Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Kale – Amacımız; batı yarım kürede markalı satışlarımızı %100’e çıkarmak

Kale’nin kuruluşundan ve marka oluş sürecinden bahsedebilir misiniz? Üretim kapasiteniz ne kadar? Üretiminizin ne kadarını ihracata ayırıyorsunuz?
[kutusol=4063]İHSAN KARAGÖZ: Kale, Çanakkale Seramik ve Kalebodur markalarıyla seramik üretmeye 1957 yılında, fabrika kurarak başladı, o günden bugüne hızla büyüdü.

Türkiye’de birçok fabrikası bulunan Kale, şu an toplam 60 milyon metrekare üretim kapasitesine sahip. Çanakkale Çan’da bir adet, Yozgat’ta ise iki adet seramik fabrikası var. Aslında Çan’da bulunan ve çok geniş bir alan üzerine kurulu olan tesiste birçok fabrika olduğunu söyleyebiliriz. Tüm seramik üretimini aynı çatı altına toplayan en büyük tesis olma özelliğine sahip bu tesiste 1 metreye 3 metrelik gibi tek parça ve büyük ebatlı ürünleri; duvar karosu, yer karosu, porselen, havuz karosu ve aksesuarları gibi her türlü seramik ürün üretilebiliyor.

Kale Seramik kendi satış potansiyeli ile dünyada 12., Avrupa’da ise 3. sırada. Türkiye’de bilinirliği ve farkındalığı fazla olmasa da dev bir endüstriden bahsediyoruz. Türkiye’de uzun zamandır pazar payı ölçümü yapılmıyor. Ancak daha önce yapılan çalışmalardan referansla, Kale’nin yüzde 30 civarında bir pazar payına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu rakam en yakın rakibinin hemen hemen 3 katı kadar pazar payını işaret ediyor. Ancak bu, işin karo ile ilgili olan kısmı.

Bunun yanında Bandırma’da banyo mobilyası fabrikamız bulunuyor. Yine Çan yakınlarında vitrifiye ve aynı tesis içinde akrilik fabrikamız var. Geniş ürün gamımızı tamamlayan diğer ürünleri de tedarik yoluyla karşılıyoruz. Armatürlerin önemli bir kısmını ithal ediyoruz, bir kısmını da Türk üreticilere markamızla tasarlattırıyoruz ve ürün gamımızı tamamlıyoruz.
Bu görünümle Türkiye’de kuvvetli olan bir firma aslında ihracatta da kuvvetli bir hale geliyor. Kale olarak dünyada satış alanlarımızı ikiye böldük. Biri EMEA dediğimiz Afrika ve Ortadoğu bölgesini kapsıyor. Diğeri ise Batı Yarım Küre dediğimiz bölge; Avrupa, Amerika yanında Rusya, Çin ve Japonya’yı da içine alıyor. Batı Yarım Küre içerisinde çok önemsediğimiz bir yatırımımız var. 2011 yılında, İtalya’nın kriz öncesinde en büyük on firması arasında yer alan ve üç markası olan FINCUOGHEI’yi satın aldık. İtalya’da bir adet fabrikası bulunuyor. Bu fabrikayı da 2011 yılından beri ağırlıklı olarak İtalyan pazarına odaklanarak ve Avrupa’ya hizmet verecek şekilde kullanıyoruz.

ORTADOĞU’DA SATILAN ÜRÜN AVRUPA’DA SATILMIYOR; AVRUPA’DA SATILAN ÜRÜN DE ORTADOĞU’DA SATILMIYOR

Birçok farklı ülkeye ürünlerinizi ulaştırdığınızdan bahsettiniz. Her ülkenin farklı bir kültürü ve bu kültüre bağlı olarak çeşitlenen beğeni kriterleri var. Bunları nasıl test ediyorsunuz? Geri dönüş almada geliştirdiğiniz stratejileriniz nelerdir?
▶ Biraz önce İtalya’dan bahsettik. İtalya aynı zamanda tasarımının merkezidir. Biz tasarımlarımızı yavaş yavaş İtalya’da geliştirmeye başlıyoruz. Oradaki laboratuvarların ve malzemecilerin imkânlarını kullanıyoruz. Bu sayede hem Türkiye için hem de diğer pazarlar için İtalya’yla beraber ürün geliştirmiş oluyoruz. Bunları yaparken şüphesiz market bazlı çalışmaya gayret gösteriyoruz. Her bir pazarın kendine ait şartları ve beğeni yelpazesi vardır. Zaten bizim dünyayı ikiye bölmemizin bir sebebi de buydu. Ortadoğu’da satılan ürün Avrupa’da satılmıyor. Avrupa’da satılan ürün de Ortadoğu’da satılmıyor.

Biz her pazarın tüketicileriyle ve son ürün satın almasında karar veren kişilerle konuşuyoruz, onlardan feedback alıyoruz ve zevkleri doğrultusunda ürün geliştirip pazar bazında bu ürünleri özelleştiriyoruz. Bunu yaparken de pazarları olabildiğince grupluyoruz. Gruplar bazında ürün takımları oluşturuyoruz ve mümkün olduğunca her ürünü herkesin kullanmasını sağlıyoruz. Bir yandan fazla ürünü dengede tutarken diğer yandan fazla satışı da dengede tutuyoruz. Çünkü bunların el ele gitmesi gerekiyor. 

MİMARLARLA İŞBİRLİĞİMİZİN GÜCÜ GELİŞMİŞ BİR AR-GE

Kuruluşunuzdan bu zamana kadar Türkiye’nin tasarım kültüründe önemli bir yere sahip oldunuz. Mimarlarla ve mühendislerle yaptığınız işbirlikleri bu noktada önem kazanıyor. Bu işbirlikleri üretim kültürünüzü nasıl şekillendirdi?
▶ Mimarlar ve müteahhitlerle iş ortaklığı üzerine kurulu üretim felsefemiz gerçekten oldukça önemli bu noktada. Özellikle profesyonel kanaldaki çalışmalarımızda mimarların iş ortağı gibi hareket ediyoruz. Her bir projede, o projeye özel ürün ortaya koymada inanılmaz destek sağlıyoruz. Bu noktada bizim elimizi en çok kuvvetlendiren şey elbette gelişmiş bir AR-GE’ye sahip olmamız.

Sahip olduğumuz geniş ürün gamıyla da mimarlara özgürlük sağlıyoruz. Bunu yalnızca desen bazında düşünmemek gerekli, üretim teknolojisi ve ürün çeşidi itibariyle de geniş alan yaratıyoruz. Bence bizim en önemli farkımız bu. Ürün kapasitemiz çok yüksek. Bu doğrultuda da Türkiye’de çok özgün mimari projeler çıkmaya başladı. Örneğin seramiğin kıvrılması diye bir şey söz konusu değildi. Bizim kıvrılabilen bir ürün ürettik ve yine büyük ebatlarda. Bunun sayesinde artık kavisli binalar seramikle gerçekleştirilebiliyor.
ARTIK YURT DIŞINDA MARKALI ÜRÜN SATIŞLARIMIZ % 100 OLMALI

Mimari dediğimizde aklımıza gelen genellikle yapının çizimi oluyor. Ancak mimarlar, özellikle son dönemde, üreticiyle birlikte geliştirilen özgün malzemelerin tasarım anlayışını nasıl farklılaştırdığının ve nasıl bir ekole dönüştürdüğünün altını çiziyor. Bu konuda Kale öncü konumda ve mimarlarla olan ilişkinizi de kamuoyuyla Türkiye gündemi üzerinden paylaşmaya devam ediyorsunuz. Yurt dışında bu iletişim biçimini nasıl yürütüyorsunuz? Bu anlamda nasıl bir farklılık sunuyorsunuz?
▶ Bizim tabii yurt dışındaki iletişim etkinliğimiz Türkiye kadar kuvvetli olamıyor. Ancak geliştirdiğimiz stratejiyle birkaç tane pazar seçiyoruz ve bu pazarlara odaklanarak ilerliyoruz. Şüphesiz Türkiye sonrasındaki birinci pazarımız İtalya. Artık orası da bizim iç pazarımız sayılır. İtalya’dan sonra Almanya pazarı iletişimini yaptığımız önemli pazarlardan bir tanesi. Türkiye yurt dışında hep şu şekilde yer almış: Türk şirketleri yurt dışındaki şirketlerin fasoncusu halinde çalışmış ve üzerinde markaları yazmayan ürünler üretmişler, bu alanda oldukça başarılı da olmuşlar. Ancak artık yurt dışında da markalı ürün satmalıyız. Artık dünyada Kale markasıyla ürün satılabilmeli. Bizim birincil hedefimiz bu. Şu an İngiltere’de pazar payımız yaklaşık yüzde 10; bu payın yüzde 90’ı Çanakkale Seramik ve Kalebodur etiketiyle satılır, yani markalı ürünlerimizdir. Ancak Almanya’da satışımızın yaklaşık yüzde 30’unu markasız ürünler oluşturuyor. Bizim amacımız markalı satışımızı yüzde yüze çekmek. Bunun için de Kale markasının bilinirliğini artırmaya yönelik çalışmalar yürütüyoruz. Ülke ülke gidiyoruz. Her sene çalışma yaptığımız ülkelerin arasına bir yenisi katıyoruz. Bu sayede aslında Türkiye’deki endüstri yurt dışında marka haline gelecek.

Türkiye’deki mimari ve müteahhitlik çalışmalarında katkımız olabildiyse ne mutlu. Aynı katkıyı yavaş yavaş yurt dışına taşıyoruz. Mesela 3 mm kalınlığındaki ürünümüzü bu sene ilk kez Almanya’ya götürdük ve çok enteresan tepkilerle karşılaştık. Mimarlar bu ürünün farkında bile değillerdi. Bir süre sonra zihinlerinde ışık yanmaya başladı, normalde kullandıkları ürünün bizim ürünümüzden 5 kat ağır olduğunu fark ettiler. Binanın taşıyıcı sistemlerine verilecek yükü azaltan bu ürün onlara bambaşka fikirler verdi.

Aurora 490 diye bir proje geliştirdik. Aurora 490 aslında bir renk sistemi. Seramikte renk kısıdı vardır. Çünkü renkler fırına girdikten sonra canlılığını kaybeder. Ray kataloğunu aldık ve dedik ki: 490 rengi sunabilir miyiz? Çıkarttığımız seriyle 490 rengin hepsini üretebilir hale geldik. Bu da mimari açıdan şimdiye kadar yapılamaz olarak kabul edilenleri yapılır hale getiriyor. Her biri 1’er metrekareden 490 ayrı renk ürün istiyorum, deseniz, biz bunu üretebilecek kapasiteye sahibiz şu an.

TÜRKİYE’DE MİMARİYİ HALKIN TARTIŞTIĞI GÜNDEMİN BİR PARÇASI HALİNE GETİRMEK GEREK

İnşaat sektörü son yıllarda istikrarlı bir şekilde büyüyor. Bu her ne kadar ülke ekonomisi için umut verici bir durum olsa da, denetimsizlik ve haksız rekabet ortamını da beraberinde getiriyor. Sizin inşaat sektörünün son yıllarda geçirdiği dönüşüme ilişkin gözlemleriniz nelerdir?
▶ Türkiye’de inşaat sektörü yıllardır ekonominin lokomotifi durumunda. İnşaat katma değeri oldukça yüksek bir endüstri olduğundan, doğal olarak lokomotif sektör haline geliyor. Ben Batı Yarım Küre’de çalıştığım için dünyanın her tarafını geziyorum. Geçen hafta Moskova’daydım. Ondan 3 hafta önce de Sao Paulo’daydım. Bu iki kenti hakikaten ilginç buluyorum ve bence inşaat sektörüne ilişkin bakış açımızı global seviyeye çekme açısından doğru örnekler. Brezilya dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından bir tanesi. Bugün Sao Paulo’ya gittiğiniz zaman İstanbul’a çok benzer olduğunu görüyorsunuz. Nüfus yoğunluğu, trafik sorunu, lüks yerleşim yerlerinin yanında gecekondu mahalleleri… Bakıyorsunuz, gelişim de aynı şekilde. Her tarafta vinçler, yükselen binalar var. Bir yandan da kentsel dönüşüm belli bir hızla ilerliyor.

Moskova’ya 97 yılından beri düzenli olarak gidiyorum. Şehrin adım adım değişimini gözlerimle gördüm. Moskova’ya baktığınız zaman Maslak gibi yüksek binaları gördüğünüz bölgeler de var, eski Sovyet’in kasvetli ve döküntü binalarının olduğu bölgeler de var. Gelişmekte olan ülkelerin lokomotif sektörü inşaat sektörü olmak zorunda. Çünkü bir yandan ofis, bir yandan rezidans ihtiyacı var. Hele bir de nüfus artışı var ise… Köyden kente olan sürekli göç tüm bunların içine ekstra bir yakıt katıyor. Böylelikle endüstri büyüyor da büyüyor… Büyümeyle beraber kendi problemlerini de getiriyor.

Örneklediğim iki dünya kentiyle kıyasladığımda Türkiye’de eksik gördüğüm yan şu: Bizim mimarlarımız müteahhitlerin sözünü dinlemek zorunda kalıyorlar.

Müteahhit mimara “Bu araziden maksimum metrekareyi çıkaracaksın” dediği zaman, mimar kendi tasarımını fazla diretemiyor. Sao Paulo bu konuda daha özgür… Rusya ise prosedür direk projenin onaylanması şeklinde işleniyor; yani ne çizildiyse o yapılıyor. Başka bir örnek daha verelim: Dubai’de inşa edilmiş bir binanın herhangi bir şekilde benzerini yapamazsınız. Ya güzellikle oluyor bu iş ya da ağır bir takım prosedürlerle oluyor. Bizde bunların her ikisi de yok…

Etrafımıza bakıyoruz, küp küp binalar dolu. Bu da bir çeşit kirliliktir. Türkiye’de fonksiyonellik ve ekonomik seviyenin bir parça arkaya çekilerek estetiğin ön plana konulması gerekiyor. Bence inşaat sektörünün ihtiyacı olan en önemli bakış bu. Mimariyi halkın tartıştığı gündemin bir parçası haline getirmek gerek. Mimarlık, mimarlar için mimari halinde kaldığı sürece günlük yaşamımıza bulaşmaz. Böyle olduğunda da mimari endişeler iyi platformlarda, yüksek düzeyde tartışılabilir hale gelmiyor. Kentlerdeki estetik sorunun çok büyük ölçüde mimarlığın gündelik hayatta tartışılmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı. Sonuç olarak böyle bir inşaat sektörü çıkıyor ortaya.

İhracatta kuvvetli bir firma olmak için nasıl ilkeler geliştirmek gerekiyor? Hükümet düzeyinde nasıl politikalar yaratılması gerekir?
▶ Bunu İtalya örneği ile açıklayabiliriz…
Bir ürüne İtalyan malı dediğiniz zaman o ürün bir numaralı tercih konusu haline geliyor. Bu nasıl olmuş? İtalyanların ürettiği her şey çok mu iyi? Aslında değil. 1950-60’larda İtalya dünya çapında bir tanıtım işine girmiş ve Made in Italy’yi bir marka haline getirmek üzere çalışmışlar. Bakın, mafya korkulacak bir şeydir, İtalyan mafyasının bile sempatikliğini kurgulamışlar. Ülkenin kendisini bir marka haline getirmesi, bilinçli olarak Made in Italy markasına yatırım yapılmasından kaynaklanıyor. Bir ülke çekilen üç tanıtım filmiyle marka haline gelmez. Bir zaman Mısır yapmıştı bunu; Ramses diye bir kitap serisi basılmıştı. Bu seri Amerikan bir yazara para ile yazdırıldı. Böylelikle Mısır kültürünün gündeme taşınması amaçlandı. Mesela Türk dizileri şu an Ortadoğu’da çok popüler durumda. Bu oldukça iyi ve bahsettiğimiz markalaşma sürecine hizmet eden bir durum. Ancak biz bunu yeterince iyi kullanmıyoruz.

Her şeyden önce Made in Turkey olgusunun iyi hale getirilmesi gerekiyor. Dünyada Türk malı dediğiniz zaman herkes korkuyor. Bizim bütün dünyadaki imajımızı pozitife çekmemiz lazım. Maalesef ulaşabildiğimiz her yerde imajımız kötü. Ulaşamadığımız yerlerde imajımız iyi. Biz bunu kendi ellerimizle bu hale getirdik. O kadar kısa vadede bir şeyler yapmaya çalıştık ki… Devletin şu an bu işe çalışması gerekiyor. Türk markasını iyileştirmek DNA’ya yapılacak bir yatırımdır. Bir ürünün üzerinde Made in Turkey yazdığında utanılıyorsa inanın orada bir şeyler yanlış gidiyordur.

İnşaat sektörü açısından baktığımızda da aynı durumun söz konusu olduğunu görüyoruz. Yurt dışından insanların İstanbul’dan daire almaları lazım. Dubai’yi Dubai yapan İngilizlerdir… Şu anda Avrupalılar kıyı bölgelerimizden konut alıyorlar. Neden? Çünkü orada tabiat güzel. Başka bir şey almıyorlar. İstanbul’da Araplar buradaki hayat standardını iyi buldukları için daire alıyorlar. Bu artı değerlerin tümünü birleştirmeli yüceltmeli ve bir marka yaratmalıyız.

Son olarak önümüzdeki dönemde hedefleriniz nelerdir?
▶ Şu an en büyük hedefimiz ihracatta büyüme. Özellikle hızla büyüyen ve halihazırda büyük olan pazarlarda büyüme hedefimiz var. Kanada ve Amerika pazarını çok önemsiyoruz. İtalya, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ve rekabetin fazla olduğu pazarlarda büyümek bizim için çok önemli. Bu pazarlarda marka olarak büyümeyi hedefliyoruz. Karo halihazırda güçlü olduğumuz bir alan, bunun yanına vitrifiye ve banyoyu da koyacağız. Hedefimiz, Türkiye’nin ihracatına katma değer kazandırmak. İtalya pazarında ilk onun içine girmeyi hedefliyoruz. Bu hedefimizi gerçekleştirmek için de bir İtalyan gibi davranıyoruz. İtalya’yı İtalyanlar tarafından yönettiriyoruz. Çünkü lokal pazarı en iyi lokal insan anlar.