Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Haluk Çetin: “Sadelik aslında bir düzeydir”

2003 yılında Karma Mimarlığı kuran Haluk Çetin’in son çalışması TÜRVAK Türker İnanoğlu Vakfı Sinema-Tiyatro Müzesi, her bir katını gezerken hayranlığımızı gizleyemediğimiz müzede Çetin, eşsiz tarihi, modern çizgileriyle şekillendirirken, son derece hassas davranıyor.

Türk sinema tarihi bu genç mimara emanet, onun masasından çıkan çizimler sinema tarihimizin her bir karesini çepeçevre sarıyor. Türkan Şoray, Ediz Hun, Nebahat Çehre, Yılmaz Güney, Münir Özkul, Adile Naşid ve binlerce sinema emekçisi onun çizgileriyle hayat verdiği mekana konuk oluyor.

Bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

Haluk Çetin: 2003 yılında Karma Mimarlık’ı kurdum. Biraz tesadüf oldu ama aldığım projeler aldığım eğitimle paralel gitti, çok da güzel oldu. 1987de Yapı Fiziği Bölümü’nden mezun olduğum yıllarda mimarlıkta pek bilinen ilgi gören bir dal değildi Daha ziyade salon mimarisi hoşuma gittiği için o dala yönelmiştim ve sonrasında gelen tüm işlerim eğitimim ve isteğim yönünde denk düştü. İlk işlerimden biri olan TİM Maslak Gösteri Merkezi’, Kültür Üniversitesi Konser Salonu, İzmir Ege Üniversitesi Salonları, bunlardan birkaçı. Yurtdışı projelerimde de daha ziyade kültür merkezleri ve salonlarla ilgili çalışmalarda bulundum. Bunun yanı sıra yaptığım birkaç tane büyükelçilik konutu var. Türkmenistan’da Türk Büyük Elçiliği Binası, Birleşik Arap Emirlikleri Büyükelçiliği Binası, Azerbaycan Büyükelçilik Binası’nı tasarladım.

Bir mimar nereye kadar çizgisinden taviz verebilir?

Özellikle yurtdışında hayata geçirdiğim bir takım projelerde, bulunduğum ülkenin şartlarıyla karşı karşıya kaldığım oldu. Mesela Türkmenistan örneğini verecek olursam. Bu kentin vazgeçilmez hassasiyetleri var. Nasıl bir çizginiz olursa olsun, binanın dış cephesini onların istediği tarzda yapmak zorundasınız. Takıntıları 17-18. yüzyıldan kalma tarihi binaların görüntüsünü hayata geçirmeye çalışmak. Aslında kendilerine bir tarih oluşturmaya çalışıyorlar. Türkmen başı Şanzelize’yi görünce Akşabat’ı ‘beyaz şehir’ yapmaya karar vermiş. Türkmenlerin pamuğu, doğal gazı ve petrolü bu ‘üç beyaz altın’ı simgelemek için bütün binaların dışları mermer kaplı. Siz ister beğenin ister beğenmeyin tasarladığınız binayı beyaz mermer kaplamak zorundasınız. Ancak binanın içerisinde tarzınızı oluşturmanıza izin var. Yani mutluluğu bir tek içerde yakalayabildiğiniz projeler bunlar. Yurtiçi projelerde yaklaşımım biraz daha farklı. Türkiye’nin genel sorunu kültürsüzlük. İşverenler kime gideceklerini ve kimden ne isteyeceklerini bilmedikleri için ciddi sorunlar yaşadığımız oluyor. Bazı müşteri tarzınızın dışında işlerde diretiyor. Ben ise tarzımın dışına çıkamıyorum, elim gitmiyor.

TÜRVAK Türker İnanoğlu Vakfı Sinema-Tiyatro Müzesi’nden bahsedecek olursak burada nasıl hareket ettiniz?

TÜRVAK’ı tasarlarken modern tarzımı hissettirmek istedim. Mesela Türker Bey’in tarzı neo-klasiktir. Biz onu olabildiğince moderne çektik. Her iki tarafta birbirimize taviz vererek çalışıyoruz.

TÜRVAK Türker İnanoğlu Vakfı Sinema-Tiyatro Müzesi’ni gezenler neyle karşılaşacak?

Burası 100 yıllık tarihi bir bina. Beyoğlu ilçesine taşınan müze binası bir tarafında Galatasaray Lisesi diğer tarafında Saint Antuan Kilisesi’nin olduğu merkezi bir yerde bulunuyor. Dış cepheden baktığınız zaman çok düz bir bina, hiçbir esprisi yok. Bina içi ve detaylarıyla güzelleşiyor. Mart ayında buraya geldiğimizde bir güçlendirme kararı çıkardık, binaya güçlendirme yapıldı. Daha sonra ince işlere girildi. Türker İnanoğlu’nun Kavacık’taki TÜRVAK binasında sergilenen eserleri, değerleri artık burada sergilenecek. 8 katlı binada kültürel yapıyı sağlamlaştıracak bir düzenlemeye gittik. Sinema müzesi olarak kullanılacak bu binanın iki tane bodrum katı var. Bodrum katlarından birini bar ve mutfak olarak ayırdık. Sergi salonu giriş katımızda. 1,2 ve 3. katlar tiyatro, sinema ve televizyon müze katları olarak ayrıldı. 4. katımız kütüphane, 5. katımız kaffe ve restoran, altında da terasımız var. Binanın dışından baktığınız zaman her tarafı pencere. Fakat bir müze olduğu için içeride hiçbir pencere olması istenmiyor içeride bazı yerlerde gizli pencere yerleri açtık. Önden baktığınızda sunta lamlarımız görünüyor, posterlerimiz yapıştırılmış şekilde ama kilit yerlerini açtığınız zaman dışarıdan hava alabiliyorsunuz. Duvarlardan sonra en önemlisi zemin kaplamasıydı. Şık ve hijyenik olmasına önem verdik. Türker İnanoğlu’nun elinde Türkiye’nin en büyük arşivlerinden biri var. Sinema tarihindeki tüm sinema afişleri, çöpten çıkarılmış olanları bile mevcut Charlie Chaplin ‘in ilk kullandığı film makinesi dahi var. Çok değerli bir arşiv olduğu için, sergilenirken bunlara uygun alan yaratmamız gerekiyordu. Tüm duvarlar ve zeminler bizim için çok kıymetliydi. Tasarımda çok özen gösterdik. Değişkenliği olduğu için aydınlatmaları alternatif yaratacak şekilde dizayn ettik. Spotları raylar üzerine yerleştirdik. Restoran bölümlerinde daha klasik bir çalışma tercih ettik. Yerler çini mozaik, sade ve klasik çizgiler bir arada. Dış cephede son derece sadeliği seçtik.

Tarzınızdan biraz bahseder misiniz?

Ne klasik, ne postmodern tarzında işleri özellikle yurtdışında yapmış olsam da sevmiyorum. Ben sadeden yanayım. Sadeliğin bir düzey, duruş olduğuna inanıyorum. Ayrıca “zevkler ve renkler tartışılamaz” yaklaşımına da bir tasarımcı olarak sıcak bakmıyorum.

Son günlerde sadelikten yana olan mimarların sayısı bir hayli fazla. Şimdilerde mimaride sadelik moda diyebilir miyiz?

Ben Türkiye’de sadelik adı altında çizilen, hayata geçirilen birçok yapının aslında hiç de sade olmadığını düşünüyorum. Ben de sadelikten yana bir mimarım. Sadelik aslında bir düzeydir ve o düzeye de herkes kolay kolay erişilemez. Hem mimar hem işverenin erişmesi çok zordur. Çünkü sadede çok az öğeyle, çok fazla şey anlatmanız gerekir. Yaşam çok yorucu, karmaşık hele ki metropollerde her tarafımız reklam, imaj, slogan dolu. Bizim mimar olarak sadelik ve huzuru vermemiz lazım. Fakat sadelik o kadar da kolay yakalanabilecek bir unsur değil. Bu yüzden bunu sağlayan çok az sayıda mimar var.

Peki temel yanılgıları ne? Her biri sade olduğunu düşünen ama sadelikten uzak bir anlayışı hayata geçirmeye neden olan yaklaşımları ne?

İnsanlar kendilerini geliştirmek için yeterli çabayı sarf etmiyor. Kendini geliştirmemek insanların genel yapısında vardır. Güzelliğin, rengin, beğenilerin aslında tartışılamaz demenin ne kadar yanlış olduğunun farkına varılmalı. Çünkü her şeyin bir sebebi vardır. Sebepsiz hiçbir renk kullanılamaz ve sevilmez. Kimisi “ben kırmızıyı seviyorum” der ama kırmızı bir pantolon giydiğini hiç görmezsiniz. Nasıl bir kırmızı sevgisi bu peki? “Arabada kırmızıyı severim” der. O zaman “arabada kırmızıyı seviyorum” cümlesini kullanması lazım. İnsanlar bunu ayırt edemiyor, edemediği içinde her şey çok karışık.

İstanbul ve mimari sizde neler çağrıştırıyor?

İstanbul’da konutların yüzde 85’inde mimarın imzası yok, kaçak binalar. İstanbul’da mimari üzerine konuşacak olursanız, hep eski binalar üzerinden konuşmak zorunda kalırsınız. Yoksa diğer türlü hemen hiçbiri özenli değil. Mesela Levent ve Maslakta’ki plazalara bakın Türkiye’de kendini ispat etmiş mimarlarla konuştuğunuz zaman herkes aynı fikirdedir. Bunlar hoş olmayan çalışmalar. İşverenlerin yabancı mimarlara giderek binalarını yaptırması, yabancı mimarların da resmen bizim işverenlere bunları kakalaması sonucu oluşan görüntü ortada. Amerikalı mimari bir grup geliyor ve Türk mimarisinin sentezini yaptım diyor, Türkiye İş Bankası’nın kulelileri mesela. Ne olduğunu anlamadığımız, üç tane kule, sanki uçak çarmışçasına tuhaf bir mimari yapı. Üstelik bu plazalar çok büyük mimari büroların imzasını taşıyor. Eminim, Türkiye’de hiç adı duyulmamış bir genç mimara gidilse çok daha güzel proje çıkarır. Türkiye’de hem genç mimara iş vermeme hem de yabancı mimara hayranlık duyma hastalığı üst safhada.

Tasarımcı mimar kimdir?

Tasarımcı mimar bence çok az. Herkes mimar olarak mezun oluyor. Ama mimarlık yapanların çok azı tasarımcı. Tasarım derken, insanların düşünemeyecekleri düşündüklerini aktaramayacakları şeyleri yapabilmeniz lazım. Aynı şeyi evirip çevirip yaptığınız zaman tekrar oluyor. Ufak tefek değişiklikler yaparak işvereni kandırabiliyorsunuz, ama tasarım yapmış olmuyorsunuz.

Ülkemizde düzenlenen mimarlık yarışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Bence çoğu fiyasko. Yarışmanın ana fikrinden sapılıyor. Yarışmanın bir fikrin ortaya çıkması için yapılması lazım. Fakat o fikir ortaya çıkmıyor, inanılmaz bir iş ve ekip istiyorlar. Bazen bir yarışma için 8 kişilik bir ekip oluşturmanız, ciddi bir masraf yapmanız gerekiyor; raporlar, maketler, görseller. Oysa asıl olması gereken güzel bir fikrin ortaya çıkması. Yarışmalar kesinlikle iki etaplı olmalı. Birincide fikrinin alınıp ikincide ciddi çalışmaya girişilmesi lazım. Gelen projelerin belli bir süreden sonra hangi ofise ait olduğunu söyleyebilirsiniz. Öyle ki sunuş tarzları da belli. Gelen projenin kime ait olduğunu hayatını 40-50 yılını jüriliğe vermiş olanlar bizden daha iyi anlar. Adalet nerede kalıyor?

Bir projede sizden ne istediklerinde ‘asla’ dersiniz?

Beyoğlu gibi bir bölgede her bina 4 katlı yapılırken imar kanunu alınmış olsa dahi yüksek bir plaza yapmamı isteseler asla kabul etmem. Saygı unsuru çok önemli. Yaptığınız işin onun üstüne gitmemesi lazım. Yüksek binalara sıcak bakmıyor değilim ama her şeyin bir yeri var.

Kentsel dönüşüm projelerinde mimarın rolüne değinecek olursak…

Kentsel Dönüşüm projelerinde inşallah gerçek mimarlara önemli görevler düşer. Siyasi ranta kurban olmaz. Davet usulü değil de yarışmalarla olursa daha eğlenceli olur. Mesela Kartal’da Zaidi’yi çağırdılar, inanılmaz güzel bir proje, ama ne kadarı olacak bilemiyorum.

Hazır TOKİ demişken bir mimar olarak, TOKİ yapılarını nasıl buluyorsunuz?

TOKİ evlerini berbat buluyorum. Birbirine benzer çirkin yapılar. Hiçbir şekilde mimari bir düzey bilimsel bir düzey söz konusu değil. Mimar başlaması gerektiği yerde yok. Bir takım kararlar ondan uzak alınıyor, mimara da ne yapacağı söyleniyor. Binalar sanki 2. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkılmışta bir toplu konut yapma savaşı varmış aceleciliğinde, estetikten uzak yapılıyor. Sonuçta ucuz evler deniliyor, oysa ucuz da değiller, sadece görüntüsü ucuz, tam bir çelişki yumağı.

Mimar bir projeye hangi aşamada katılmalı?

Mimar projenin en başında, henüz hiçbir şey düşünülmeden önce projede yer almalı. Çünkü herşey oradan başlıyor. İlk etapta yanlış kurulan bir kurgu sonrasında mimar ne yapsa da düzene girmiyor. Ülkemizde genelde avukatlar, maliyeciler, işverenler birlikte oturup projeyi ne yapacaklarını çıkarırlar. Mimara isteklerini belirtme noktasında ulaşılır.

Türkiye’de mimari eğitimi nasıl buluyorsunuz?

Eğer benim okuduğum dönemdeki gibiyse dehşet durumda. Her projede hocanın inisiyatifine giden bir mimari proje yapıyorsunuz. Eğer hoca postmodern ise siz postmodern bir bina yapmazsanız projeniz kötü oluyor, belki de o dersten kalabiliyorsunuz. Öğrencinin yaratıcılığını ortaya çıkaran bir çalışma yapılmıyor. Hep akademisyenlerin empozesi var. Bu da çok kötü bir durum. Stajlar, eğitimlerde sınırlı. Bir kez mimarlık eğitimi 4 yıllık olmamalı, en az 6 yıl olmadı.