Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Boran Ekinci “Tasarım salt artistik bir durum değildir”

Büro olarak krizden etkilendiklerini söyleyen Boran Ekinci yeni pazarlara yönelmek gerektiğini vurguluyor. “Daha öncesinde Dubai´de bir iki çalışma yapıyorduk ama asıl yurt dışı çalışmalarımız bu kriz döneminde hız kazandı. Ağırlıklı olarak Libya´da ve bir miktar da Umman´da çalışmalarımız oldu. Dubai´deki ve Rusya´daki çalışmalar krizle birlikte durdu. Onlar durdu; Libya hareketlendi. Çünkü Libya´da petrol geliri var, kapalı bir ekonomi sistemi var”diyor. Boran Ekinci ile inşaat sektörünü, kent planlamasını, projede tasarımın yerini, vb. konuları konuştuk.

2009´un ilk yarısı itibariyle inşaat sektörünün geldiği düzeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Boran Ekinci: Biz bu aya oldukça tempolu başladık fakat geçen ay sanıyorum son 10 yılın en işsiz dönemini yaşadık. Bu bizim için son derece moral bozucuydu. Senelerdir aşırı bir tempoyla çalışıyorduk, yürümek yoktu, hep koşmak vardı. Öyle bir tempoyla çalışırken, yavaşladık yavaşladık ve de Haziran ayında birden durduk. Üretim kapasitemiz yüzde 20´lere düştü. Bu bize şu soruyu sordurmaya başladı: Ayakta kalabilecek miyiz? Endişeye kapıldık. Fakat ne olursa olsun ayakta kalacağız, takla atsak bile kalkıp yine yürüyeceğiz. Bizde üretim kapasitesi demek ekip demek, yetişmiş adam demek. Ekibiniz bozulmaya başladığı zaman mutlaka geriye gidiyorsunuz. Tekrar insan yetiştirip verimli olarak çalışmaya başlamak gibi unsurlardan ciddi anlamda zarar görüyorsunuz. Gelişeceğimize yaralanmış oluyoruz. Bunu atlattık gibi görünüyor. Tabi bu ortamda ayakta kalabilmek için her türlü fırsatı değerlendirmek gerekiyor. Reklam ve pazarlama konusuna önem vermek gerekiyor ki rekabet şartları da giderek çetinleşiyor. Biz ülkede tanınmış bürolardan biri olduğumuz için bu konuda şansımız biraz daha fazla. Ama pek çok genç meslektaşımıza bu durum daha zor geliyor. Bizler Türkiye´de kriz yaşamaya alıştık. Çöktük çöktük yine dirildik. Dolayısıyla kriz geliyor derken bile o kadar korkmuyoruz aslında. Şartlar ve çevre her zaman için insan hayatını etkiliyor. Bunu bir şekilde kabullenmek lazım. Her zaman için dayanmak ve sebat etmek gerekir. Bu durumda her kriz atlatılır. Hedefleri ve idealleri ne olursa olsun korumak çok önemli. Mimari büro açısından bakış açım bu. Ancak Türkiye veya dünya genelinde konuya bakacak olursak; ticari hayat böyle bir şey. Serbest piyasa hemen kendine yeni kanallar arama potansiyeline sahip. Bu durumda bazı yerlerin yıldızı parlıyor. Finansal olarak daha garantili olan kamu yatırımları hız kazanıyor. Rusya krizden etkilenirken Libya´da yeni kanallar açılıyor.

Siz de yurt dışında projelere imza atıyorsunuz. Bugün Dubai’de talebin düştüğü, Libya gibi bazı bölgelerde yatırımların hız kazandığı söyleniyor…

Daha öncesinde Dubai´de bir iki çalışma yapıyorduk ama asıl yurt dışı çalışmalarımız bu kriz döneminde hız kazandı. Ağırlıklı olarak Libya´da ve bir miktar da Umman´da çalışmalarımız oldu. Dubai´deki ve Rusya´daki çalışmalar krizle birlikte durdu. Onlar durdu; Libya hareketlendi. Çünkü Libya´da petrol geliri var, kapalı bir ekonomi sistemi var. Dolayısıyla kendine yer buluyor. Tabi ani değişiklikler kötü oluyor. Yani bu değişikliğe daha yavaş tempolu ve bilerek girilse iyi olur ama dünya o kadar da bilinçli hareket etme kabiliyetine sahip değil. Bunu global olarak çevreye verdiğimiz zarardan da görebiliyoruz. Hala hayvan türleri yok oluyor ve bunlar asla geri getiremeyeceğimiz değerler. Bu anlamda bilinçli hareket edemiyoruz. Fakat aldığımız bu yaralardan ders alan insanlar da mutlaka var. Pek çok şey pozitif yöne doğru gidecektir ama bunların yanında büyük kayıplar da yaşanacaktır.

Her ne kadar büyük bir kriz yaşansa da yine de belli yatırımlar devam ediyor, belli projeler hız kazandı. Kapalı sitelere geçiş giderek yaygınlaşıyor. Bu durumu mimari olarak ve kente kazandırdıkları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanlık tarihinde olduğu gibi mimarlık tarihinde de böyle daha ak, daha kara dönemler oluyor. Bunlar kaçınılmaz. Bizim ülkemizde yapı kültürü son derece zayıf. Bu söylediğime kızanlar, bizim yapı kültürümüzde neler var diyenler olabilir. Var tabi ama biz bu nesle bakalım. İyi mekan kurguları içerisinde yaşamıyoruz, çevremiz son derece kötü. İyi noktalar var ama sayıları oldukça az. Öyle bir hayat telaşı içindeyiz ki hala birçok konuda iş yapma prensiplerimiz çok gelişmiş değil. İşini iyi yapan, çalışan insanlar olduğu gibi bunun çok uzağında veya çok verimsiz ve bilinçsiz olarak çalışan insanlar da var. Bu kişilerin birçoğunun çabası İstanbul´da hayatta kalmak. Yani korku egemen bir hisle yaşıyorlar. Halbuki şöyle bir toplumda olduğunuzu düşünün; “Benim babam iyi bir şey yaptı, onun babası da yapardı, onun babası da yapardı. Benim görevim onların yaptığı iyi şeylere devam etmektir ve benden sonrakilere iyi bir şeyler bırakmaktır.” Bu hissiyat içinde olursanız korku hakim olmaz, pozitif duygular içine girersiniz ve işinizi iyi yapmaya başlarsınız. Bir işi iyi yapmaya çalışmak için iyinin ne olduğunu da bilmek gerekir. Bizim yapı kültürümüz yok derken iyi olanı büyük bir oranda unuttuk vaya bilinçli olarak bunun çok farkında değiliz. Mimari anlamda da bunun en temel göstergesi bilinçsiz kent planlamasıdır. Nüfus planlaması da bu noktada etkili tabi. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara için yapılan ilk imar planları sonradan tutmamış. 10 bin kişilik bir şehir düşünülürken 500 bin kişilik bir şehir oluşuvermiş ve de buna gerekli planlama desteği gelememiş. Tabi o zaman bu durumun bilincinde insanlar yoktu, uzman kurumlar yoktu. Avrupa kentlerini hep doğru örnek olarak gösteririz. Aslında bir tek Avrupa değil, dünyadaki pek çok ülke bu konuda bizden çok daha iyidir. Bunlar yüz yıllar öncesinin konuları onlar için; her anı planlıyorlar. Bizde öyle olmamış. Devrim nedeniyle toplum aniden bir şeyler yüklenmiş, heyecan yüklü ve değişken yapıdaki toplumda bu durumu sırtlayacak kadrolar yokmuş. Ama yalnızca mimari anlamda değil, mimarlıkta da, hükümette de, bürokraside de yokmuş. Dolayısıyla planlama çalışmaları son derece yanlış yürütülmüş. Hala son derece acayip yapılar inşa ediliyor ve bundan bir takım adamlar illegal gelir elde ediyorlar. Büyük bir çarpıklık ve bozukluk söz konusu. Özellikle İstanbul içler acısı bir vaziyette. Türkiye´nin en büyük kentinde böyle bir planlama olabilir mi? Bir arsa alıp ev yapmak isteseniz böyle bir şansınız dahi yok. Gidip bir siteden ev almak zorundasınız. Bunun böyle olmaması gerekir.

Kent planlaması konusunda hangi noktadayız?

Kent planlaması düzgün olacak diye haksız kazanca evet denemez. Kent bizim, yani toplumumuzun mirasıdır. Ülkemizin enerjisiyle harcanan her kuruş boşa gidiyor. Türkiye´de kent planlaması manasında baktığımız zaman ürettiklerimizin % 99’unu yıkmak üzere üretiyoruz. Çünkü yanlış temeller üzerine oturtuyoruz. Dolayısıyla aslında kent planlaması bir ülke ekonomisinde çok uzun vadede önemli bir değerdir. Arada tek tük iyi yapılar olabilir ama bunların uzun vadede ayakta kalması imkansız. Kent ve ekonomi ölçeğinde dünyanın bir numaralı şaheserini yapsan bile şu anda bu kentin içinde önemsiz kalıyor.

Kentsel dönüşüm planları yapılıyor. Koruma ve kullanma yaklaşımları geliştiriliyor. Bu konularda neler söyleyebilirsiniz?

Evet İstanbul´da bir takım tarihi bölgeler korunuyor. Ölçeği de çok küçük olmayabilir. Böyle yerler var ve onların iyileşme potansiyeli de daha kuvvetli zaten. Benim bu anlamda bahsettiğim daha ziyade ülke sermayesinin aktığı diğer bölgeler… Buna çok pahalı semtler de dahil olmak üzere, tamamı kötü, hiçbiri iyi değil. Son 50 yılda üretilmiş hiçbir semt iyi değil. Etiler, Ulus, Levent de dahil buna, Yenibosna da. Ankara’da başardılar; Ankara daha planlı ve kaçak yapı bölgeleri artmadığı gibi artık kaçak yapılar giderek azalıyor. Kentte imar fazlası var. Yani arsa almak isteyen insan alabilir, yatırım yapabilir. Onlar belirli bir istikrarla kent büyüdükçe yayılır. Planlı büyüme gerçekleşir. Bu planlar çok mu iyi? Çok iyi değil; bazen iyi, bazen kötü. Ama hiç olmazsa planlı. Bugün İstanbul Kavacık´ta öyle bir durum hakim ki legal bina yapmak isteseniz de yaptırmıyorlar size. Önünüze öyle bir bürokratik engel geliyor ki resmen sana suç işle deniyor.

Lokal bazı çalışmalar var tabii. Kent bütünlüğünü düşündüğünüzde, kentsel dönüşüm projeleri şu anda ülkemiz için son derece önemli. Bu İstanbul için daha yeni yeni yaygınlaşan bir konu ve şu anda bu dönüşüm projeleri, dönüşümü olacak yerlerin yüzde 1’i bile değil. Yani İstanbul tamamen dönüşmek zorunda.

Sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü çalışmalar sizce yeterli mi?

İyi bir sivil meslek örgütü olması için bir defa o mesleğin iyi yapılması lazım. O mesleğin eğitiminin iyi verilmesi lazım. Verilen eğitimi destekleyen bürokrasinin iyi olması lazım ve buna paralel olarak da mesleği ayakta tutacak ekonominin iyi olması lazım. Bu noktada Danimarka´yı örnek olarak gösterebilirim; bizdeki gibi bir nüfus patlaması yok ama yapacakları her binada kent bir araya geliyor. Büyük bir şehre bir bina yapılacağı zaman o şehrin önde gelenleri oturup bunu tartışıyorlar. Diyelim ki şehirde 7 tane profesör var ve her birinin de proje üreten bürosu var. Aynı zamanda her biri üniversitede öğretim üyesi. Bu insanlar ülkenin mimari yapılanması konusunda yetkili olarak kabul edilmiş kişiler. Bir bina yapılacağı zaman konu ilk olarak onların önüne geliyor. Bu konudaki gücü ellerinde tutuyorlar. Sivil meslek örgütlerinde de yine böyle kişiler ve sistemler mevcut. Bizde ise üniversitelerimizde yapı üreten öğretim üyelerimiz yok. Yapı üretmeyi bilmiyor, teorikte çok iyi ama pratik bilmiyor. Suçlamıyorum asla, çünkü şartlar belli. Fırsat verilmiyor ki! Kanallar çok tıkalı olduğu için, çok yetenekli, akıllı insanlar akademisyen pozisyonunda kalıyor, yapı üretimine geçmiyor. Eğitim sektöründe elbette yine faydalı işler yapıyorlar, ancak bu durum öğrencileri de etkiliyor. Çünkü yapı yapmayı, yapı yapan kişi bilir. Elbette akademik bir düzen şart ama Zürih´teki üniversiteye bakıyorsunuz, bütün kürsülerde yapı yapan akademisyenler var. Bizde akademisyenlerin ismi çok ön plana çıkmaz, daha çok ofislerin ismi öne çıkar. Hatta ismi olan bir ofiste çalışan bir mimarın sırf o ofiste çalıştığı için kariyer sahibi olduğu iddia edilir. Bunu şunun için söylüyorum, sivil toplum örgütleriyle de bağlantılı bu durum. Mesela Mimarlar Odası ile Serbest Mimarlar Derneği arasında bir uyum söz konusu değil. Belli konularda aralarında muhalefet var. Demek ki bu yapılanmalarda bir eksiklik var. Kötü niyet yok, yapılan iyi işler de var mutlaka ama oturmuş bir kültür yok ortada. Oturması da zaman alır.

Tasarımcı mimar diye bir kavramdan söz ediliyor. Size göre tasarımcı mimar kime denir?

Bu meslek, kendine çok geniş uygulama alanları bulabilen bir meslek ve de sırf tasarım diye ele alırsak, tasarım bile kendi içinde dallanıp budaklanabilir. Mühendislikte de tasarım vardır. Henüz yapılmamış bir şeyi önceden planlama işidir tasarım aslında. Fakat burada tasarımcı olma konusu şöyle bir anlam kazandırıyor; yerleşik olarak artistik bir durum getirme. Halbuki tasarım illaki artistik bir durum değildir. Yani tasarım bir mühendislik durum da olabilir veya bir bütçe tasarımı da olabilir. Mimarlıkta tasarım dediğimiz zaman bir yaratıcılık söz konusu, yani olmayan bir şeyle hayata yeni bir katkı sağlamak, yeni bir öneri getirmek gibi.

Tasarım acaba farklılık katan bir iddia mı? Çünkü baktığımız zaman tasarım olarak ortaya konan pek çok şeyde esinlenme veya öykünme var.

Aslında beynin çalışma prensiplerini çok iyi bilemiyoruz. Fakat her şey bir şeyden esinlenerek üretildiyse, biz mağara devrinde yaşıyorduk ve tekerlek bile yoktu. Tekerleği yaparken de insan eline taşı aldı, onun yuvarlaklığını, kokusunu hissetti, ondan esinlendi ve onu tekerleğe çevirdi. Bir buluş yaptı, bir tasarım ortaya koydu. Mutlaka ki bir kaynak söz konusu oluyor. Üreticide pek çok şey sentez olabiliyor. Burada değişkenlikle birlikte yaratıcılık geliyor. Örneğin, üniversitede görev yaptığım dönemde pek çok çaylak öğrenci geliyordu. Hayatında ilk defa proje çiziyor, hiçbir şey bilmiyor. Çok yetenekli de değil belki fakat o ana kadar hiçbir mimarın yapmadığı bir şeyi o çocuk yapabiliyor. Dünyada hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor. Bu işte böyle enteresan bir durum var. Mimarlığın aslında yarış gibi bir durumu da var. 5 mimarı alın, 5 ayrı yarışmaya sokun hepsi de tasarım yapabilir, yapamaya da bilir. Çünkü bir gün o fikri yakalayabiliyor, bir gün yakalayamıyor. İnsanların bir takım farklılıkları olabilir ama birbirlerinden aşırı üstün değiller. Bir de tabi tasarımcı mimar denilmesi insanın hoşuna gidiyor, kulağa daha hoş geliyor. Açın yarışmaları, bakın çocuklar ne güzel projeler yapıyorlar. Niye onların adı tasarımcı mimar olarak anılmıyor? Çünkü henüz yapıları yok, henüz kendilerini ispat etmemişler, o birikime sahip değiller. Tasarımcı mimar yapı üretir, farklılık yaratır, ortaya bir şey koyarak katkıda bulunur, mevcut argümanları en düzgün şekilde bir araya getirerek bunları yapıya döker. Tasarımcı mimar denildiği zaman Türkiye´de benim algıladığım budur ve sayı olarak da son derece azdır tasarımcı mimarlar. Yetişen gençler var tabi. Ama zaten literatüre giren bina sayısı da o kadar az ki… Gerçi giderek arttığını gözlemliyorum, bu durum da başkalarına kapı açıyor tabi.

Bu bir ekol yaratma açısından iyi bir şey olabilir…

Ben bu durumu olumlu görüyorum, kesinlikle böyle bir ekol olması lazım. Ancak henüz o konumda değiliz. Fakat şu da iyi bir şey ki basın bu tip yapıları ve mimarları öne çıkartıyor. İş çevrelerinde, sermaye piyasasında bu insanların isimleri geçiyor. Dolayısıyla bu insanlar değer kazanıyorlar ve arkalarından gelenlere de kapı açıyorlar. Bu da mesleğin doğru tarafa yönelmesi demek. Ben okurken böyle değildi durum, çok daha farklıydı. Ufuk çok karanlıktı, şimdi öyle değil. Birçok ülkede iyi mimari üretiliyor ve mimari layığını bulmaya başlıyor. İnsanlar da bunu algılamaya başlıyor.

Pek çok proje üretiliyor, projede mimarın, tasarımcının rolü var. Bir de maliyet açısından projede yatırımcının da rolü var. Bizde müteahhit kavramı acaba dışarıdan ne kadar farklı?

Konunun esası pek değişmiyor, kaygılar her zaman oluyor ama bu konuda birikimi olan istediği hedefi çok net ortaya koyabiliyor. Boş yere para harcama yok, gelişmiş ülkelerde yapı üretimi belli bir sisteme dayandığı için önce detaylı olarak projelendiriliyor. Proje yapılırken bütçe çalışmaları da yapılıyor. Her türlü teknik ekibe gereken bedel ödeniyor. Biz de ise uzaktan yakından ilgisi yok. Bakıyor ki birileri konut projesini tutturmuş, biz de konut projesine girelim diyor. Hemen 5 günde bir proje çizdirtiyorlar. Daha inşaat maliyeti yapmayı bilmeden projelere soyunuyorlar. Aralarında çok becerikli olanları da var ama kimi analiz yönünden becerikli, kimi pazarlama. İş o kişinin becerisine kalıyor. Neticede de topallamalar yaşanıyor. Büyük hatalar yapılıyor. Benim bugün gidip görmek bile istemediğim kaç tane projem var örneğin. Bu benim kariyerime darbe inmesi demek.