Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Mimar Brigitte Weber

Brigitte Weber’in Avusturya’dan Türkiye’ye uzanan kariyer hikayesini kendi ağzından dinleyebilir miyiz?

Viyana Teknik Üniversitesi’nde okudum. Çalışırken bir Türk arkadaşım (Arif Suyabatmaz) ile tanıştım. Beraber bir ofis açma fikri ortaya çıkmıştı ama Avusturya’da bunun gerçekleşmesi uzun zaman alacaktı. Çünkü Viyana’da mimari ofis açabilmek için diploma sahibi olduktan beş sene hem şantiyede hem de ofiste çalışma gereksiniminin yanında, inşaat mühendisliği alanında çalışmalara katılmış ve mimarlar odasına kayıtlı olmanız lazım. Bahsettiğim bu sürecin gerçekleştirilmesi oldukça zor ve masraflı olduğundan, o dönemler bu hedef, bizim için çok uzaktı. Sabırsız ve genç iki mimar için beş senelik süreyi tamamlamak çok da mümkün değildi. Arif bir gün ofise geldi ve “Haydi Türkiye’ye gidelim, orada ofis açalım!” dedi. O zamana kadar daha önce hiç görmediğim Türkiye’de ofis açma fikrine sıcak bakamadım. Sonuçta bilmediğim bir yerdi. Arif ile beraber birkaç tane türk arkadaşım vardı sadece. Birlikte Türkiye’ye geldik. İlk izlenim olarak beğenemedim Türkiye’yi ve yerleşip işlerimi burada devam ettirmeyi hayal edemedim. Çok yağmur yağan bir kış günüydü ve her yer çamur ile kaplıydı. Aklımda en çok kalan şeylerden biri de kömür kokusu… Bu bahsettiğim hadise 1994 yılında oldu. İki milyon nüfusa sahip bir şehir olan Viyana’dan, İstanbul’a gelince kalabalık da dahil olmak üzere gördüğüm manzarayı yadırgadım. Bu şehirde yaşayamayacağımı düşünüp Viyana’ya geri döndüm. Yazın, Arif’in ailesinin daveti ile beraber yeniden İstanbul’a geldik. Tabi o zaman gördüğüm İstanbul bambaşkaydı. Havalimanından direkt Ada’ya geçtik. Ayağımı ada toprağına bastığım anda gözlerimin önünde duran ve faytonlarla bezenmiş manzaranın mükemmel olduğunu düşündüm. İşte o an burada yaşamaya karar verdim. Bu olay 94 yılının Ağustos ayında oldu. 95 yılının Nisan ayında ise tamamen Türkiye’ye yerleşmiştim.

İlk işimiz, Meteks firması için Gebze’deki Yapı Kredi Operasyon Merkezi projesiydi. Daha sonra ilk ofisimizi Arif Suyabatmaz ismi altında açtık. Benim adım yabancı olduğu için kullanılamıyordu, Türkiye’de çalışma iznim vardı ama ofis açma hakkım yoktu. Üç sene kadar birlikte çalıştık. Sonra projelerimizi birbirinden ayırdık ve kanun değişikliği sayesinde, 2005’te Brigitte Weber olarak kendi şirketimi kurdum. Hatta Türkiye’de bütün hakları kazanmış ilk yabancı mimarım.

Avusturya’da ofis açma sürecinin çok uzun olduğundan bahsettiniz. Türkiye’de diplomasını aldıktan sonra parası olan her mimar kolayca kendi ofisini açabilir anlamına mı geliyor bu?

Benim okuduğum zamanlarda ortalama 9 senelik bir okul süreci devam ediyordu. Benimki de yaklaşık olarak o kadar sürmüştü. Her öğrencinin bir mimarın yanında çalışması geleneği hakimdi. Mimari ofiste çalışmak belki eğitim sürecini biraz uzatiyordu ama verim açısından çok olumlu sonuçlara sahipti. Okulu bitirdiğiniz zaman 28–29 yaşına gelmiş oluyorsunuz. Üzerine bir de 5 sene mecburi çalışmayı eklediğinizde yaşınız 33’e gelmiş oluyor.

Şimdi Türkiye’de 22–23 yaşında üniversite bitiriyorsunuz. İş kurmak için önünüzde bulunan hiçbir engel yok. Bu iki ülke arasındaki büyük bir fark. Bence bir de olgunluk farkı var. Avusturya’da 33 yaşına gelen herkes bir ofis açmıyor. Türkiye’de ise çok fazla ofis açılıyor ve herkes kendi işinin patronu olmak istiyor. Öte yandan Avusturya’da 45 yaşındaki bir mimarı, mimari ofiste eleman olarak görebilirsiniz ama bizde 20’li yaşlarda okulu yeni bitiren birçok kişinin ofis açtığına tanık olursunuz. Bence bu tutum, olgunluk açısından doğru değil. Eğer o kadar genç yaşta ofis açıyorsanız, bilgi ve deneyim eksikliğinin varlığını da kabul etmeniz gerekir. Tasarım yapmak %10 ama tasarım detaylarını planlamak %90…

Hiç yemek yapmamış biri, mutfak tasarlayabilir mi?

Zor bir soru. Doktor olmayan biri hastane tasarlayabilir mi bilemiyorum. Ama hiç hastane görmemiş biri hastane tasarlayamaz. Hiç otelde kalmamış biri nasıl beş yıldızlı bir otel tasarlayabilir? Rezidansta yaşamayan biri nasıl rezidans tasarlayabilir? Lüks bir evde büyümemiş biri nasıl lüks bir ev tasarlayabilir? Bunlar tartışmalı konular. Mimarın, neyi nasıl tasarlayacağını bilmesi gerekiyor. Üniversitede tuvalet tasarımını öğretmiyorlar ama biz her gün tuvaleti kullanıyoruz. Önemli detayları barındıran bölümler banyo ve tuvaletler. Ama akademiden çıkan bütün mimarlar bir tuvalet çizemiyor olabilir.

Bize göre çok önemsizmiş gibi görünen şeyler, iş detaya geldiğinde son derece önemli olabiliyorlar. Her gün kullandığımız banyoları düşünelim örneğin; genç bir mimar kendisine öğrettiği veriler doğrultusunda bir banyo tasarlayabilir, ama ne kadar doğru bir banyo olacağını mekan empatisi ve detay hakimiyeti belirleyecektir öğretilen akademik verilere nazaran. Türkiye’deki 4 senelik mimarlık eğitimi bilgi üretkenliği için çok da yeterli bir süre değil. Günümüz genç mimarları sadece tasarlamaya odaklanmış durumdalar, uygulama çözümü üretmekten uzaklar. Çözmeden nasıl tasarlanır? Adım adım gitmek lazım. Ben de onu öğrenmek zorundaydım ve bunu bir mimari ofiste öðrenmiştim. En büyük soru şu; mimarlar birçok şeyi ustalardan öğreniyorlar. O zaman üniversitenin ne anlamı var? Ustalar öğretiyorlar. Ne nasıl yapılır, ne nasıl uygulanır diye. Usta, mimarın öğretmeni ama sadece bunun olmaması lazım. Bence en az 10 sene bir mimar bir ofiste meslek öğrenmek zorunda. Kendi sorumluluğu altında kendi kararlarını vererek bir proje yapmak için bu şart. Ben çalışmaya okula başladığım dönemde atıldım. Bizim dönemimizde öğrenciler arasında bir yarış vardı. Herkes birbirine nerede çalıştığını, tatilde ne yaptığını, hangi yarışmaya katıldığını sorardı. Bize bazı stajyerler geliyor, 28 günü oflaya puflaya, sandalyede oturamayarak zar zor tamamlıyor ve gidiyor. Onlar için staj, sadece mecbur bırakıldıkları kadar. Bir gün daha fazla yok. Bu bence doğru değil.Bu durum yaptığınız işi sevmekle ilgili gözüküyor. Üniversite sınavı aşamasında doğru seçimler yapılmamasından mı kaynaklanıyor?

Üniversiteye giriş sisteminde büyük bir yanlışlık söz konusu. Doktor olmak isteyen mimar olamaz, mimar olmak isteyen de doktor.. Tamamen yanlış bir bakış bu. Nasıl böyle yanlış bir düşünce gelişti, nereden geldi bilemiyorum. Araştırmadım ama belki bir nedeni vardır. Mesela ben doktor olamazdım. Beni sonradan doktor yapamazdınız. Benim doktor arkadaşımdan da mimar olamazdı. Özellikle mimarlıkta belli bir aktif düşünce tarzınızın ve yaratıcı bir gözünüzün olması gerekiyor. Artı, sosyal bir insan olmanız ve ekoloji ile de ilgilenmeniz lazım. Müşterinin anlatmak istediğini anlayıp uygulayabilmeniz ve her meslekte olduğu gibi iyi bir iş adamı ya da iş kadını olmanız da gerekir. Organizasyonu yönetebilmek ise çok önemli. Çünkü ortaya çıkan iş, sanatla ve teknikle iç içe. Biz bazen bir gün içerisinde sosyetik bir hanımla kahvaltı ederek güne başlar, öğlen şantiyede çamur içinde işçilerle çay içerek günümüze devam ederiz.Ben işin bu dinamiğini çok seviyorum. Herkesle anlaşmayı, ortak bir çalışma yaratmayı harika bir şey olarak nitelendiriyorum. Birçok meslekte bu çeşitliliği yakalamak mümkün değil.

Kişilerin yaşam koşullarının ve tercihlerinin farklı olduğunun farkında olan bir mimar olarak yarattığınız eserleri postmodern mimari bağlamında değerlendirmemiz doğru olur mu?

Ben bir çekmece yapıp, çekmecenin üzerine “bu bir çekmecedir” yazmaktan uzaklaşıyorum. Dünyada neler yapıldığını internet aracılığıyla takip edebiliyoruz. Örneğin ben Avusturya’da ne öğrendiysem gelip burada yapmadım. Çok kolay bir şey benim için oradan alıp buraya uygulamak. Ama buraya gelip görünce fark ettim ki her ülke kendi kimliğine has çözümler gerektiriyor. Demek ki bu noktada durup, buraya özel bir şeyler tasarlamalı. Vurgulamak istediğim, modern ya da postmodern içeriğin ötesinde, her projenin kendini yansıttığıdır.

Türkiye’de, özellikle İstanbul’da dikey yapılaşmanın arttığı gözlemleniyor. Siz göre dikey yapılaşma bir deprem şehri olarak anılan İstanbul için doğru bir eğilim mi?

Deprem ayrı bir konu olarak değerlendirilmeli. Piramitler, gotik katedraller, tapınaklar gibi ilk yüksek yapılar, güç gösterisi güdülerek yapılmıştı. O fikrin nereden geldiği herkes tarafından kolayca anlaşılabilir. Bugüne bakarsak, bir araziniz var ve bu sahayı, yaşayacak kişiler için doğru değerlendirmeniz gerekiyor. İki katlı binalar ile o araziyi doldurmanız da mümkün. Veya hepsinin yerine bir tane yüksek katlı bina da yapabilirsiniz. Çok katlı tek bir bina yapmayı tercih ederseniz, etrafında boş kalan araziyi yeşil alan olarak düzenleyebilirsiniz ki böylelikle park, oyun ve sosyal alanları daha da verimli değerlendirmiş olursunuz. Adı gökdelen ama amacımız göğü delip geçmek değil, bina yapmak. Konuştuğumuz konu piramitler olsaydı orada başka bir durum gelişecek, tanrıya yaklaşma felsefesinin varlığından konuşmamız gerekecekti.

En yüksek binayı yapmanın bir mantığı olamaz çünkü siz daha inşaata devam ederken başka bir yüksek bina yapımı için çalışmalar başlamış olacak. Bu kazanılası bir yarış değil. Şayet yüksek bina yapıp etrafını yeşil alan olarak tasarlamak hoş bir çaba. İstanbul’da yüksek bina yapmak tabi doğru; söz konusu olan bir metropolden bahsediyoruz, alan kısıtlı; planlanan ve kontrollü bir gelişme olması koşuluyla elbet. Ama maalesef yüksek bina var, yanında başka yüksek bina daha var. Boş alan yok. O zaman yapılanın da anlamı yok. Arazileri, son metrekaresine kadar kullanmaya çalışıyoruz. Bunun nedeni de arazilerin maliyeti ve marjlar. Türkiye’deki kazanç hesaplamaları bu sonuçları doğuruyor. Deprem konusunda ise şunu söyleyebilirim; İstanbul’da sanırım en güvenli yapılar, mimar tarafından tasarlanmış ve kontrolü, operasyonu üstlenilmiş binalar. Çünkü yeni binalar en son teknoloji ile hem yatırımcı hem mühendis hem de uygulayıcılar tarafından yapılan bütün işler titizlikle yürütülüyor. Şahsi fikrim, profesyonel mühendislik anlayışı, denetleme ve planlama becerisini göz önüne alınırsa, Türkiye’de en sağlam binalarımız yüksek yapılarımız.

Yapılan projelerde en verimli sonucun elde edilmesi, sonradan yap-boz olmaması için danışmanlık hizmetlerini kullanıyor musunuz?

Burada şöyle bir durum var; biz hem mimari projeyi çiziyoruz, hem iç mimari projeyi hazırlıyoruz, hem de uygulama projesi çiziyoruz. Biz bir şeye başlarken onun ardında ne var biliyoruz. Bir duvar örülürken onun önünde ne olacağını, ne ile kaplanacağını, içinden hangi kabloların geçeceğini biliyoruz. Mimari projeyi hazırlarken, iç mimari detaylara da karar veriyorum. Mimarlıkta her şeyin bir elden çıkması gerektiğine inanıyorum. Çoğu projede biri projeyi çiziyor, cephe tasarlıyor, bambaşka biri iç mimariyi tasarlıyor. Belki de hiç birbirini görmeyen insanlar, aynı projenin farklı noktalarında çalışıyorlar. Koordinasyondan söz etmek de çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama projeyi komple tasarlayan bir mimar için bunu söylemiyoruz. Çünkü o mimar, projenin her detayını göz önünde bulundurarak çalışıyor. Bu nedenle yapıldıktan sonra değiştirilmesi gereken bir durum ortaya çıkmıyor. Elbette son dakika değişikliği var ise ayrı bir konu.

Türkiye ve Avrupa arasında şöyle bir fark var; Avrupa’da proje hazırlanır, kağıt üzerinde bütün detayları belirlenir, ihaleye çıkar ve sonunda inşaat başlar. Proje kısmı uzun sürse de inşaat hızlı ilerler. Türkiye’de ise Avrupa’dakinin tam tersi olarak projeler çok hızlı hazırlanıyor, inşaat süresi çok çok uzun sürüyor ve sürekli değişiklikler isteniyor. Proje aşamasındaki süreç oldukça hızlı ilerliyor. “Bugün sipariş veriyorum ama iki hafta önce bitseydi iyi olurdu” deniyor ama bütün kararlar yarın verilsin isteniyor. Next Level’ın proje aşamasından ve hayata geçme sürecinden bahseder misiniz?

Next Level projesine 2010 yılında başladık ve çok hızlı bir şekilde ilerledik. Elbette tasarım aşamasında birçok değişiklik yapıldı. Fakat yatırımcı inşaat konusunda çok bilgili olunca çalışmak da çok kolay oldu. Neyin, nasıl yapılması gerektiğini bilen kişilerle çalışmak her zaman avantaj sağlıyor. Sonucu da çok verimli oluyor. En başından beri söylenen tek cümle “biz Ankara’nın en iddialı projesi olmak istiyoruz” idi.

Ankara’nın var olan yapı stoğuna baktığımızda, hep benzer renk ve formlarda yapıların, çoğunluğu oluşturduğunu görüyoruz. Next Level projesi ise daha renkli ve su kullanımının olduğu bir proje. Bu noktada bize projenin çıkış noktasından, felsefesinden bahseder misiniz?

Bu noktada en önemli konu lokasyon. Söz konusu olan bölge, çok değerli, uzun seneler boyunca herkesin gözünün üzerinde olduğu bir arazi. Ben de gördüğüm zaman neden öyle anıldığını anladım. İki ana yol arasında yer alan bir bölge. Tıpkı İstanbul’daki Büyükdere Caddesi’nde bütün önemli merkezin bulunması gibi burada da önemli ticari merkezler bulunuyor. Bizim projemizin yeri ise bu binalar zincirinin en başında. Dolayısıyla böyle bir sorumluluğumuz da var. O bölgenin açılışında yer alıyoruz. Mimar olarak ben hiçbir zaman kendi binamı yaptım diyerek diğerlerinden ayrı düşünmem. Benim için her zaman önceden de var olan yapıların bir değeri mevcut. Burada biz varız bir de Armada. Armada zaten daha önceden yapılmış bir bina, bize yardımcı olamıyor. Biz ona cevap vermek zorundayız. Her zaman her şeyden esinlenmek lazım. Hiçbir zaman orada tek başınıza değilsiniz. Bence bir mimar için en kötü durum, bomboş dümdüz bir arazide çalışmaktır. Çünkü orada hiçbir ipucu yok. Her şey olabilir.

Bizim sorumluluk çemberimizde hem kötü hem de düzgün bina örnekleri vardı. Kötü olanları temel kabul etmiyoruz çünkü biliyoruz ki onlar bir gün gidecek.

Projede hem ofis hem de konut var. İki konsept birbirinden çok farklı. Konut insani bir boyut, insanlar orada yaşamlarını geçirecekler. Dolayısıyla buradaki detayların daha ince, bir nakış gibi işlenmesi gerekiyordu. Balkonlarda da bu çizgiyi görmek mümkün. Ofislerin bulunduğu kule ise daha farklı yapıda. daha güçlü bir ifadeyi temsil ediyor.

Dış cephede ışığı yansıtan cam kullandık. Ekonominin de dışarıdaki durumları yansıttığı fikrinden yola çıktık. Cephe onun için dışarıyı yansıtıyor. Böylelikle, dışarıdan gelen her şey o binanın içinde birleşmiş olacak, ekonomik güçlülüğü temsil edecek.

Alt tarafta üzerinde restoranlar yer alacak olan açık alanlı bir podyum var. Etrafta suyun kullanımını görebilirsiniz. Lakin sadece su olarak düşünülmediler, özel bir pleksiglas kullanılarak ışık efektinin oluşmasına yardımcı oldular. Su ve ışığın bu şekilde kullanımı Türkiye’de ilk defa oluyor. Bu sistem büyük akvaryumlardan esinlenerek oluşturulmuş ve projeye dahil edilmiş bir sistem. Ayrıca proje içerisinde bir de AVM bulunuyor. Alışılagelmişin dışında, butik olarak tasarlanmış bir konsepti var. Daha seçkin bir mimari gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tabi burada önemli olan yine diğer yapılar ile olan komşuluk ilişkileri. Bir bölgede düzgün bir bina yapıyorsanız bu tabi ki o bölgenin değerini artırır ama o düzgün binadan birkaç tane daha yaratabilirseniz, o bölge, değeri açısından çok daha başka bir noktaya taşınmış olur.

Yarattığı tasarımların diğerleriyle olan ilişkisini de göz önünde bulunduran bir mimar olarak, bir anlamda şehir planlaması da yaptığınızı söylemek mümkün mü?

Avusturya’da üniversitede okurken şehir planlaması ile ilgili eğitimlerimiz vardı. Elbette benim için önemli bir konu ama bir mimar olarak bir şehri yönlendirme fırsatımız yok. Olmamasının nedeni de var olan planların bile sürekli değiştirilmesi. Evvelinde yüksek binaya izin olmayan araziye bir bakıyorsunuz şimdi var. Şuanda yaptığınız 3 sene sonra nasıl değişir bilemiyorsunuz. Evet bir planlama var ama bu plan sürekli deðişiyor.