Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

ACO, Türkiye’yi üretim ve yönetim merkezi haline dönüştürmek istiyor

Su yönetimi alanında, dünya çapında Aco’nun sağladığı hizmet çeşidini sunabilen başka bir firmanın bulunmadığını söyleyen Aco Türkiye Genel Müdürü Kerem Altınöz, markanın Türkiye’ye bakışını anlattı.

ACO, gelecek için mimari ve su uyumunun bir bütün halinde kabul edilmesi gerekliliğine vurgu yapıyor. Bu gerekliliği biraz açar mısınız? Sizce gelecek nasıl olacak?
[kutusol=4175]KEREM ALTINÖZ: Bence su yönetiminin temel taşlarından biri kullanım konforu. Mimari geleneğimizde konfordan ziyade minimum ihtiyaçlara göre projelendirme yapılan bir anlayıştan geliyoruz. Bunun yanında geleneksel olarak kullanılan ürünlerin çoğu hesap kitap yapılabilir nitelikte değil. Projede müteahhidin döktüğü bir drenaj kanalının kabiliyetini sorsak belki hiç kimse cevap veremeyecektir. Yani geleneksel yaklaşımda ortaya çıkan ürünlerin kapasitesini bilemiyoruz.
Oysa biz, meteorolojiden aldığımız bilgilere göre -örneğin İstanbul’da- metrekareye düşen yağış miktarı ve sıklığı verisinden yola çıkarak yaptığımız drenaj kanalında su basma riski var mı yok mu konusunda fikir verebiliyoruz. Bunun yanında Aco tamamen Avrupa şartnamelerine göre sadece drenaj kabiliyeti olarak değil, yük sınıfı olarak da test edilmiş bir marka. Yaptığınız kanalların üzerinden yayalar mı yoksa uçaklar mı geçecek? Bu soruya verdiğiniz cevaba göre belirlenen yük sınıfı ve drenaj kabiliyetlerine göre tamamı test edilmiş ve raporlandırılmış ürünler sunuyoruz piyasaya.

Aslında bizim mimarların hizmetine sunduğumuz şey, en doğru tabiriyle “hesaplanabilir bir gelecek.” Geleneksel yöntemlere göre bulunduğumuz hiçbir mekânın drenaj kabiliyetini bilemiyoruz. Acaba şu andaki yağmur mevsimsel normallerde mi ya da bu yağış miktarıyla nerelerde su baskını olabilir bunu bilemiyoruz. Çünkü bunun hesaplamaları bu ürünlerde yapılamamış. Burada biraz betonu dökenin ve müteahhidin insafına kalmış bir durum var. Mimari ve hesaplamalar dikkate alınmamış. Buna ek olarak bir de işin hijyen ve estetik boyutu var. Biz ürünlerimizin özelikle çevre mimarları için bir estetik unsur olarak da kullanılabileceğini düşünüyoruz. Işıklı drenaj kanallarımızın kullanımı, çevreyi düzenleyen insanlar için de bir estetik enstrüman oluşturuyor.

Şehrin yağmura karşı direncinden bahsettiniz. Bu kapsamda kamu kuruluşlarıyla planladığınız çalışmalarınız var mı?
▶ Yaptığımız hidrolik hesaplama çalışmaları var. Örnek vermek gerekirse 3. havalimanı çalışmaları diyebilirim. Geçmiş yıllarda hatırlarsınız, havalimanları ile ilgili problemler yaşanmıştı. Bu sorunların bir kısmı yer seçimi ile ilgili, bir kısmı başka nedenlere bağlı problemler olabilir.
Şu anda kamu ile yaptığımız çalışmalar, havalimanları, stadyumlar gibi alanlarda gerçekleşiyor. Bu alanların drenajı için gerekli hesaplamaları yaparak ihtiyaç duyulan ürünleri sağlama noktasında projelere hizmet sağlayabiliyoruz. Henüz realize olmamış birçok yayalaştırma projesinde de olacağımızı söyleyebilirim. Sadece İstanbul’daki projeleri değil işimize  uygun her lokasyonu inceliyoruz. Özellikle Anadolu’da projelendirilen çok önemli altyapı çalışmaları var. Bu projeler genel olarak kamusal açık alanların iyileştirilmesi amacıyla yapılıyor. Bu konuda en çarpıcı örneklerden birisi de Gaziantep’te.

Hidrolik hesaplamalar nedir?
▶ Hidrolik hesaplama dediğimiz şey, projeyi yapacağınız mekâna göre meteorolojiden satın aldığımız verilerin potansiyel ihtiyaçlara göre analizi. Bu analize göre bir yerin hangi drenaj sistemine gereksinimi olduğunu belirleyebiliyoruz. Örneğin İstanbul’a düşen toplam yağış miktarı değişmiyor ancak ani yağışlar çok fazla gündeme geliyor. Su baskınları haberlerini daha sık duyuyoruz. Bu da bize eskiden yapılan drenaj sistemlerinin belirli bir hesaplamaya göre yapılmış olsa bile artık yetersiz geldiğini söylüyor.
Bu problemlerin belki de gerçekleşmediği hiçbir yer yok. Ancak özellikle hayatı etkileyen, E-5 üzeri, köprü altları gibi suyun birikebildiği noktalarda çok ciddi problemler ortaya çıkıyor. Bu ciddi bir maliyet demek. Su yalnızca günlük hayatı etkilemiyor yolun çökmesi gibi ciddi yapısal sorunlara da yol açabiliyor.

Verdiğiniz bu hesaplama ve gerekli ürün sağlama hizmetini kaç firma verebiliyor?
▶ Aslına bakarsanız bizim gibi tam bir çözüm sunabilen ikinci bir firma yok. Birçok alanda ürün gruplarımız bulunuyor ve bu ürün gruplarının her biri ile ilgili çalışan farklı firmalar var. Ancak a’dan z’ye su yönetimi hizmeti verebilen ve bu alanda hesaplamaları yapabilen bizden başka bir firma Türkiye’de yok. Zaten dünyada da Aco’nun önde gelmesinin ana nedenlerinden biri bu kadar geniş bir ürün gamını tüketicilerine sunabilmesi. Bununla kastım şu; otel, AVM, konut gibi binanın içinden otoyollara, stadyumlara kadar birçok alanda bu hizmeti tek elden verebilecek durumdayız. Örneğin havalimanından bahsedeceksek biz bunu hem apronda uçakların durduğa alanda verebilecek hem de terminal binasında banyolardan tuvaletlerden tutun mutfaklara ve tüm mekânlara kadar ürün önerebilecek hesaplama yapabilecek ve temin edebilecek durumdayız.

Dünyadaki ve Türkiye’deki pazar payınızdan bahseder misiniz? Bu sektör pastasında size ayrılan dilim ne kadar?
▶ Aco, globalde 700-800 milyon avro cirosu olan bir grup. Su yönetimi pazarında bizim anladığımız anlamda ikinci bir firma yok. Parça parça ürün temin edebilenler var. Örneğin biz yağ ayırıcı temin ediyorsak bununla ilgili rakiplerimiz var. Endüstriyel mutfaklarla ilgili çalışıyorsak bununla ilgili farklı farklı rakiplerimiz var. Her birinde de pazar payımız elbette ki birbirinden farklı.  Aco’nun Avrupa’daki imajına gelirsek bir numaralı geleneksel ürünümüz, polimer beton kanallar. Bu polimer beton kanallar tüm dış mekânlarda kullanılabilen ürünler. Aco’nun da çıkış noktası bu zaten. 1946’dan beri yaptığı işi genişleten Aco grubu, şu anda hijyenik ürünlerde tam hizmet sunabiliyor. Bu anlamda, sertifikalandırılımış tam bir hijyenik ürün gamı sunabilen tek firmanın Aco olduğunu söyleyebilirim.
Yeni gıda trendlerine göre hepimiz daha az proses görmüş gıdalar tüketmek istiyoruz. Bu gıdaları tüketirken de koruyucu olmadan üretilen ürünlerin daha hassas olacağı düşüncesine sahip oluyoruz. Hassas olan ürünlerin bakteri üretimine karşı direnci de düşük oluyor. Gıda tesislerindeki en büyük risk alanları da suyun hareket ettiği alanlar oluyor. Suyun aktığı yerler bakteri üretiminin en fazla olduğu alanlar. Aco uluslararası bir kuruluşla tamamı “tam hijyenik” olarak sertifikalandırılmış bir ürün gamını kullanıcıların hizmetine sunabiliyor. Ülkemizde belki şu anda hijyen halen ekipman bazında algılanıyor. Bir makine hijyenikse sistem hijyenikmiş gibi algılanıyor. Çoğu insan bakterilerin daha fazla ürediği noktaları hesaba katmıyor. Bu nedenle Avrupa’da kapanan gıda tesisleri var. 

Genel pazar payımız yüzde 10 – 15 bandında seyrediyor. Bunun nedeni de çok fragmante bir pazar olması. Çok çeşitli ürünler yapılıyor ve hesap kitap yapılması oldukça zor. Yerel üreticiler her yerde. Türkiye’de de çok fazla. Dünyanın neresine giderseniz gidin yerel üreticiler çok fazla. Yerel üreticilerin çok fazla olmasının bir nedeni ürünlerin ortaya çıkarken yeterli tasarım emeğinin verilmiyor olması.
Biz ürünlerimizi tasarlarken yüzde 100 hijyenik olsun, kesitleri suyun tamamen tahliye olabileceği şekilde olsun gibi noktalara dikkat ediyoruz. Oysa yerel üreticiler için böyle endişeler yok.

Bu anlattığım olumsuz bir yargı gibi gelebilir ama Türkiye’de bilincin çok da arttığını görüyorum. Türkiye’deki büyümemize bakarsanız iyi bir gösterge olabilir. Özellikle son 2 yıldır yüzde  50’ nin üzerinde bir büyümemiz var.  2013’ te de, 2014’ te de aynı büyüme trendi devam etti. Bu durumu, hem bizim özelimizde hem de su yönetiminin geleceği için çok umut verici bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Artık 21. yüzyılda yağmurun günlük hayata olumsuz bir etkisinin oluşu kabul edilebilir bir durum değil, olmamalı.

Hijyen konusunda yurt dışındaki gıda firmalarının denetimlerde gerekli koşulları sağlamadıkları anlaşıldığında kapatıldıklarından bahsettiniz. Türkiye’de suyun yürüdüğü alanlar hijyen konusunda bir kriter mi?
▶ Türkiye’de gıda işi yapan birçok firma zaten uluslararası düzeyde. Bu deneyimleri onlar da yurt dışında yaşıyorlar, kapatılan tesisleri görüyorlar. Birçoğu zaten hijyen konusuna odaklanmış durumda.
Türkiye’de bence gıda ile ilgili denetimler ciddi bir şekilde yapılıyor. Yurt dışına çıkan örneklerle Türkiye’deki denetlemenin de doğası yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Çünkü artık bu bilgiler her yere ulaşıyor. Günün sonunda her şeyin bilgiyle ilgili olduğuna inanırım. Aco, 2006 yılından beri Türkiye’de bilgilendirme çalışmaları yapıyor.

Birçok eski gıda fabrikası bulabildiği en kaliteli ürünleri zamanında kullanmışlar ama burada stabilite söz konusu olamaz. Bilgi sürekli yenileniyor ve daha hijyenik daha kullanılabilir ürünlere doğru özellikle Avrupa’da ve Amerika’da bir evrilme oluyor. Asıl drenaj sistemlerinin ve hijyenin ön plana çıkmasındaki nedenin işlem görmemiş gıdaların payının artması olduğunu düşünüyorum. Artık hepimiz daha doğal gıdalara ulaşmak için çabalıyoruz. Bütün gıda fabrikaları da tasarımlarını bunun üzerine yapıyorlar. Katkısız ürünler üretmenin maliyeti de bakteri üretimine açık olması.

Siz koruyucu ile bir gıda imal ettiğinizde bakteri üretimine karşı çok daha dirençliyken bugün artık yeni trendler daha hızlı tüketilen gıdaların aranması nedeniyle hijyenik rolü olan drenaj sistemlerini daha kritik hale getiriyor. Bu son dört beş yılın önemli bir trendi diye düşünüyorum.

Kritik hale gelen bu kriter, iş hacminizin gelişmesi için de bir fırsat olabilir mi?
▶ Zaten Türkiye’de yaptığımız projeksiyona göre yüzde 50 bir büyüme döngümüz var. Bununla kalacağını düşünmüyoruz. Bununla kalacağını düşünmediğimiz için de Türkiye’de ciddi yatırımlar planlıyoruz. Şu anda yavaş yavaş aktive olan paslanmaz çelik üzerine İstanbul’da bir üretim tesisimiz var. Burada odaklandığımız ürünler, duş kanalları ve özel tipte paslanmaz çelik kanallar. İkinci aşamada planladığımız nokta sertifikalandırma süreci. Aco’nun tasarladığı hijyenik ürünlerin burada sertifikalı olarak üretilmesini planlıyoruz. Ayrıca önümüzdeki sene için Türkiye’de polimer beton kanallarının üretilmesi ile ilgili fizibilite çalışmalarımız var. Dolayısıyla Aco’nun Türkiye’ye bakışı, sadece her yıl yüzde 50 büyüyen bir firmaya yapılan yatırım gibi değil, Türkiye’yi bir üretim ve yönetim merkezi haline dönüştürmek amacı var.
AR-GE yatırımlarınız var mı Türkiye’de?
Dünyanın birçok yerinde AR-GE merkezlerimiz var. Buralarda projelendirme yapıyoruz, ürünlerimizi tasarlıyoruz ve değişik pazarların ihtiyaçlarına göre değişik coğrafyalarda bunları üretiyoruz. Ancak, Türkiye’de AR-GE ile ilgili yatırımlarımız bulunmuyor.

Sadece Türkiye’de kullanılacak bir ürün ihtiyacı var mı? Aco, Türkiye özelinde bir ürün geliştirmeyi düşünür mü?
▶ Mevcut ürünlerimizin neredeyse yüzde 100 oranında Türkiye’deki ihtiyaçlara cevap verebileceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin ihtiyaçlarının özel bir ürün tasarlamayı gerektirecek durumda olduğunu düşünmüyoruz. Çok farklı ürün gruplarında, ciddi bir ürün çeşitliliğimiz var.

Bütün ürünlerimiz Almanya’da tasarlanmıyor. Bu bizim için bir tasarım çeşitliliği avantajı oluşturuyor. Avrupa’ da, Amerika’ da, Hindistan’ da ve daha birçok farklı yerde tasarlanan ürünlerimiz var. Bu farklı coğrafyalarda tasarlanan ürünlerin de Türkiye’de orta vadede bütün ihtiyaçları karşılayacağına inanıyoruz. Su yönetimi ile ilgili şu andaki ürün gamıyla kamu, ticari, AVM, havalimanı, stadyum, konut gibi yapılarda çözüm üretebilecek durumdayız. Bu sadece fazla suyun toplanması anlamında değil çevresel etkilerin minimize edilmesi anlamında da geçerli.
2006 yılından beri Aco, doğrudan ürünlerini pazarlıyor. En çok sattığımız ürünlerden biri yağ ayırıcılar. Yağ ayırıcılar, kullandığımız bitkisel ve hayvansal yağların doğaya zarar vermesini engelleyecek bir çözüm. Dolayısıyla su yönetimi dendiğinde iki ayaklı bir yapı akla gelmeli.

Bir kaynak olarak suyun özel bir yapısı var. Hasretle beklediğimiz su, aslında geldiği zaman hayatımızı zorlaştıran bir etki de yaratabiliyor. Hem kentlilerin suyun olumsuz etkilerinden korunması hem de doğadaki suyun kentlilerden korunması çalışmalarımız var.

Sizce 10 yıl sonra sektörünüz neyi tartışıyor olacak?
▶ Bence 10 yıl sonra Türkiye’de tartıştığımız ana konulardan biri hijyen olacak. Çünkü Türkiye henüz kullanım konforu aşamasını geçememiş bir ülke. Yağmur yağdığı zaman şu anda birinci önceliğimiz bu yağmurun günlük hayatımızı olumsuz etkilememesi. Ben inanıyorum ki bunun ikinci aşaması hijyen olacak. Su toplarken çevredeki hijyen faktörleri nasıl değiştiğine odaklanacağız. Çünkü suyu topladığımız her alanda çocuklarımız oyun oynuyor.
Herkesin hijyenini etkileyen bir durum söz konusu burada. Buna paralel olarak da çevresel etkileri konuşacağız. Suyu toplamak ve bu suyu korumak daha da önemli hale gelecek. Çünkü nerden bakarsak bakalım Türkiye su fakiri bir ülke. Ülke bölgesinde ciddi bir su problemi var. Su problemleri yaşanırken elimizdeki kaynakları bu kadar hoyratça kullanmamız daha büyük problemlere neden olacak diye düşünüyorum. Hala diş fırçalarken, traş olurken suyu kapatarak tasarruf edeceğimiz su miktarı üzerinden çevre bilinçlendirme çalışmaları yapıyoruz. Oysa doğaya akıttığımız bir litrelik hayvansal yağın, bir milyon metrekarelik suyu bir daha kullanılmaz hale getirdiğini atlıyoruz. Biz sadece bir litre yağı dökerek bu kadar suyu kullanılamaz hale getirirken bir yandan da yüzümüzü yıkarken kullandığımız suyu kısmaya çalışıyoruz ki bu su ziyan olmasın. Asıl noktayı sanki burada atlıyor gibiyiz.

Bu bahsettiğiniz konu ile ilgili kamu spotları yayınlanıyor. Siz bu spotların çok çalışmadığını mı düşünüyorsunuz?
▶ Ben çok çalışmadığını düşünüyorum. Çalışmadığı aslında istatiksel bir gerçek.
Ev kullanımlarında bir litre yağ için belki bin tane bulaşık yıkanması gerekiyor. Evde yağı nasıl ayırabiliriz?
▶ Burada bireysel olarak düşünmektense konuyu oturduğumuz bina ölçeğinde değerlendirmeliyiz. Acaba oraya bir yağ ayırıcı bağlansa, herkesin bulaşık makinesinden, herkesin atık sularından giden yağ burada toplanabilse nasıl bir etkisi olur diye düşünmek gerekiyor. Tek başınıza düşündüğünüzde minör bir etkiymiş gibi duruyor. Ama bu işin yürümediği istatiksel bir gerçek. Bazı kaynakların söylediğine göre rakamlar 250 bin ton bazılarının söylediğine göre 350 bin ton civarında. Ama ölçülebilir verilere göre yapıldığına göre bu çalışmalar, muhtemelen gerçek rakam konuşulan rakamlardan çok daha yüksek. Türkiye’nin çok büyük bir kısmını ölçemeyeceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla Türkiye’de minimum 350 bin tonluk bir atık yağ üretiminden bahsetmek mümkün.  Yine rakamlara göre Türkiye, bu atık yağın yüzde 1’ini bile geri toplayabilmiş değil. Biz bu işi hiç yapmıyoruz gibi bir anlam çıkarıyorum bu oranlardan. Bir yandan el birliğiyle suyun geri dönüşümünü imkânsız hale getiriyoruz bir yandan da “traş olurken suyu kısalım” gibi ufak tefek meselelerle uğraşıyoruz. Gerçekten odaklanılması gereken noktalara odaklanmıyoruz. Halbuki toplanılan yağlar hepimizin bildiği biodizel hammaddesi olarak kullanılabiliyor. Bu aynı zamanda bir enerji yatırımı da demek. Türkiye’nin enerjisinin tamamını ithal eden bir ülke olduğunu düşünürseniz resmin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Sadece bu yağın doğru kanallara yönlendirilmesi ile -gözlemlediğim rakamlardan bahsediyorum- 400-500 milyon avroluk bir avantaj sağlamak mümkün oluyor.

Belediyelerle bu konuda çalışmalarınız var mı örneğin, atık yağ dönüştürücü için yatırım yapmış bir binanın çevre vergisinden muaf olması gibi? Sistemlerin maliyeti bu tarz çalışmalar için müsait rakamlar mı?
▶ Bu tarz çalışmalar için bence çok müsait rakamlar. Zaten Türkiye’de birçok yeni düzenlemelerle otellerde ve AVM’lerde bu girmiş durumda. Artık iş biraz da bir sonraki boyuta kalıyor. O da bireysel kullanıcıların yarattığı etkiyi azaltmak. Çünkü artık inşaatta dahi ürün tasarlanırken doğaya bıraktığı izin minimum olmasıyla ilgileniyoruz.
Türkiye gibi su fakiri bir ülkede, geçmişinde siyasetçilerin baraj yapmakla övündüğü, köylerimizde içme sularımızın kalmadığı günlerden geliyoruz. Bugün tabii ki Türkiye o durumda değil ama bu kaynağın ne kadar sınırlı olduğunu da aklımızdan çıkarmamalıyız. Özellikle yazın son günlerinde baraj doluluk oranları, borsa endeksi gibi her gün takip ettiğimiz bir şey haline dönüşüyor.

Elbette yağ ayırıcıların kullanımının çevresel bütün zararları yok edeceğini söylemiyorum. Birçok farklı problem var Türkiye’de. Ancak en azından ciddi şekilde kayda değer bir fark yaratılabileceğini düşünüyorum.

Evsel atıkların en önemli dezavantajların biri de kanalizasyona gittiğinde kanalizasyonu tıkamaları. Normalde bizim kanalizasyonlarımızın belli bir kapasitesi var. Bu yağları kanalizasyonlara döktüğümüzde kanalizasyon çeperlerine yapışarak temizlenmesi çok güç bir durum oluşturuyor. Temizleme maliyetinin yanı sıra o kanalizasyona biçtiğiniz kapasiteyi de düşürmüş oluyor. Sağanak yağış aldığında siz bu kanalizasyon sisteminin 100 birimlik bir suyu tahliye edeceğini düşünürken dökülen yağlar nedeniyle kesitlerin daralması ve yapının bozulması nedeniyle bu belki 60 birimlik bir fayda sağlıyor.

Özellikle İngiltere’de yapılan bu konuda ciddi çalışmalar var. İngiltere’de Londra Belediyesi’nin yaptığı bir istatistiğe göre her yıl kanalizasyon temizliği için ayırdıkları pay 100 milyon pound civarında. Bu sadece Londra’daki kanalizasyon sistemlerinin temizliği için gerekli maliyet. Tekrar yağ ayırıcı sistemin maliyeti konusuna dönersek yerel yönetimlerin konuyla ilgili bir düşüncesi olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü önünde sonunda bu maliyeti ödeyecek olan belediyeler, kamu ve dolayısıyla biziz. Her hâlükarda biz bu bedelin altına gireceğiz.

Bence önümüzdeki en büyük güçlük insanları bilinçlendirebilmek. Toplumsal bilinç oluştuğunda her sorunun aşılabileceğini düşünüyorum. 

Markanız müşteri bağlılığı sağlıyor mu? Sektörünüz için müşteri bağlılığı nasıl sağlanır?
▶ Bugün müşteri ilişkileri ile ilgilenen herkesin kabul ettiği bir gerçek var. O da yeni müşteriye ulaşmanın maliyetinin elinizdeki müşteriye bir daha malı satmanızın maliyetinden çok daha yüksek olduğu gerçeği. Elbette bizim de birinci önceliğimiz müşteri bağlılığını oluşturmak. Memnuniyetle görüyorum ki çok ciddi bir trend var bu konuda. Aco ürünlerinin kullanılması anlamında çalıştığımız mekanik taahhüt firmalarında bir bağlılıktan söz edebiliriz. Çünkü ürünlerimizin rahat ve problemsiz uygulanabilir olması onların da sonuçtan emin olmalarını sağlıyor. Firmalara kötü sürprizlerimiz olmadığı için geri dönüşlerde başarı sağlıyoruz. Tekrar tekrar bizi seçen müşterilerimizin olduğunu görmenin bizim açımızdan da sevindirici olduğunu düşünüyorum.

Global bir firmanın Türkiye birimi olmanın nasıl avantajları var?
Bence en büyük avantajı global bilgiden yararlanabilmek. Çünkü her seferinde yeni bir şey keşfetmekle uğraşmak zorunda değiliz. 1946 yılından beri global olarak çalışan bir firma Aco. Çok çeşitli coğrafyalarda çok çeşitli projeler yapmış ve çok çeşitli ihtiyaçlar görmüş birçok arkadaşımız var. Bu bilgilere grup içerisinde ulaşmamız çok basit. Dolayısıyla ben en büyük avantaj olarak bu know-how’ı görüyorum. Yeniden oluşturmamız gereken bir know-how yok. Test edilmiş sertifikalandırılmış çok ciddi bir ürün gamımız var. Her alanda yaptığımız onlarca referansımız var. Değişik iklim şartlarından farklı yapı tiplerine kadar oluşturulabilecek tüm kombinasyonlar için bir Aco ürünü mutlaka var.

Global bir yapının parçası ama Aco Türkiye aynı zamanda yerel olmayı da başarmış bir firma. Türkiye şartlarını gözeten ve ona göre pozisyon geliştirebilen bir dinamiği var. Uluslararası alanda deneyimi bulunan biri olarak Aco’nun yerel çalışma kabiliyeti en yüksek firmalardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yerel karar alıcılara ciddi bir yetki vermiş durumda. Bizlere değişik pazarlarda hızlı hareket edip ihtiyaçları hızlı belirleme şansını sunuyor. Bunun da ileride ciddi bir başarı getireceğini düşünüyorum.

Gelecek dönem çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
▶ Gelecek döneme dair bir öngörü ortaya koyarken bulunduğumuz coğrafyanın sorunlarını gözden çıkarmamamız gerekiyor. Su, bana kalırsa bulunduğumuz coğrafyanın en önemli stratejik unsurlarından biri. Dolayısıyla biz bu kaynağı nasıl yönetebiliriz ve kullanabiliriz sorularını sormalı bu sorulara verdiğimiz cevaplarla planlamasını ve hesabını mutlaka ciddi bir şekilde yapmalıyız. Bu konu bence çok önemli. Biz Aco olarak bu konuda bilinç oluşturmak için çalışmaya devam edeceğiz.