve bu alanda ilk uygulanmış projemizi hazırladık. Daha sonra o proje referans olarak diğer projelerin önünü açtı. İster istemez bu konuda bir uzmanlaşma başladı. Eğitim yapılarını tasarlarken, mimari olarak mekanların ihtiyaçlarından öte yapının kullanıcısını, öğrencilerin ve öğreticilerin karşılıklı ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak hareket ettik. Bu noktada özellikle Batı’daki yeni eğitim vizyonlarını takip ediyoruz. Eğitim vizyonunun oluşturulmasında mekanlar çok büyük önem taşır aslında. Ancak bu ilişkiye ülkemizde yeterince dikkat edilmiyor. Yeni bir öğretim vizyonu oluşturmanın temelinde, o vizyonu tamamlayacak ve besleyecek bir mimari mekan kurgusu önermek de mimarların görevi oluyor. Biz bütün projelerimizi aslında bu bakış açısıyla tasarlıyoruz. Yapıya sadece mimari olarak yaklaşmıyoruz, onun eğitim vizyonuna katkılarını da düşünerek planlıyoruz. Bu noktada eğitim yapıları konusunda uzman eğitimcilerle yine karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyoruz. Batı’da bu konuda çok önde olan Finlandiya, Almanya gibi ülkeler var. Onların eğitim sistemlerini ve mimar-eğitimci işbirliklerini takip ediyoruz.

Türkiye’de son dönemde açılan üniversitelerin birçoğu apartman tipi. Üniversitenin öğrencilere sunduğu sosyal alanların önemi hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Bu gibi konularda işverenlerinizin fikirlerini değiştirecek seviyede onlarla istişare edebiliyor musunuz?
[kutusol=4043]A.E.: Bahsettiğiniz sıkıntı genel ortamda maalesef var. Meslektaşlarımız da proje üretirken fazla titizlenmiyorlar. Bir yandan yöneticiler nezdinde önemli olan, belli metrekare inşaatın belli maliyette ve belli sürede bitmesi. Bunun sonucunda yetersiz olarak tanımlayabileceğimiz mekânlar ortaya çıkıyor.

Ancak, bu konuda biraz şanslı olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü biz genelde yeni kurulan üniversitelerle işbirliği yaptık. Üniversiteler, yeni kurulum aşamalarında yönlendirmeye açık oluyorlar. Dolayısıyla “Öğrenim mekânları üzerine neler yapabiliriz?” konusunu sorguluyor, önerilen yeni fikirlere de daha açık oluyorlar. Tabii bakış açınız ister istemez sizi böyle işverenlerle de buluşturuyor olabilir. Eğer sizin sorgulayan bir bakış açınız varsa, bu yönde düşünen kişilerle bir araya gelmeye başlıyorsunuz.

Eğitim yapısı kendi kullanıcıları dışında çevresindeki yerleşim dokusu için nasıl bir bağ kurar ya da kurmalıdır?
B.Y.:
Tabii bu çok önemli bir konu. Türkiye’de çoğu kampus kent dışında ya da kente kapalı olarak planlanıyor. Aslında üniversitenin kentle etkileşimi, üniversitenin ve üniversitelinin kentle birlikte düşünebilmesi, kenti anlayabilmesi çok önemli. Bu yüzden projelerimizde buna önem veriyoruz. Özellikle kampus yerleşimi önerilerimizde dışa dönüklük, görünürlük ve erişilebilirlik unsurları bizim için çok hayati. Yapının sadece açık olması değil görünür olması da çok gerekli. Üniversite kampuslerinin bir planlanmama sorunu da var. Bu tip alanların baştan planlanmaması, eklerin de yine plansız bir şekilde yapılması kentle ilişki konusunda bir sorun teşkil ediyor.
Sizin yola çıkış vizyonunuzu ne oluşturuyor? Temel tasarım ilkeleriniz nelerdir?
P.G.:
Öncelikle yere özgü tasarım yaptığımızın bilinciyle projeye başlıyoruz. O yer için biricik bir tasarım… O tasarımı başka bir yere, başka bir şehre koysanız bambaşka sonuçlar alırsınız. Bunun farkında olarak tasarım yapıyoruz. Hem iklim ve çevrede bulunan ulaşım aksları, önemli odaklar gibi fiziksel şartların hem de orada yaşayanların kültürel, sosyal özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Örneğin, çevre kullanıcılarla hangi seviyede bir etkileşim istiyoruz? Onun da dereceleri var çünkü. Bu bütün kıstasları baz aldığımız, analiz diyebileceğimiz bir süreç oluyor. Tüm bu çıkarımların sonunda bir yorum getiriyoruz. Tabii o çıkarımları bire bir projeye yansıtmamak gerekiyor. Orada mimarın pozisyonu, o çıkarımları yorumlayıp ona bir cevap verebilmek. Bazı öğeleri daha öne çıkarıyor, bazılarını da daha geri planda tutuyoruz. Yere özgü ve çevresiyle bütünleşik tasarım, bakışımızın temelini oluşturuyor. Yani bir projeyi sadece yapı yaptığımızı düşünerek tasarlamıyoruz. O yapı bir bütün içerisinde var oluyor. Dolayısıyla bir bütünü ve içindeki ilişkileri tasarladığımızın bilincinde olarak projelere başlıyoruz ve yine bu şekilde yürütüyoruz.

A.E.: Tabii kullanıcının beklentisi de çok önemli. Yani yazılı olarak aynı olan şartnameler veya beklentilerin bire bir diyalog haline geçtiğinizde çok farklı olduğunu hissedebiliyorsunuz. Mimar; bu beklentileri de biraz sorgulayıp, daha fazla anlamaya çalışarak bu  mekansal düzene yansıtabilmeli.

Kentsel tasarım projeleriniz de var. Kentsel dönüşüm de olumlu ve olumsuz yanlarıyla çok tartışılan bir konu. Sizin bu konudaki görüşleriniz neler?
B.Y.:
Söylenen bir cümle var: Kentsel dönüşüm demek gayrimenkul geliştirme demek değildir. Kentsel dönüşüm, aynı zamanda kentin belli bir parçasının yeniden ele alınıp yeni koşullara göre tüm o çevrede yaşayanlar için de değerlendirilmesi demek.
Türkiye’de böyle yaklaşılmadığı için şu an iyi işlediğini söylemek zor. Çok tanımlı kurallara bağlı değil. Birtakım olumlu yasalara göre düzenlenmiş değil. Bu konuda da yeniyiz biraz. Bu yüzden iyi örnek söylemek zor görünüyor. Bu konunun yalnızca yatırımcılar tarafından değil bütün paydaşlar tarafından daha çok tartışılması gerekiyor sanıyorum.

P.G.: O paydaşlar arasında sadece yatırımcı olmamalı. Ayrıca bu konunun yalnızca mimarlık ölçeğinde bir mesele olmadığının da farkında olmak lazım. Mimar ve kullanıcının ötesinde kent planlaması, kent ulaşımı, ekonomi gibi farklı disiplinlerden pek çok uzmanın aslında o masada paydaş olarak oturması gerekiyor. Gerekenin disiplinler arası bir işbirliği olduğunun bilincine yeni varıyoruz. Bunun atlanmaması gerekiyor.

A.E.: Başarılı örnek konusunda henüz tanımlayabileceğimiz bir şey yok. Ama başarılı modeller deneniyor. Mesela belediyelerin desteklediği bazı projelerde farklı disiplinlerde insanlar aynı masaya getirilmeye çalışılıyor. Ufak da olsa bir farkındalık olduğunu düşünüyorum. Aslında böyle bir yasanın olması bir bakımdan şans. İyi kullanılabilirse çok daha kaliteli mahalleler ve şehirler ortaya çıkabilir.

Sizin bu anlamda çalışmalarınız var mı?
A.E.:
Şu an en çok eleştirebileceğimiz konulardan bir tanesi, parsel bazında dönüşümler. Biz çalıştığımız projelerde bunu biraz daha üst ölçekte, ada ölçeğinde ele almaya çalıştık. Çünkü o ölçeğe atlayamadığımız zaman, hedeflediğiniz kentsel mekanları ve kurguları oluşturmanız çok zor. Biraz daha üst ölçekte, ada veya adalar ölçeğinde ele alınması bizim projelerimizde önemli bir etkendi şimdiye kadar. Hatta mahalle ölçeğine sıçrayarak, orayı şehrin bir mahallesi olarak düşünüp şehrin ulaşım aksları ve bütünüyle entegre şekilde kurgulamak daha önemliydi.
P.G.: Bu tip projeleri farklı kullanıcı profillerini düşünerek tasarlamak gerekiyor. Bizim kentsel dönüşüm projelerimiz daha çok belediyelere vizyon oluşturmak amacıyla geliştirilen projelerdi. Yerel yönetimlerle birlikte çalıştık. Yerel yönetimlerle karşılıklı olarak üzerinde en çok konuştuğumuz şey, farklı kullanıcı profillerini aynı alanda nasıl barındıracağımızdı. Uygulanmış kentsel dönüşüm projelerinde A, A+, B sınıflarına hitaben birtakım kütleler yaratılıyor ama aslında yerel yönetimler de bu durumdan pek hoşnut değil. C, D ekonomik ya da sosyal sınıfına sahip bir bireyle daha yüksek sınıftan bir birey nasıl aynı mahallede bir arada yaşayabilir? Bu düşünülmediği zaman sosyal ayrışmalar söz konusu oluyor ve aslında kentsel dönüşümün temel handikabı ortaya çıkıyor. Batı’daki kimi örnekte farklı sosyal grupları bir arada var edebilecek çeşitli çözümler getirilebiliyor. Çalıştığımız yerel yönetimler bu konuda bizimle hemfikirdi. O yüzden farklı kullanıcı tiplerini ve sınıflarını bir arada barındıracak modeller geliştirmeye gayret ediyoruz. Baktığınızda bu bir mimari problem olarak gözükmüyor ama üstleniyoruz, dert ediniyoruz. Modellerimizi de bu tartışmalar üzerinden yerel yönetimlerle birlikte geliştirdik.

A.E.: Biz çalıştığımız alanların kullanıcılarının orada kalacağı modeller üzerinde yoğunlaştık. Bu noktada birçok ikna aşamasının gerçekleşmesi gerekiyor. İnsanların bazı şeylerden feragat etmesi söz konusu oluyor. Bu süreçlere katılmak da bir mimar için çok öğretici.
Kartal’daki çalışmamızda bir site ele alınmıştı. 300’den fazla hane sayısına sahip olan bir siteydi. Çok dayanıksız olduğu için acil bir şekilde yıkılması gerekiyordu. O sürecin tamamına yakınında içinde bulunduk. Kullanıcılarla bire bir toplantılara katılmanız, onların beklentilerini alarak çalışmanız sizin projenizi de oldukça etkiliyor. Bir sonraki dönüşüm projesinde, hatta dönüşüm olmak zorunda değil herhangi bir konut projesinde bile bakış açınızı değiştiriyor. İnsanların beklentileri çeşitlenebiliyor. Hiç beklemediğiniz bazı detaylar çok önemli olabiliyor. Daha katılımcı olmak herkes için daha faydalı olur, diye düşünüyoruz.

Boş bir alana proje yapmakla yerleşik bir alana proje yapmak birbirinden oldukça farklı deneyimler. Alan teknik olarak ne kadar sağlıksız olursa olsun, orada yaşayan insanların mekanla kurdukları bir bağ söz konusu. Bir anlamda yeri mekâna çeviriyorlar. Siz o ruhun üzerine yeniden bir şeyler inşa etmeye çalışıyorsunuz.
Bunun zorlukları nelerdir ve nasıl üstesinden geliyorsunuz?
B.Y.:
Bor’da yaptığımız proje bu konuda örnek olabilir. Bor, dediğiniz gibi, belki çöküntü sayılabilecek yerleşimlerin olduğu ama aynı zamanda çok yaşayan bir yerdi. İlk yaptığımız şey orayı çok detaylı bir şekilde incelemek oldu. Burada mekanı ve mahalle yaşamını oluşturan şey nedir? İnsanlar burada nasıl bir birliktelik kurmuşlar? Sokaklarını nasıl tanımlamışlar? Boş alanlar nasıl tanımlanmış?
Bu soruların cevaplarını aradık ve bu cevaplara yönelik bazı öğeler bulduk. Mesela sürekli giden duvarlar, doluluk boşluk ilişkileri, saçaklar, yarım teraslar… Bütün bu öğeleri yeni projemize entegre etmeye çalıştık. Belki ölçeğin biraz değiştiği ama orada yaşayanlara tanıdık gelebilecek bir mimari dil oluşturmaya çalıştık. Ben bunun çok önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum. Tamamen yabancı, yepyeni bir bina dili yerine yaşayanların alışık olduğu bir dili yeniden kurgulamaya çalıştık. Belki bu, kentsel dönüşüm için de doğru bir yöntem olabilir.

P.G.: Bu tip projelerde mesele biraz süreye indirgeniyor. Sizden TOKİ benzeri üretim ve uygulama araçları bekliyorlar ama analiz süreci, kullanıcılarla bir araya gelme, uzlaşma aşamaları tabii o sürecin çok dışında kalıyor ister istemez. Tepeden inme değil de tam tersine birlikte tasarlamak meselesi ister istemez daha uzun bir zamana yayılmak durumunda, sürecin sağlıklı olabilmesi için.

A.E.: Bu noktada en büyük handikap yerel yönetimin üzerindeki zaman baskısı. Ancak yerel yönetim de o alanın insanı olduğu için bu kaygıları anlayabiliyor. Siz bu faktörleri nedenleriyle anlattığınız zaman yerel yöneticilerin de çok hoşuna gidiyor ve bu heyecanı da yaşıyorlar. Bunu görmek mimarı çok mutlu ediyor. Yeni örnekler ortaya konursa insanlar alternatif üretimine daha cesur bakarlar, diye düşünüyorum.

P.G.: Zaten İstanbul dışındaki yerel yönetimlerin mimarla işbirliğine ve yeni fikirlere daha açık olduğunu görüyoruz. İstanbul’da biraz daha konservatif davranabiliyorlar. İş yapma biçimindeki alışkanlıklar biraz daha ağır basabiliyor. Ama Anadolu’da öyle değil. Bu da çok büyük bir avantaj mimarlar için.
Siz günümüz mimarlık pratiğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mimarlık dünyasında şantiye mimarlığından kopuş çok sık dile getirilen sorunlardan bir tanesi. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
A.E.:
Şantiyede bulunmak ve tasarladığınız yapının oluştuğu anda katkınızı koyabilmek elbette çok heyecan verici bir şey. Bu noktada yine işverenin yaklaşımı çok önemli. İşverenin sizi o şantiyeye dahil etmesi ve o alanda kontrolörlüğünüzün olması gerekir.

P.G.: Kamu projelerinde ihale süreci olduğu için proje ve uygulama tamamen birbirinden ayrılıyor. Bu aslında yapılan işi legalize etmek için oluşturulmuş bir standart. Çünkü birtakım denetim kurumları nezdinde işi farklı aktörlerin üstlenmesi işvereni legalize ediyor. Dolayısıyla mimar istese de müdahale edemiyor. Kamu binalarındaki niteliksiz sonuçların temel sebeplerinden bir tanesi bence bu. Diğeri ise kamu ihale kurumundaki en düşük bedel karşılığı uygulama yapma meselesi. Mimar uygulama sürecini denetleyemiyor bu durumda. Ancak özel sektörde işverenin açık olması çok önemli.

A.E.: Biraz mimarda da sorumluluk var bence. Mimar olarak çizdiğiniz projenin aslına uygun uygulanması sorumluluğuna da kısmen sahipsiniz. Bu bakımdan biraz gönüllü bir şekilde dahil olmaya çalışmak da gerekiyor.

Nasıl görüyorsunuz İstanbul’un yapılaşmasını mimarlar olarak? Oldukça çok prestij projesi yapılıyor. Ancak kimseyi de tatmin etmiyor bu durum. Bu tatminsizlik neden kaynaklanıyor sizce?
P.G.:
Şehir ölçeğinde master plana uymayan projelerin bir anda gündeme gelmesi, kentle entegrasyonu düşünülmeden yapılan arazi seçimleri ve bu arazilere kentin bütünü düşünülmeden verilen fonksiyonlar ve yoğunluk atamaları… Temel problemler bunlar herhalde. Yapı ölçeğinde baktığımız zaman mimarın çok görünür olduğu, emeğine ve görgüsüne çok önem verilerek dahil edildiği projeler görüyoruz. Ancak bu projeler bir bütün içerisinde objeleşiyorlar. Çünkü entegrasyon sağlanamıyor. Kentte birtakım yoğunluk noktaları oluşturuluyor. Yoğunluk kaldırmayacak bir bölgeye yoğun bir proje entegre ettiğiniz zaman projenin kendisinin iyi olması o alan için uygun çözüm oluşturmuyor.

Şehir plancılarıyla da ortak bir çalışmanız var. Mesela 3 ada 1 ada projesinde şehir plancısı Faruk Göksu ile birlikte çalışmıştınız. Bu projenizden bahsedebilir misiniz biraz?
P.G.:
Faruk Bey’in uygulamayı önerdiği model biraz önce bahsettiğimiz konularla örtüşüyor. Şehir plancıyı, mimarı, gerektiği zaman yerel yönetimi bir araya getiren bir model üzerinden farklı aktörleri aynı masaya oturtma gayesi taşıyor. Biz bu amacı önemli buluyoruz. 3 ada 1 ada projesi bizim kentsel ölçekte çalıştığımız ilk projelerdendi ve çok öğretici olmuştu bu konuda. Zeytinburnu gibi oldukça yoğun bir bölgede çalıştık. Gecekondudan evrilmiş bir apartmanlaşma süreci var. Bu sıkışık apartman dokusunun yenilenmesi, doğal ışık vb. ihtiyaçlarının karşılanması ve yeterli sosyal donatıların sağlanabilmesi gibi birtakım konular vardı. Biz orada 3 adayı çalışıyorduk.
Birden fazla ekip farklı adalarda çalıştı. Daha sonra bir araya gelip bulgularımız üzerinde mahalle ölçeğinde tartıştık. Bu bizim için çok öğretici olmuştu.

Bizim dergimiz aslında yoğunluklu olarak inşaat sektörüne hitap eden bir dergi. İnşaat sektörüne ne söylemek istersiniz?
P.G.:
Yatırımcıyla mimarın aynı tarafta ve birlikte hareket ettiğini unutmamak gerekiyor. Bazı yatırımcılar bunu bazen unutuyorlar ancak mimar ve yatırımcı masanın aynı tarafına oturduğu zaman daha verimli ve yaratıcı sonuçlar elde ediliyor. Malzeme firmalarıyla da aynı şekilde. Bir proje yaparken hem teknik destek anlamında hem de malzemenin geliştirilmesi anlamında malzeme firmalarıyla çok görüşüyoruz. Niğde’deki Ayhan Şahenk projemizin cephesinde ilk defa gerçekleştirilmiş bir uygulama var. 8’e 20 metre boyutlarında bir seramik cepheye dijital baskı ile bir desen uygulaması yapıldı. Bu Türkiye’de ilk defa o ölçekte uygulanmış bir iş. Bunu biz tek başımıza yapmadık: Malzeme firmasının Ar-Ge departmanı, biz ve bir grafik tasarımcı işbirliğiyle ürettik. Sonuçtan çok memnunuz. Tarım Bilimleri Fakültesi olduğu için bir başak deseni var ve bu desen bütün yapının simgesine dönüştü. Bu noktada yapı malzemesi firmasının Ar-Ge katkısı kuşkusuz çok önemliydi.

A.E.: Kente karşı daha fazla sorumluluğumuzun olduğunu artık herkes anlamıştır. Bu sadece son kullanıcıya gayrimenkulü satmakla bitmiyor. Herkesin söz söyleyebileceği bir platforma ihtiyacımız var.