Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Kentsel Dönüşüm Ve Hukuk Platformu Başkanı Prof. Dr. Gürsel Öngören: “Yapı bazında dönüşümle can güvenliğini sağlarız fakat çarpık kentleşmenin önüne geçemeyiz.”

6306 sayılı yasa afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi amacıyla çıkarıldı. Ancak afet kavramı Yasada yoğunluklu olarak deprem riski üzerinden zikrediliyor. Yasa kısa süre içerisinde kentsel dönüşüm yasası olarak anılmaya başlandı. Sizin bu konudaki değerlendirmeleriniz neler?
[kutusol=4072]Afet durumlarının içerisinde deprem Türkiye’yi en çok sarsan felaket. Fay hatları üzerinde olan bir coğrafyada yaşıyoruz. Tarihimize baktığımızda en büyük acıların savaşlardan daha çok depremlerde yaşandığını görüyoruz. Deprem riski taşıyan bir ülkenin kendini bu riskten koruması gereklidir.  Diğer afetlerle kıyaslandığında depremin tehlikesi yüzde 90, diğer afetlerin yarattığı tehlike yüzde 10. Bu yapıların dayanıksızlığından ve çarpık kentleşmeden kaynaklanıyor. Bu yüzden yasa tanımı doğru yapıyor. Evet, afet genel bir durum ve yasanın adı afet olmak zorunda ancak yine de depremin daha çok zikredilmesi gerekli. Heyelan, yangın, su baskını gibi afetler çok küçük bölgeleri ilgilendiriyor. Deprem ise birkaç şehri birden ilgilendiriyor. Bu yüzden dönüşümün depreme odaklanması çok normal…

“Riskli alan, hem yapı güvenliğini sağlayan hem de çarpık kentleşmeye aynı anda çözüm sunan bir uygulama”

Yasanın içerisinde riskli yapı, riskli alan ve rezerv alan olmak üzere üç tanım var. Bu tanımları biraz açabilir misiniz?
Riskli yapı, apartman bazında yapılan ve insanların can güvenliğini çok kolaylıkla sağlayabileceği küçük bir organizasyon. Burada varolan yapıyı hiç sarsmadan, olduğu yerde yenileyerek afete karşı bir çözüm oluşturuyorsunuz. Çarpık kentleşmeye bina bazında çözüm sunuyorsunuz. Yeterli bir çözüm mü? Elbette değil. Uygulamaların daha bütüncül bir şekilde yapılması gerekiyor. Yapı bazında dönüşümle can güvenliğini sağlarız fakat çarpık kentleşmenin önüne geçemeyiz.

Riskli alan, hem yapı güvenliğini sağlayan hem de çarpık kentleşmeye aynı anda çözüm sunan bir uygulama. Bu yüzden riskli alan uygulamaları zemini bozuk alanlarda ya da zeminin sağlam olmasına rağmen yapı stokunun sağlıksız olduğu alanlarda uygulanıyor. Böylelikle çarpık kentleşme yok edilerek yapılar yenileniyor. Bölgede eksik olan sosyal ve kültürel donatı alanlarını bu sayede tamamlayabiliyoruz.

Rezerv yapı alanı ise, riskli alan ya da riskli yapı bazında nüfus yoğunluğu olan ve bu yoğunluk sebebiyle çarpık kentleşmeye konu olan alanları rehabilite etmeye yönelik bir çözüm. Sağlıklaştırmayı ve nüfusu yoğunluğunu azaltmayı hedefliyor. İnsanlar sosyal şartları daha iyi olan bir yerde yaşamaya teşvik ediliyor. Rezerv alanlar genellikle şehrin banliyö olacak bölgelerinde belirleniyor ve şehrin merkezinde nüfus yoğunluğu olan alanların bir kısmı bu şekilde gönüllü bir biçimde rezerv alanlara taşınıyor. Bu üç kavram 6306 sayılı Afet Yasası’nın temel araçları.
Yasa çıktıktan sonra uygulamalar hızla başladı. Ancak bu süreçte hukuki zorlukların yaşandığına da tanıklık ettik. Yasa çıktıktan bu zamana kadar yaşanan deneyimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mevcut yasa ve yönetmeliklerin çözümleri yeterli değil. Riskli alan bazında varolan yasal düzenlemeler ve idari mekanizmalar henüz yeterli seviyeye gelmedi. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor:

Öncelikle yasal düzenlemede ada ve proje bazında üçte iki çoğunluk sisteminin getirilmesi gerekiyor. Katılımcı demokrasi açısından orada yaşayanlardan minimum üçte iki çoğunluğun projeyi kabul etmesi gerekiyor. Hem demokrasi ilkeleri hem de mülkiyet hakkı açısından sağlanması gereken minimum çoğunluk budur. Yasa mevcut halinde bunun parsel bazında sağlanmasını şart koştuğu için ne yazık ki riskli alanlarda bir çözüm sağlanamıyor.  Bu çoğunluğun ada bazında düşünülmesi gerekir. Yine riskli alanlarda dikkat edilmesi gereken bir başka husus, geleceğe yönelik 50 yıllık bir kent vizyonu belirlemek. Yapılan projelerin gerçekten 50 yıl boyunca insanları mutlu etmesi ve çevre dokusuna zarar vermemesi gerekiyor. Bunun sağlamasını yapacak olan Bakanlıktır.  Siz bunun sağlamasını belediyelere ya da orada yaşayan insanlara bırakırsanız;
şehrin bütünlüğünden uzak, ekstra yoğunluklar taşıyan ve şehrin ulaşım çevre dengelerini bozan bir takım projelerin belde ilişkileri sebebiyle yapılması söz konusu olabilir. Belediyeler 50 yıllık kent dokusu oluşturmak yerine, 5 yıllık seçimlerini garanti etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden yerel yönetimlerin oluşturduğu projelerin hem imar planı bütünlüğü bazında hem de kentsel tasarım bazında merkezi idare tarafından sürekli denetlenmesi gerekiyor. Çarpık kentleşmenin sorumlusu zaten şu zamana kadar böyle bir sistemin olmaması. Zamanında merkezi idare belediyeleri denetleyemediği için bugünkü enkazla karşı karşıyayız. 50 yıl boyunca merkezi idareler yerel yönetimleri denetleyemediği için bu sıkıntıları yaşıyoruz.

Riskli alan kararları nasıl tetkiklere göre alınıyor. Bir riskli alan kararının reddedilmesi de mümkün. Ankara Saraçoğlu Mahallesi’ndeki riskli alan kararı Danıştay 14. Daire tarafından reddedildi nitekim. Daha önce özellikle İstanbul üzerinden deprem simülasyonları hazırlandı. Bu simülasyonlara göre birincil derece deprem bölgesi olan yerlerde riskli alan kararlarını göremiyoruz. Bu süreç sağlıklı bir şekilde işletilebiliyor mu?
Deprem alanlarının bazıları, riskli alan olarak belirlendi. Ancak belediyeler işlemleri eksik yapınca, Danıştay riskli alan kararlarından bazılarını da iptal etti. Saraçoğlu Mahallesi’nde verilen karar belediyeler için örnek teşkil etti. Şu anda belediyeler bu karar doğrultusunda riskli alan taleplerini alt yapısını daha sağlıklı hazırlayarak, çeşitli etütler yaparak yolluyorlar. Yargı bu anlamda yol gösterici oldu. Bundan sonraki kararlarda bu tür bir sıkıntı olabileceğini düşünmüyorum. İstanbul’a ilişkin deprem simülasyonları yapıldı. Bu simülasyonlarla mevcut riskli alan kararlarının uyumsuzluğu maalesef belediyelerin talepleriyle ilgili. Belediyeler kendi bölgelerinde yaptıkları çalışmalarla riskli bölgeleri tespit ediyor ve dosya halinde Bakanlık’a yolluyor. Bakanlık bu talepleri teknik eksiklikler çerçevesinde değerlendiriyor. Neticede her yerin dönüşüme ihtiyacı var. Doğal olarak Bakanlık hayır demiyor. Demesi de makul değil. Ne yapılabilir? Özellikle deprem simülasyonlarında birinci derecede deprem bölgesi olarak gözüken yerleri Bakanlık kendiliğinden inceleyebilir.

“Marka şehirler ve marka mahalleler yaratmamız lazım”

2 milyon yapıdan ve burada yaşayan insanların can ve mal güvenliğinden bahsediyoruz. Bu alanların mutlaka yenilenmesi gerekiyor. Can ve mal güvenliği sağlanırken çarpık kentleşmenin de önüne geçilmeli. İmar planlarını yeniden elden geçirmeliyiz. Yapacağımız projeleri halkla paylaşmalıyız. Daha sonra bu projelerin maliyetlerini karşılayabilmek için doğru finansal modeller seçmeliyiz. Finansı yatırımcılara bırakacaksak şeffaf bir şekilde ihale etmeliyiz. Finansı içinde oturan insanlara bırakacaksak onların binalarını yenileyebilecekleri bir iş modeli oluşturmalıyız. Bunları yaptığımız zaman sağlıklı ve düzenli bir şehir kurmamız mümkün olur.Kamu kaynaklarını da boşa harcamamış oluruz.

Kentsel dönüşümü riskli yapı bazında değil, minimum ada bazında ve olabiliyorsa riskli alan bazında uyguluyor olmamız lazım. Estetik kentler yaratmak için de yapılan imar planlarının üzerine güzel kentsel tasarım projeleri geliştirmeliyiz. Zaha Hadid’in Kartal’da yaptığı gibi kentsel tasarım projeleriyle marka şehirler ve marka mahalleler yaratmamız lazım. Böylece hem halkın yaşam kalitesini mutluluk düzeyine çekmiş olacağız, hem de dünyada hareket halindeki global sermayeyi İstanbul’a çekme imkanı bulacağız. Tüm dünya, kaynak elde etmek için yabancılara konut satmaya çalışıyor. Biz de bunu marka şehirler yaratarak sağlayabiliriz. Şu ana kadar tasarımları daha çok belediyeler yapıyor. Belediyelerin bu konuda biraz daha seçici olması, Türkiye’nin ünlü mimarlarıyla ve üniversitelerde kariyer yapmış hocalarla çalışmalar yapması gerekiyor.

Son olarak Fikirtepe kentsel dönüşümde örnek teşkil eden bir alandı ve hem hukuki hem finansal sorunlarla karşı karşıya kalınan yoğun bir süreç yaşandı. Biz bu süreçten ne öğrendik?

Öncelikle 2005 yılında Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde yapılan değişiklikle işletilmeye çalışılan modelin çalışmadığını gördük. Bu bir tecrübe oldu. Bu modelin fonksiyonunu yerine getiremediğini gördük. Sonuç itibariyle 6306 sayılı Kanun’u çıkardık. Fikirtepe’nin en büyük faydası bu oldu. Fikirtepe bu doğrultuda bir deneme yeri olmakla da ciddi zaman kaybetti. Moral etkilendi. Bu üzüntülerin hızla telafi edilmesi lazım. Bu da öncelikle orada yaşayan insanlara çok metrekareler değil, az ama değerli metrekareler vererek olur. Şu anda Fikirtepe’de herkes daha fazla metrekareye odaklanmış durumda. Bence metrekarenin büyüklüğünden çok değerine odaklanmak lazım. Çünkü yoğunlaşmış bir Fikirtepe bir müddet sonra kendi kendine zarar vermeye başlar. Şehrin kültürel ve sosyal donatısı o yoğunluğu kaldırmaz.