Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

TMS dünyaya oynuyor

İnşaat sektörünün bugünkü durumu için farklı şeyler söyleniyor. Genel anlamda sektörü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kubilay Tüfekçi: Son yıllar inşaat sektörünün peak yaptığı dönemler, tabii bu dönemde işlerin artmasına paralel emtia fiyatlarında da ciddi bir artış oldu. İş yaptığımız hemen her ülkede petrolden, demir çelik sektörüne hatta çimentoya kadar ürün fiyatlarının aşırı şekilde arttığını gözlemledik. Bu süreç içerisinde benim dikkatimi çeken bir nokta oldu. O da petrol fiyatlarının, birinci ve ikinci körfez krizlerinde 30-40 dolarlara çıktığında bile herkesin hop oturup hop kalktığı zamana karşın, bu son dönemde petrol fiyatlarının 140 dolara ulaşmasına rağmen kimseden ses çıkmamasıdır. Kriz öncesinde hemen herkes talep artışı ile gelen fiyat artışlarından rahatsız olmadı ve hayatından memnundu. Tabii emtia fiyatları da başta demir çelik olmak üzere çok ciddi rakamlara ulaştı. İnşaat sektörüne tedarikçi olarak çalışan bizler gibi firmalar gerek talep, gerekse fiyat artışları ile de desteklenen çıkıştan nasibimizi aldık ve bu dönemde ciddi ciro artışları sağladık. Öte yandan bir kriz vardı ama hiç kimse bu kadar seri şekilde geleceğini beklemiyordu. Kapitalist sistemin kendi içindeki dalgalanmalardan biri olarak değerlendirmek lazım bunu, çıkışı gibi inişi de çok fazla hızlı oldu. Sıkıntı da zaten burada. İş yaptığımız ülkeler ve sektörler bağlamında Rusya bizim için çok önemli bir pazardı. Rusya´da büyük rakamlı çok önemli projelerimiz vardı. AVM´den tutun yüksek bloklara kadar… Moskova´da iki büyük iş almıştık ancak bunların bir kısım malzemesini gönderdikten sonra işler durdu, diğerlerine zaten hiç başlanamadı. Rusya´dan önce Kazakistan´da ilk belirtiler başladı. Çok parlak bir pazar gibi görünen bu pazar neredeyse sıfırlandı. Öte yandan Orta Doğu ve Körfez bölgesi bizim yine yoğun çalıştığımız bölgeler. Körfez bölgesinde Katar´dan başlayıp Umman´a kadar projeler yaptık. Bizim ilk projemiz ise Dubai´de oldu, Palm Jumeriah Kıyı evleri projesinin kalıplarını vermiştik. Daha sonra da Dubai´de iki gökdelen yaptık. Şu an burada tüm işlerin durmasına rağmen sadece alt yapıya yönelik projeler sürüyor. Orada MNG Günal firmasının yapmakta olduğu Al Khail Road üzerinde iki yonca projesi var. İkişer köprü ve rampadan oluşuyor. Ancak Dubai´de durgunluk buna rağmen gözlemleniyor. Aynı şekilde Bahreyn ve Katar´da bir yavaşlama söz konusu. Yine Umman´da toplamda 20 milyar doları bulan bir 200 bin nüfus kapasiteli şehrin kurulacağı, Blue City projesi var. Körfezin, konut bağlamında en büyük projesi olan Blue City´nin bütün kalıp iskele sistemlerini biz sağlıyoruz. O da başlarda bir yavaşlama geçirdi ancak şu an tekrar hızlanmaya başladı. Tüm bunların arasında gözlemlediğim şey Libya´daki işlerin açıklığı ve bu bölgedeki proje bolluğu. Libya´nın, dünyayla şu an için entegre olmamış olmasının avantajını yaşadığını düşünüyorum. Dışa kapalı olmanın verdiği sebeple gelen krizden etkilenmediler. Geçen hafta gittiğimiz Libya fuarında da bunu gözlemledik. Buradan ciddi bir talep var. Fuara götürdüğümüz tüm kalıp malzememizi de burada sattık. Bunları alıp showroom’una koyarak bizim ürünlerimizi satmak isteyen bir firmayla karşılaştık. Böyle bir talep gelince hayır diyemedik. Libya´da zaten devam eden projelerimiz var, bir üniversite projemiz, konut v.b. diğer projelerimiz devam ediyor.

Kalıp ve iskele sistemini inşaat sektöründe bir dal olarak hangi noktada konumlandırmalıyız. Krizle bağlantılı olarak düşündüğümüzde sizce sektör içindeki önemi ve yeri nedir?

Kalıp ve iskele sistemleri, inşaatın başlangıcında karar verilmesi ve planlamasının doğru yapılması gereken sistemlerdir. Nihai sonuç ve maliyetlere direk ve dolaylı etki eden bir unsurdurlar. Kalıp ve iskele sistemleri, özellikle belirli bir çapın üzerindeki projelerde maliyet anlamında ciddi yer tutuyor. Maliyet dediğimizde sadece kalıba harcanan bedel anlaşılmasın. Esas önemli olan kalıp ve iskele sistem tercihinden doğan dolaylı maliyetlerdir ve bu maliyetlerin minimize edilmesi proje başında yapılacak titiz planlama ve sistem tercihleri ile mümkündür. Ayrıca bu sistemler sürekli gelişim gösteriyor. Biz de bunu takip etmeye çalışıyoruz. TMS olarak bizim kuruluşumuz 1973 yılına dayanıyor. 80´li yıllarda sadece çelik yüzeyli kalıp yaparken, zaman içinde plywood yüzeylilere, 1990-1995 arasında ise Türkiye için yeni kabul edilebilecek H20’li sistemlerine geçtik. Bizim markalarımız Simpex, Slabflex ve Roundex kalıp sistemleri H20´ye dayalı ve arkasına çelik destekli sistemlerdi, ancak tabii Avrupa durmuyor. Avrupa bu dönemde panel kalıp sistemlerine geçti, çünkü diğerleri emek yoğun sistemlerdi. Tabii pano kalıp sistemlerinin avantajı ise sahaya daha ilk geldiği andan itibaren kurulumunun yapılıp, betona hazır kullanılabilir olması ve çok daha az emek gerektirmesi. Biz bunu çok uzun zamandır araştırıyorduk. Hatta 1997-1998 yıllarında bununla ilgili girişimimiz oldu ama 1999 yılında depremde fabrikamızı kaybedince, arkasına da gelen 2001 kriziyle bu projeleri geriye atmak zorunda kaldık. Ama durmadık, devam ettik. Pano sistem konusunda 2005-2006 yılında ciddi bir çalışma yaptık. Almanya´da kalıp kiralama firmalarını özellikle gezdik ki rakibimiz Avrupalı firmalar neler üretmişler, bu üretimleri 5-10 yıl sonra ne hale gelmiş, nerelerde aksama var, biz neyi daha iyi yapabiliriz bunu görelim diye. Orada gördüğümüz bir takım detay problemleri oldu. Diğer firmaların üretimlerine dair sorunlar vardı bunları keşfettik ve kendi ürünlerimizi üretirken bizimkileri bu sorunlardan arındırabilmek asıl hedefimizi oldu. Sonuçta VINC’I 80 pano kalıp sistemimiz doğdu, 2007 BAUMA fuarında lanse ettiğimizde rakip firmalardan bile yoğun ziyaretçilerimiz oldu. Katar fuarından bu yana her türlü yeniliği sunmaya çalıştığımız VINC’I 80’e kardeş VINC’I 60’ı lanse ediyoruz. VINC’I 60 ile hedefimiz yeni teknolojiye daha ekonomik şartlarda geçmek isteyen firmalar, her iki sistemin tamamen uyumlu olması en büyük avantaj. Bu özelliği diğer firmalarda görmek pek mümkün değil.

TMS Ar-Ge´ye ne kadar önem veriyor?

Ar-Ge bizim için çok önemli. Aslında büyümesini daha yüksek katma değer yaratarak sağlamak isteyen her şirket için önemli. Şu an Tübitak destekli devam ettiğimiz bir Ar-Ge projemiz var. Ürettiğimiz hemen her üründe birinci şartımız uluslararası standartlara uygunluk. Yeni ürünümüzü kesinlikle Avrupa standartlarına uygun üretiyoruz. O standartları alıp inceliyoruz, rakip ürünlerimizi inceliyoruz ve araştırıyoruz, bunların artı ve eksilerini değerlendirerek kendi ürünümüzü onlara göre olabildiğince üst seviyede tutmaya çalışıyoruz. Tabii bu arada hem kalite hem de ekonomik değerlerden ödün vermemek amaç. Daha kaliteliyi daha ucuza sunmak hedefiyle çalışıyoruz. Bizim şu an İsviçre´de bir distribütörümüz var. Çok büyük rakamlarla alım yapan bir müşterimiz değil ancak İsviçre pazarına malzeme veriyor olabilmek sevindirici. Bu ülke kalite anlamında zorlu bir pazar ve çok ince detaylara bakıyorlar. Avrupa´da ürünümüzün kabul edilebilir olması bizim için önemli bir kıstastı, bu hedefi sağlamak adına biz başka yerlerde pazar ve ciro kaybetmiş olabiliriz ama şu an müşterilerden edindiğimiz bilgiler itibariyle kalitemizin belirli bir seviyenin üzerinde olduğunu bize hissettiriyorlar, bu da bizim için çok gurur verici bir şey.

Rakamlarla TMS´nin yurt içi ve yurt dışı pazar payı nedir?

Pazarda önemli bir oyuncuyuz ve özellikle de referans projelerde aldığımız yer bizim için önemli. Bizim ürettiğimiz ürünün yüzde 90´ı yurt dışına gidiyor. Bu iç pazarı ihmal ettiğimiz anlamına gelmesin ama yurt dışında daha başarılıyız. Yurt içinde belki ulaşmaya çalıştığımız kalite hedefimiz sebebiyle bazı işlerde biraz pahalıya kaçıyor olabiliriz, onun dezavantajını yaşıyoruz. Ancak Türkiye´nin kalite ihtiyacı geliştiği zaman içerideki pazar payımızda buna paralel artacaktır.

Sektörde kalite ve standartların oluşturulması ve denetleme mekanizması konusunda sizce neler yapılmalı?

Bu sektörde meslektaşlarımla görüştüğüm bir konu. Yıllardır bunun için savaşıyorum. İskele konusunda standardı olmayan belki dünyada kalmış birkaç ülkeden biriyiz. Bir Körfez ülkesine, Dubai´ye, Umman´a gitseniz karşınıza bir takım standartlar çıkıyor ve o standartlara sahip olmayan ürünü orada kullanma şansınız olmuyor. Ama Türkiye´de böyle değil. Maalesef hala egzoz borusundan iskele üretiliyor ve bunun üzerinde çalışılıyor. Ne bir korkuluk ne de bir bina bağlantı detayı var, tamamen cambazlık. Ben buna bir mühendis olarak içerliyorum. Bu konuda devlet ne yapar kamu yönetiminden ne bekleriz bunlar ayrı konu, ama en azından sektörde önde gelen yöneticiler, mühendislik nosyonu olan ve insanlığa değer veren bireyler olarak biz bir dernek kuralım istedim. Bu işin standartlarını artık Türkiye´ye getirelim dedim. Ben bunu bizim gibi ve belki bizden daha da büyük Avrupa’lı firmalarla konuştum ancak bir adım atamadık. Biz firma olarak bunu ön plana çekersek arkasında ticari bir sebep aranabilir ama bunu bu noktaya getirmemek lazım. Bir araya gelmek gerekiyor. Henüz bir girişimim olmadı ama belki İMSAD çatısı altında bu gerçekleşebilir diye düşünüyorum. Üretim küçük te olsa belirli bir standart tutturulsun, o işletmede yaşasın ama standarda uygun üretim yapılsın istiyorum.

Türkiye´de CE almak konusunda emin olun ne olması gerekiyor bilmiyorum. Biz yeni sistem geliştirirken gittik Avusturya´dan aldık CE belgemizi. Bunun sebebi de belki Türkiye´den aldığımız belgenin maalesef ki oralarda kabul görmeme olasılığıdır. Bu endişeyle belgemizi oralardan aldık. Ama belki bu kurumların Türkiye´de daha işlevsel hale gelip bir de arkasında takip edilebilir olması lazım. Örneğin, kalıp kaldırma ekipmanlarında belki de Türkiye´de yabancı firmalar dışında ki TUV ve CE belgeli tek firmayız.