Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Gönül Talu: “Kalite ve güveni temsil ediyoruz”

Türkiye’yi yurt içi ve yurt dışı taahhütlerde, kalite standardı ve yarattığı güvenle başarıyla temsil eden Doğuş İnşaat Grubu´nun Başkanı Gönül Talu ile inşaat sektörünün dünü, bugünü ve yarını üzerine konuştuk. Türk müteahhitlerinin uluslararası pazarda birbirleriyle rekabetinin nedenleri ve sonuçlarını masaya yatırdık. Doğuş İnşaat Grubu’nun portföyünü ve hedeflerini anlatan Talu 2010 hedeflerinin 1 milyar dolar ciro olduğunu açıkladı.

Türk inşaat sektörünün genel bir analizini yapabilir misiniz?

Gönül Talu: İnşaat sektörünün bizzat kendisine baktığımız zaman gayri safi milli hasılaya %5 civarında katkı yapan ve diğer yan sektörlerle birlikte düşünüldüğünde de %30’un üzerinde katkı sağlayan bir sektör olduğunu söyleyebiliriz. İnşaat, özellikle Türkiye’de yönetilmesi son derece zor bir sektör. Kayıtlı 300 bin civarında müteahhit görünüyor. Bu nereden kaynaklanıyor? Bugün bir berber dükkanı açmanız için bir sertifika ya da ustalık belgesi almanız lazım. Ama müteahhit olmanız için böyle bir şeye gerek yok. Bir anda hemen bir şirket kurup müteahhit olabilir ve bir yerlerden de bir karne bulup müteahhitlik yapabilirsiniz. Bu kadar çok sayıda müteahhidi yönetmek, düzenlemek, hem devlet hem de müteahhitler için gerçekten çok zor. Bugün uluslararası pazarda çalışan Türk müteahhitlerinin sayısı ise bu kadar fazla değil, 150-200 civarı. Hem Müteahhitler Birliği, hem de İNTES’in üyesi olan bu firmaların sayısı o kadar fazla değil ama bütüne baktığınızda 300 bin kayıtlı müteahhidin olması düşündürücü. İnşaat sektörü ekonominin lokomotifi ve krizlerden çıkmak için en önemli sektörüdür. Geçmiş yıllardaki krizlere baktığımızda; birçok ülkenin altyapı çalışmalarına hız vererek krizlerden çıktığını görebiliriz. Şu son krizde Amerika bile, önceliği alt yapı yatırımlarına vermiş, altyapılarını önceden tamamlamış olmalarına rağmen barajların ve otoyolların inşaasını yeniden gündemine almıştır. Neden? Belirttiğim gibi inşaat sektörünün istihdama çok katkısı olmasından. Bizatihi etkilediği 250 kadar sektörle de ekonomiye bir canlılık kazandırmasından. Fakat yine belirttiğim gibi inşaat sektöründe tam bir kontrol yapılamıyor. Yurt dışına giden müteahhitler, akretiditasyon olmadığı için yurt dışında gerek itibar gerek kar, gerekse kredibilite yönünden büyük sıkıntılar yaşıyor. Yurt dışı müteahhitliğinin en büyük sorunu; teminat mektubu teminidir diyebilirim.

1970´lerden itibaren lokomotif misyonu edinen inşaat sektörü büyümesinin hızına uymayan ve yavaş ilerleyen bir kurumsallaşma yaşadı. Yurt dışında Libya ile başlayan bir hikayemiz var. Libya iyi bir örnek olamadı. Bunun nedenleri sizce nedir ve hangi dersler çıkarıldı bu dönemden?

Müteahhitlerin ilk yurt dışı pazarı Libya’dır. Önce birkaç tane firma cesaret etti gitmeye. Bunlar iş yapabilen firmalardı. Ama sonrasında o firmalardan ayrılan bazı mühendisler 1970’lerde oluşan büyük iş potansiyelinin de yardımı ile iş almaya başladılar. O dönemde Türkiye’de bazı bankalar tabiri caizse yoldan geçene teminat mektubu veriyordu. Daha sonra batan bu bankalar devlete büyük zararlar ödettiler. Mektup var, avans alınıyor, doğru İsviçre’ye, hesaplar açılıyor ve müteahhitlik başlıyor. İnşaatçıların bir kadroları ve deneyimleri olmalıdır. Bir finansman programları vardır. Bir insan kaynakları vardır. Bir makine parkları mevcuttur. Oysa bu firmalara baktığınızda hiçbir donanımları yok. İşlerini yapamadılar, paralarını, avanslarını başka şeylere harcadılar ve sonrasında da bu işlerini yapmayanlar işlerini yapanları da zora soktular. Libya pazarı böyle başladı. Çok elenen oldu, batanlar battı ama tortuları hala devam ediyor. Bugün toplantılar yapılıyor ve aynı şeyler konuşuluyor. Benzer şeyler Rusya pazarında da oldu. Çantasını kapan gitti ve aynı sıkıntılar yaşandı. Bunun için yurt dışında iş yapan müteahhitlere gerçekten denetim yapılması şart.

Bu denetimi bir tek devlet yapabilir. Bunun yanısıra İNTES, Dış Tiçaret Müsteşarlığı ve Müteahhitler Birliği de birleşerek firmaların bir puanlamasını yapabilirler. Bir de teminat mektubu vermeyerek bankalar yapabilir ama bir şekilde alıyorlar işte.

Yurt dışı işlerindeki ihalelerde ise durum biraz daha değişik oluşuyor. Bir ihalede 15 Türk firması birbiriyle yarışıyor ve fiyat dibe vuruyor, yani kaybeden yine biz oluyoruz. Dikkat ederseniz kriz değil tek neden. Yurt dışında rekabetten dolayı kar marjları çok düştü. Kılıcın sırtındaki işler bunlar ve %5’ler %6’lar iyi karlar, %10 çok iyi kar olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen Türk müteahhitlerinin hepsi birbirine rakip. Türk firmaları olarak henüz birlikte hareket edebilme yeteneğine kavuşamamışız. Hiçbir Japon firması veya hiçbir Kore firması birbirine rakip olmaz. Bu biraz da Türk milletinin özelliğinden kaynaklanıyor. Türk milleti ortaklıklara açık değil, paylaşmaya açık değil. En önemlisi de kurumsal olamıyor. Müteahhitlik şirketlerinin kurumsallaşma süreci hiç de kolay değil. Biz bunu yapmaya çalıştık, başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Ama müteahhitler genelde patronlar tarafından yönetiliyor. Böyle de olunca paylaşım olmuyor ve ortaklıklara sıcak bakılmıyor. Rekabet yaşanıyor. Bu konuda birçok teşebbüs oldu. “Konuşalım, yurt dışında gücümüzü birleştirelim, yurt dışında birbirimize rakip olmayalım” diye ama gördüğünüz gibi bir arpa boyu yol gidebilmiş değiliz. Bu hem müteahhit sayısının çok fazla olmasından kaynaklanıyor hem de karakterden. Türk müteahhitleri riskten korkmuyor. Oysa bir işin riski varsa risk paylaşılabilir. En azından bir ortaklık yapılabilir. Ama Türkler için böyle bir şey söz konusu değil, herkesin gözü kara. Diğer bir yanlış da; bir ülke ve iş için hiçbir araştırma yapmadan önce işi alayım da ondan sonra bakarım mantığı hakim.

Bu davranış biçimi riski ve pazar payının düşmesini getirmiyor mu? Krizde korumasız yakalanma durumu oluşmuyor mu? Global kriz sonrası bu hangi sonuçları getirdi?

Bir genel tespitim de Türk müteahhitlerinin kısıtlı imkanları var. Bunu görmek lazım. Kısıtlı imkan nedir? Bir, yetişmiş insan ve ara insan çok kıt. İki, finansman imkanı çok kıt. Üç, makine parktı olanakları çok kıt. Bu kıt imkanlarla, 1970´lerden bu yana yurt dışı müteahhitlik hizmeti 130 milyar dolara ulaşmış; dönüp geriye baktığımızda bundan yeteri kadar kar etmediğimizi görmekteyiz. Kısıtlı imkanlarla gitmişsiniz, zaman gelmiş hizmet götürmüşsünüz, zaman gelmiş finansman bulmuşsunuz ve bu gücünüzü başka ülkelerin kalkınmasına harcamışsınız ve o ülkelerden kar ederek dönememişsiniz. Gidip yurt dışına kar ederek gelen firma maalesef çok yok. Onun için Türk müteahhitlerinin hem kendileri için hem de ülkemiz için kendilerine çeki düzen vermeleri lazım.

Kriz içinse; finansal kriz ülkelerin para ödememesine neden oldu. Bulduğunuz finansman maliyetleri yükseldi. Teminat mektubu komisyonları yükseldi. Böyle olunca da krizin iyiden iyiye inşaat sektörüne etkisi çok oldu. Türkiye’de İnşaat sektöründeki etkilenmeyi ben ikiye ayırıyorum. Bir bina üstyapı sektörü, iki altyapı sektörü. Bina yapanlar daha çok etkilendi krizden. Çünkü satamadılar. Altyapı müteahhitlerine baktığımda ise o kadar etkilenmediklerini görüyorum. Devlet bir şekilde de olsa altyapı çalışmalarını devam ettirdi.

İnşaat sektöründe hem insan hem malzeme hem de uluslararası standartlar diye bir genel kabul var. Bu konseptin oluşmasında Doğuş İnşaat olarak hangi vazgeçilmez kriterleriniz var?

Biz Doğuş Grubu olarak insana çok değer veriyoruz. Yetişmiş insan bizim en büyük gücümüzdür. Çok tecrübeli bir kadro ile çalışıyoruz. Yetiştirdiğimiz gençler de bu tecrübelerle güçleniyorlar, gelecek için. Uluslararası değer verdiğimiz kurallar kalite, çevre ve güvenliktir. Bu değerler grubumuzun üzerinde önemle durduğu kriterlerdir. Şuna inandık ki uluslararası düzeyde çok güçlü bir müteahhit olabilmemiz için önceliklerimiz; kalite, güvenlik ve çevre duyarlılığı olmalıdır. Buna bütün şantiyelerimizde önem veriyor ve bu konuda taviz vermiyoruz. Kalite zaten yıllardır sloganımızdı; buna çevre ve güvenliği de ekleyerek dünyadaki büyük müteahhit kriterlerini standartlarımıza yerleştirmiş olduk. İkinci bir konu, uluslararası piyasada rekabet edebilmek için, maliyetlerimizi bilmemiz lazım. Bunun için de çok güçlü bir maliyet kontrol sistemi kurduk. Bu sistem sayesinde günlük maliyetlerimizi kontrol edebiliyoruz. Bu dönemde ayakta kalmak ve pazarda kalmak çok kolay değil. Zaten küçük karlarla çalıştığınız için, rüzgar ters eserse her şey tersine dönebiliyor. Ayrıca eğitime çok önem veriyoruz. Bünyedeki arkadaşlarımızı yurt dışına gönderiyor, kendi mesleklerinde şirket içinde eğitim aldırıyoruz. Yani bütün amacımız Doğuş İnşaat’ın bugünkü itibarlı çizgisini daha yukarılara taşımak ve genç nesillerle güçlendirmektir.

Uluslararası inşaat pazarında önemli projelere imza atmış bir firma olarak dünya ve Türkiye standartlarını karşılaştırır mısınız?

İnşaat dünyasında da diğer alanlarda olduğu gibi farklı ülkelere göre standartlar ve beklentiler değişebiliyor. Dünya Bankası´nın ve Avrupa Yatırım Bankası´nın kendi kriterleri var. O kriterler gerçek müteahhitlik kriterleridir. Finansmanını verdiği iş için, proje önemli. Proje gayet şeffaf bir şekilde ihale edilir; o işe müracaat eden firmalar içerisinden işi yapabilecek firmalar seçilir. Seçilen firmalar o kredici tarafından onaylanır. Seçimde bir yanlışlık var mı yok mu gibi. Ondan sonra seçilmiş firmalar arasından ihale yapılarak, en düşük teklifi veren işi alır. Genel kuralı bu. Ama bu yöntem her ülkede aynı uygulanmıyor. İsim vermeden, ülkelerden birinde, ihaleye katılanlar arasında ön seçim yapılıyor, teklifler açılıyor bakıyorsunuz ki işi dördüncü sıradaki şirkete vermişler. İki kriter vardır bu ihalelerde. Birincisi kalifikasyon, ikincisi teklifi veren firmanın finansal gücü. Oysa ön seçim yaptıktan sonra bunlardan hangisi alırsa alsın bu işi yapabilecek güçtedir demektir. Ön seçimi yaptıktan sonra işi birinciye değil de daha sonra gelen birilerine verirsen olmuyor tabii. Bildiğiniz gibi birçok ülkede böyle şeyler yaşandı.

Doğuş İnşaat’ın yurt içi ve yurt dışı projelerinden bahseder misiniz?

Bizim krizi çok iyi yönettiğimizi düşünüyorum. 2009´da finansmanı olan güzel işler kattık porföyümüze. Bugün yurt dışında, Fas’ta 2002’den beri çalışıyoruz. Orada viyadükler, köprüler ve otoyollar yapıyoruz. 600 milyon dolarlık bir hizmete imza attık bugüne kadar. Fas’ta kar marjları çok düşük ve kurallar çok katı. Fransa’dan daha katı. Ama kar az da olsa kurallarını insanlarını ve prosedürlerini iyice öğrendiğimiz için orada olmaya devam edeceğiz. Fas’ta Asilah-Tanger yolunu yaptıktan sonra, Fas Başbakanı tarafından ülkelerindeki en iyi ve güvenilir firma olarak gösterildik. Doğuş İnşaat olarak böyle önemli bir misyonumuz olduğuna inanıyorum. İşimizle, karakterimizle ve personelimizle yurt dışında ülkemizi en iyi şekilde temsil etmeye çalışıyoruz ve bunu başardığımıza da inanıyorum.

Fas’ın dışında Bulgaristan’da çalışıyoruz. Bulgaristan’da da bizden önce Türkler hakkında oluşmuş negatif imajımızı yeniden iyi bir zemine çektik ve geliştirdik. Son olarak da Sofya içerisindeki 4 kilometrelik “Sofya Metrosu” inşaatını aldık. Ve işe başlayalı altı ay oldu. Bulgaristan da kolay diyebileceğimiz bir pazar değil. Eski yönetimlerden kalan katı kuralları var. Mesela bir Türk işçisine karşı dokuz tane Bulgar işçi çalıştırmak zorundasınız. Nereden bulacaksınız? Teknolojik iş yapıyoruz, makina kullanılıyor, tecrübeli ve uzman olmak gerekiyor. Bir mücadelenin içindeyiz, bize bu kuralı uygulamayın diyoruz. Sofya’da işsizlik sıfır. İş gücü yok. Arasanız da kalifiye işçi bulamıyorsunuz. Ama bize çok yakın bir pazar ve orayı öğrendik ve benimsedik.

Yakın zamanda Ukrayna’da, Kiev Dinyeper Nehri üzerinde büyük bir köprü, Zaporoje şehrinde de bir arıtma tesisini tamamladık. Ayrıca Kiev Borispil Havaalanı işini üç ortakla aldık, Doğuş, Alarko ve YDA birlikteliğinde bu işe de başladık. Orada başka projelerimiz de var ve Ukrayna’da kalıcı olmak istiyoruz.

Doğuş İnşaat Grubu’nun yatırım hattının gelişimi belli prensiplere göre mi şekilleniyor? Başka bölgelerdeki pazarlara da girmek istiyor musunuz?

Biz biraz daha seçici davranmaya çalışıyoruz. Gideceğimiz ülkeler hakkında önceden detaylı araştırma yapıyoruz. Prensip olarak öncelikle var olduğumuz ülkelerde iş almaya çalışıyoruz. Libya’da daha önce 1980-1990 yılları arasında çalıştık, büyük işler yaptık. En son 5 ay önce Libya’dan 450 milyon dolarlık bir üniversite kompleksi işi aldık. Finansmanı hazır, avansları ödendi. Libya’yı eskiden beri biliyor ve rahat çalışacağımız bir ülke olarak görüyoruz. Toplama baktığımız zaman Libya’da, Ukrayna’da, Fas’ta, Bulgaristan’da varız. Bir de Hırvatistan’da çok yeni bir yatırım yapıyoruz. Doğuş Grubu‘nun yatırımcı olduğu, bizim de inşaatını üstlendiğimiz Marina Mandalina projesi. Mega Yat Marinası ve arkasındaki otel ve diğer tesislerin inşaatını kapsıyor. Doğuş Grubu da artık yatırım projelerine giriyor. Biz de inşaat olarak üstümüze düşeni yapacağız. Genelde bazı ülkelere ben çok sıcak bakamıyorum. Dubai’ye, Abu Dabi’ye, Suudi Arabistan’a gitmedik. Bu ülkelerde para birikimi var ama, aşırı rekabetten dolayı çok riskli görüyorum. Ancak Kuzey Irak’ta çalışan müteahhitlerin memnun olduklarını da duyuyorum.. Doğuş İnşaat olarak, Türki Cumhuriyetlere de girmedik, bu ülkelerin kurumsal yapılarını biraz daha geliştirmeleri gerek. Biz biraz daha ihtiyatlı, kurumsal ve oluşturduğumuz kurallar bütünü ile hareket ediyoruz. Sadece Kazakistan’da çok büyük olmayan bir iş yaptık, bitirdik ve çıkmak üzereyiz. Türki Cumhuriyetler arasında kurumsal yapı olarak en gelişmişi olan Kazakistan, krizden çok etkilendi. Bir dönem Pakistan’la ilgilendik, ama iş yapma fırsatı oluşmadı. Hindistan’ı ise ilginç ve dev bir pazar olarak görüyorum. Analizlerimize göre değerlendiriyoruz, belki Hindistan’da çalışacağız. Çin’i ise hiç düşünmedik. Sonuç olarak; tüm dünya pazarı ile ilgileniyor ve bu pazarı kriterlerimiz doğrultusunda değerlendiriyoruz. Çalışacağımız ülkelere Doğuş Grubu ile birlikte karar veriyoruz.

Doğuş Gurubu sermayenin büyüklüğü ile değil, ülkelerin stabil konumu ve kurumsal gelişimi ile karar vererek bölge seçimi yapıyor. Kontrolsüz sermayenin riskini önceden tespit ettiğinde, bölgeden uzak duruyor. Yeni pazarlarda büyümek için geliştirdiğiniz yöntem ve tarz nedir, tanımlayabilir misiniz?

Yurt içinde örnek projelerimiz var, bunlardan bir tanesi Otogar Bağcılar İkitelli arası 22 km’lik metro hattı. Orada Gülermak firması ile ortağız. Tünel delme makinalarımız çalışıyor, Tünellerin delinmesi bitti, şimdi istasyonları yapıyoruz. Bir milyar dolar gibi bütçesi olan büyük bir proje. Biraz finansman sıkıntısı çekiliyor, ancak belediye sorunu çözmeye çalışıyor. Ayrıca Kadıköy Kartal projemiz var, iki makinamız da orada çalışıyor. Beş firmadan oluşan bir ortaklığımız var. Bunların dışında çok prestijli olan Marmaray projesi var. Marmaray, Gebze’den Halkalı’ya kadar olan 64 km. hattı kapsıyor. Bu iş, iki kısım halinde ihale olundu; biri Boğazın geçişi, onu Japonlar ve iki Türk firması yapıyor, diğeri de onun Asya ve Avrupa bağlantıları. Orada mevcut demiryolu hatları sökülecek, iki hat yerine üç hat ve 36 tane istasyon ve yaklaşık 150 tane de köprü yapılacak. Sinop Boyabat arası bir yol inşaatımız var, bu sene içinde tamamlanacak. Bir de Boyabat Barajı´nın yapımını üstlendik. Doğuş Gurubunun asıl işi barajlardır. Bugüne kadar 19 baraj inşaatı tamamladık. Boyabat Barajı Türkiye’nin en yüksek beton ağırlık barajıdır ve özel bir yatırımdır; Doğuş Holding’in de 1/3 oranında ortaklığı vardır. Taahhüt bütçesi bir milyar doları bulan muhteşem bir yatırımdır, 510 megavat, senelik 1,5 milyar kw saat üretimi olacak bu projeyi 45 ayda bitireceğiz. Bir diğeri, lisansını almaya çalıştığımız Artvin Barajı işi. Onun da yatırımını kendimiz yapıyoruz. Ayrıca; gündemden hiç düşmeyen üçüncü köprü ile de yakından ilgileniyoruz tabii ki…

Doğuş İnşaat yurt dışı pazarında kimle yarışıyor? Ne gibi zorluklar yaşıyor?

İlk olarak, Türk müteahhitler birbirleri ile yarışıyor, bu anlamsız bir rekabet. Ama tabii ki dünya firmaları ile de yarışıyoruz. Örneğin Sofya Metrosu ihalesinde Avrupa’nın en büyükleri vardı, çok küçük bir farkla biz aldık. Kurumsal kimliğimiz ihale hazırlama düzen ve metodumuz, programlarımız, kalite belgelerimiz ile gerçekten Avrupa Birliği standartlarında çalışan bir grubuz. Rekabet gücümüz yüksek. Türk müteahhitlerinin en büyük dezavantajı teminat mektubu bulunması ve komisyon tutarlarının yüksek olmasıdır. Böyle olunca da rekabet gücümüz zorlanıyor. Avrupa’daki rakip firmaların teminat mektubu komisyonları, 0 virgül mertebelerinde… Bizde % 2, 3, 4, 5 hatta bazen 6’ya varıyor..

Peki, krizden çıkacak mıyız?

Kimsenin bir şey bildiğini sanmıyorum. Ben iktisatçı değilim ama inşaat sektörünü iyi bildiğimi düşünüyorum. Birçok insanın da krizin nedenlerinin pek farkında olmadığına inanıyorum. İnşaatçı olarak baktığımda krizden çıkışın yegane yolu, hükümetlerin alt yapı yatırımlarını arttırmasıdır. Bu yatırımlar artarsa, krizin etkisinin de azalacağına inanıyorum. Büyük istihdam yaratan alt yapı yatırımları çok önemlidir ve çok yüksek yatırım maliyeti olan bu projeler yerel belediyelere bırakılmamalıdır.