Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Eren: Önemli olan, yurt dışındaki verimliliği artırmak…

Schüco Türkiye Genel Müdürü Can Eren ile bir röportaj yaptık. Genel olarak sektörü, gelecekten beklentilerini ve firma çalışmalarını konuştuğumuz Eren, kalite ve standartların önemine işaret ederken, Ar-Ge ve yeni teknoloji için kamusal desteğin gerekliliğini vurguluyor.

Sektörün geldiği düzeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? 2008 yılı nasıl geçti ve 2009´dan neler bekliyorsunuz?

Can Eren: 2008 iyi bir yıldı. 2005 ve 2007´lerden gelen çıkış 2008´de de devam etti. Kriz inşaat sektörünü “çıktı” dendiği an vurmuyor, hep daha sonra dalgası hissediliyor. 1-1,5 senelik bir fazla geliyor etki. O yüzden öyle gözüküyor ki bizim zor yılımız 2009 olacak ve 2010’da zor geçecek. Yani şu anda 3 sene öncesinin seviyesine indi pazar. Türkiye´de yapı sektöründeki firmalar; yatırımcı olsun, taahhüt ve uygulama firmaları olsun, bunlar çok dinamik firmalar ve sadece Türkiye ile sınırlı değiller. Uluslararası alanda faaliyet gösteriyorlar. Geçtiğimiz senelerdeki krizler yereldi. Türkiye´deki durgunluğu yurt dışındaki aktivitelerle dengeliyorlardı. Şu an koşulları daha zor hale getiren Türkiye’de bir daralma olmasının yanı sıra yurt dışında da eş zamanlı daralma yaşanması ama ben yine de taahhüt sektörümüzün doğru pazarları tespit edip iyi pozisyon aldıklarını görüyorum. Kriz bütün dünyayı vurmuşken birkaç nokta var ki buralarda canlılık var. Nereleri bunlar? Azerbaycan, Körfez, Kuzey Afrika ve Türkmenistan… Türkiye´deki yerel pazar açısından baktığımız zaman 10 sene öncesine göre çok daha olumlu bir yerdeyiz. Bu tabi bizim geldiğimiz noktayı da güçlendiriyor. Biz artık temel bir takım konuları açıklamak zorunda kalmadan daha üst konulara geçebiliyoruz. Özellikle kalite açısından belli bir noktaya geldiğimizi söyleyebilirim. Tabi krizin olmadığını söyleyemeyiz. Pazarda çok ciddi bir daralma var; üstelik sadece iç pazarda değil, dışarıda da var. Doğru siyasi kararlar ve düzenlemeler yapıldığı takdirde yatırımcılar, taahhütçüler küçülseler bile sağlam bir şekilde ayakta kalarak bu dönemi geçebilecek yapıya sahipler.

Firma olarak siz bu süreçte nasıl bir pozisyon aldınız?

Biz hiçbir zaman 1-2 senelik planlamalar ile çalışmıyoruz. Biz hep 5 yıllık vizyonlar üzerine çalışıyoruz ya da en az 3 yıllık. O yüzden 1-2 yıllık dalgalanmalara göre kararlarımızı değiştirmiyoruz. Kadromuzu tutuyoruz. Lojistik büromuz, pazarlama organizasyonumuz vesaire aynen duruyor. Sadece bunların bulunduğu alanları değiştiriyoruz. İhracata dönük çalışıyoruz. Yani tedariğimizin %80´ini Türkiye´den yapıp %50´den fazlasını ihracat pazarlarına satış yapıyoruz. Bu nedenle belli bir esnekliğimiz var. O yüzden yapı olarak küçülme planımız yok. Aynı yapıyla, aynı organizasyonla, ama daha az karla çalışıp daha ileriye bakıyoruz.

Yapı sektöründe kalite ve standartlar açısından geldiğimiz düzey tatmin edici mi?

Daha çok yolumuz olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki 10 sene öncesine göre daha iyi bir yerdeyiz, bazı gelişmeler oldu. Bunlar sevindirici. Yani 10 senedir bıraktığımız yerde durduğumuzu söylemiyoruz ancak bunun yanında daha çok geride olunan noktalar da var.

Müteahhitlerimizin belli destinasyonlara daha çok yöneldiklerini görüyoruz. Yurt dışı etkinliklerini artırabilmek için sizce daha neler yapılabilir?

Aslında burada önem verilecek konu sayının artması değil bölgelerdeki verimliliğin arttırılması olmalıdır. Türkiye´nin tarihi, kültürel, coğrafi ve sosyal bağlarının olduğu alan o kadar geniş ki. Bugün Çin´in doğusundan Avrupa´nın ortasına kadar, Kuzey Afrika´nın tamamından Orta Asya´ya kadar bizim çok rahat çalışma imkanımız var. Bu söylediğim bölgeler enerji potansiyelinin ağırlığını taşıyan bölgeler. Yani buraları aşalım ve Güney Amerika´ya da gidelim, Antarktika´ya da gidelim gibi bir şeyin gündemimize girmesi gerekmiyor. Bizim mevcut çalışma alanlarımızda daha etkin olmamız lazım. En basiti Dışişleri Bakanlığı´nın bu işe dahil olması lazım. Dış politika, bir ülkenin uluslararası menfaatlerinin mücadelesidir. Her ülke bunun mücadelesini veriyor. Dışişlerinin hemen üstünde durması gereken konulardan biri bu vize ayıbının kaldırılması. İş için gidenlere bir vize zorunluluğunun getirilemeyeceğini AB Parlamentosu tescil etti ama ne zaman hayata geçecek bunu bilemiyoruz. İş dünyası olarak biz hep Sanayi, Ticaret, Maliye Bakanlıklarıyla ilgiliymişiz gibi gözükse de Türk taahhütçüleri uluslararası alanda mücadele ediyor ve bunun destekçisi de Dışişleri Bakanlığı. Baktığınızda Türkmenistan ve Türkiye aynı adı taşıyan 2 ülke ama dünyada en zor ve en uzun sürede vize alarak gittiğimiz ülke Türkmenistan. Bunu kabul etmek mümkün değil. Libya keza aynı şekilde; bizim tarihsel bağımız olan ve aynı havzada yer aldığımız, hali hazırda yüzlerce özel firmamızın faaliyet gösterdiği bir ülke ama yine çok zor vize alıyorsunuz. İş adamınız ve ekibi oraya nasıl gidecek? Bunlar dış politikayla çözülecek problemler. Uluslararası bir aktörseniz, sanayi sektörünüzün buradan destek alması gerekiyor.

Biraz Schüco´nun çalışmalarından bahsedebilir misiniz?

Bizim üç ürün grubumuz var. PVC profil sistemleri, alüminyum cephe ve profil sistemleri ve güneş enerjisi sistemleri. Ar-Ge yoğunluğumuz güneş enerji sistemlerinde; çevre dostu sistemleri, dünyanın enerji kaynaklarının daha tasarruflu kullanılması ve çevreye katkı çerçevesinde düşünüyoruz. Diğer alternatif enerji kaynaklarıyla birlikte güneş enerjisine de yoğun bir yöneliş var. Bu konularda ciddi bir Ar-Ge, laboratuar, test merkezi odaklı çalışmalarımız var. Yaklaşık 150 mühendislik bir kadromuz var. Son 6-7 senede ana firmamız bu konularda ciddi yatırımlar yaptı. Türkiye´de bizim Ar-Ge departmanımız yok ama normalde geliştirilen belli ürünler belli pilot bölgelerde kullanılıp 3-5 sene sonra uzak ülkelere ulaşmasına rağmen bizim için işleyiş bu şekilde değil. Yapılan Ar-Ge çalışmasının meyvesini anında Türkiye´de toplayabiliyorsunuz.

Sektör teknoloji üretme konusunda ne zaman kendine yeter duruma gelecek?

Teknolojiyi üretme noktasında yine devletin desteği gerekiyor. Çünkü bu pahallı bir iş ve bu işi siz özel sektöre bırakırsanız işin içinden kalkamaz. Bu konuda hem maliyetlerle uğraşacaksınız hem de uluslararası pazarda yer edinmeye çalışacaksınız ki bu kolay bir iş değil. Bunlar yapılıyor ama çok kısıtlı ve çok zor. Örneğin ben Türkiye’de bir test merkezinin kurulması için çok uğraştım. Üstelik Know-How´u getirmeye hazırdım. Belli sübvansiyonlar ve teşvikler ve yasal kolaylıklar sağlanmadığı için bir sonuç alamadık. Bunların dikkatle üzerine eğilmek lazım.

Alternatif enerji kaynaklarına dönük girişimleriniz var mı?

Enerji verimliliği ile 2 yönlü ilgileniyoruz. Birincisi, daha iyi yalıtılmış, daha iyi kontrol sağlanmış cephe sistemlerimiz ile enerji sarfiyatını önlemek. Yani ses, su, ısı, güneş; kışın ve yazın gerek soğuğa gerekse sıcağa karşı yalıtım ve benzerlerine ilişkin çalışmalarımız ve cephe sistemlerimiz var. İkinci yönü ise enerjinin üretilmesi. Bununla ilgili de güneş enerjisi üretilmesine yönelik Ar-Ge çalışmalarımız var. Güneş enerjisinden soğuk hava, sıcak hava, sıcak su, elektrik üreten panellerimiz ve ürünlerimiz mevcut.

Son olarak neleri eklemek istersiniz?

Sektördeki girişimci firmalarımız inanılmaz başarılı ve motive olmuş şekilde doğru adımlar atıyorlar. Tek zafiyetimiz Ar-Ge´nin çok zayıf olması. Tabi bu sadece sektördeki firmaların kendi başlarına altından kalkabilecekleri bir şey değil. Onlar ancak daha fazla kamuoyu yaratabilirler ve bu talebi daha çok dile getirerek belki siyasi mercileri de bu konuda karar almaya teşvik edebilirler. Burada tabi sivil toplum kuruluşlarına da oldukça iş düşüyor.