Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

10 yıl sonra sesimizi duyan var mı?

Renkler, kokular, tatlar evreni terk eder mi? Yitirdiğimiz her şeyi sonsuz bir boşlukta unutabilir miyiz? İnsanın en büyük özelliği değil mi unutmak? Peki ya sesler evreni terk eder mi? Birbirimize söylediklerimiz, çığlıklarımız evreni terk eder mi? Göz bebeğimize düşen umutsuz bir bakış anlamını terk eder mi? Acıyla içselleşmiş korkular bir kenti terk eder mi? İnsanın doğayla mücadelesi aslında aklın cehalete karşı verdiği bir savaşın mücadelesi değil mi? 17 Ağustos sabahı Marmara´ya düşen korkuyu yıkabildik mi? Uzaklardan gelen sesleri duyup uzanan elleri tutabildik mi? Neler yaptık? Neden yapamadık? 10 yıl sonra sesimizi duyan var mı?

17 Ağustos 1999 sabaha karşı 03.00 sularında meydana gelen 7,4 büyüklüğündeki deprem 45-50 saniye sürdü. Depremde, resmi kayıtlara göre 17 bin 480 kişi yaşamını yitirdi, 44 bin kişi yaralandı. Yaklaşık 200 bin kişinin evsiz kaldığı depremde, 66 bin 441 konut, 10 bin 901 iş yeri yıkıldı. 67 bin 242 konut, 9 bin 927 iş yeri “orta”, 80 bin 160 konut ve 9 bin 712 iş yeri de “az” derecede hasar gördü. Bu yıl Marmara Depremi’nin 10. yıl dönümü. Geride bıraktığımız 10 yılda depremle ilgili pek çok detay dile getirildi, getirilmeye de devam ediliyor. Bu konuda yetkili ve duyarlı kurumlar Marmara’da beklenen büyük depreme karşı alınması gereken önlemleri sık sık hatırlatıyor. Ancak yine de özellikle İstanbul’da ve büyük şehirlerdeki çarpık kentleşme, yapı denetimindeki ve deprem yönetmeliğindeki eksiklikler depreme hazır olunup olunmadığı konusunda akıllarda soru işaretleri bırakıyor.

SEKTÖR OTORİTELERİ UYARIYOR

Büyük Marmara Depremi olarak bilinen depremde binlerce konut ve iş yeri yıkıldı ya da kullanılmaz hale geldi. 100 bine yakını ise ciddi boyutlarda hasar gördü. Depremin bilançosu Türkiye tarihindeki en ağır bilançolardan biriydi. Daha da önemlisi beklenen yeni bir deprem, 10 milyonu aşkın kişinin yaşadığı İstanbul´u ve Türkiye sanayisinin yüzde 40’ının konumlandığı Marmara Bölgesi’ni tehdit ediyor. Bu durum, deprem gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Aradan geçen zamanda, ortaya çıkan hasar büyük oranda giderildi, iş yerleri yeniden inşa edildi ancak yapılanlar konusunda hala bir takım eksiklikler olduğu vurgulanıyor. Ulusal ve uluslararası projelerin hızla devam ettiği inşaat sektöründe, depreme dayanıklı binalar inşa etmek bugün giderek önem kazanırken, mevcut bina stokunun güçlendirilmesi veya yaşanacak büyük bir depremde yıkılma ihtimali olan, özellikle okul, hastane ve fabrika gibi binaların yıkılıp yeniden yapılması konusunda önemli adımlar atılmadığı sektör otoriteleri tarafından dile getiriliyor.

DEPREME DAYANIKLILIK TESTLERİ YAPILMIYOR

Deprem Yönetmeliği’ne göre mevcut binaların depreme dayanıklı olup olmadıklarının test edilmesi gerekiyor, ancak bu testler düzenli bir şekilde gerçekleştirilmiyor. Bilim insanları özellikle İstanbul’un deprem bakımından çok ciddi bir tehdit altında olduğu konusunda uzlaşıyor. TMMOB Mimarlar Odası’nın deprem değerlendirmeleri de aynı sonucu işaret ediyor. Öyle ki, değerlendirmelere göre 1950’lerden beri yaşadığımız hızlı kentleşme sürecinin, rant baskısı yaratarak kaçak yapılaşmaya yol açması ve planlı gelişmenin yok sayılması, imar afları ve operasyonları yoluyla bugünkü yapılaşma kültürümüzün oluşmasına göz yumulması, bugün depremle ilgili olarak olumlu gelişmeler yaşanamıyor olmasının başlıca etkenleri arasında gösteriliyor. Yaşanan kentleşme, planlama ve yapılaşma sorunları, yani kamu otoritesinin inisiyatifiyle yapılan imar yanlışları, depremlerde ağır kayıplara neden olan asli sorunlar arasında yer alıyor.

DEPREMDE YIKIMA YOL AÇAN NEDENLER

Yaşanacak büyük bir depremde yıkıma yol açan ve uzmanların üstüne basa basa vurguladığı pek çok unsur var. Yetersiz yönetmelikler, imar aflarına bağlı olarak yapılan yanlış uygulamaların yanı sıra, bilimsellikten uzak plan uygulamaları, hatalı yer seçimleri, fay hattı ve zemin sorunları, kat artırımları biçimindeki belediye uygulamaları, belediyelerin kontrol-denetim mekanizmasındaki yetersizlikler, kullanım sırasında yapının değiştirilmesi, yanlış tadilat uygulamaları, yetersiz ve

vasıfsız inşaat işçiliği, yapı üretim

sürecindeki yetki ve sorumluluklarının belirsizliği gibi durumlar, gereken adımlar atılmazsa büyük bir depremde yine pek çok binanın yıkılmasına yol açacak.

YAPI DENETİMİNDEKİ EKSİKLİKLER GİDERİLMELİ

1999 yılında yaşanan ve Marmara Depremi olarak adlandırılan deprem felaketinden sonra inşaat sektöründe yapı denetiminin önemi daha da anlaşıldı ancak bu konudaki somut girişimler yeterli ölçüde gerçekleştirilmedi. 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkındaki Kanun’da ciddi eksiklikler var. Yasa, ihtiyaçları gidermekten uzak olduğu gibi formaliteden öteye geçmedi. Bu konuda Türkiye Hazır Beton Birliği (THBB)’nin öncülüğünde oluşturulan Kalite Güvence Sistemi (KGS) gibi uygulamalar yapı denetimi konusunda olumlu adımlar arasında yer alıyor ancak yine de maliyetlerden kaçan pek çok firma ve üretici, haksız rekabete varacak uygulamalardan kaçınmayarak deprem felaketini göz ardı ediyor. Tekrar kalıcı zararlar almamak adına yapı denetim sürecine dahil kurum ve kuruluşların görev, yetki ve sorumluluklarını yeniden tanımlayarak genel denetim mekanizması içine dahil olmaları gerekiyor. Tüm bunların yanında en önemli noktalardan biri ise gerekli düzenlemelerin yapılarak İmar Yönetmeliği ile 4708 sayılı yasa arasındaki çakışmaların önüne geçilmesi gerektiği.

BİNALAR RUHSATSIZ

Depremlerin yıkıcı etkisinin azaltılması için, yapı üretim sürecinde dikkat edilmesi gereken detaylar hayati önem taşıyor. Bu bağlamda; imar ve şehirciliği disipline eden mevzuatın bütünselliğe kavuşturulması, bilirkişiliğin kurumsallaşması ve eğitime tabi tutulması, kullanım sürecinde denetimin yenilenmesi, tadilat uygulamalarının da denetlenmesi ve yapı üretim süreci aktörlerinin yetki ve sorumluluklarının doğru şekilde tanımlanması gerekiyor.

Türkiye’de şu anda yalnızca belirlenen 19 pilot ilde resmi olarak yapı denetimi uygulaması gerçekleştiriliyor. Bu uygulamanın tüm ülkede yayılması gerektiğini hatırlatan uzmanlar, İstanbul’da yapı stokunun yüzde 85’inin, İzmir’de yüzde 65’nin, Ankara’da ise yüzde 40’ının ruhsatsız, kaçak binalardan oluştuğunu vurguluyor. Yine uzmanlara göre topraklarının yüzde 94’ü aktif deprem kuşağında bulunan Türkiye’de kalitesiz inşaatların ve sağlıksız kentleşmenin önüne geçilmediği takdirde planlı, çağdaş ve güvenli bir şehirleşmeye doğru gidilmesi mümkün değil.

UZMANLAR BİR ARAYA GELDİ

17 Ağustos 1999´da meydana gelen büyük depremin 10. yıl dönümü nedeniyle Türkiye Hazır Beton Birliği´nin öncülüğünde 13 Ağustos tarihinde bir basın toplantısı düzenledi. Depremden günümüze nelerin yapılıp nelerin yapılamadığı konusunda uzmanlarca değerlendirmeler yapıldı. Uzmanlar, önümüzdeki süreçte ne tip önlemler alınması gerektiği konusunda görüşlerini bildirdi. Toplantıda, bugün hangi noktaya gelindiği, depreme dayanıklı yapıların üretimi ve bunun en önemli unsurlarından biri olan beton üretiminde ve kullanımında ne durumda olduğumuz, nelerin yapılması gerektiği, yeni yapıların yapımında ve projelendirilmesinde dikkat edilecek hususlar, mevcut yapılardaki hatalar, yapıların incelenmesi ve güçlendirilmesi ve yaşanan zorluklar, kaliteli yapı malzemesi üretiminin sağlanmasında önemli gelişmelerden biri olan “G” İşareti Tebliği, başta İstanbul olmak üzere Marmara’da deprem tehlikesinin belirlenmesine yönelik araştırmaların durumu, elde edilen sonuçların mühendislik uygulamalarına aktarılmasında gelinen nokta, depreme hazırlık bağlamında önlem ve hazırlık çalışmalarında yerel ve merkezi yönetimlerin ve deprem odaklı kentsel dönüşüm uygulamalarının ne durumda olduğu gibi konular üzerinde duruldu. Toplantının ardından THBB ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü işbirliğiyle depreme karşı dayanıklı yapı üretimi konusunda halkı bilgilendirmek ve gelecek bir afete hazırlamak amacıyla Gezici Deprem Simülasyon Tırı hakkında bilgi verildi. Tır ile Türkiye´nin dört bir yanı gezilerek depreme karşı alınması gereken basit ama hayati önem taşıyan önlemler anlatılacak.

Depremin 10. yılı münasebetiyle TMMOB İnşaat, Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odaları İstanbul Şubeleri´nin katkılarıyla YTÜ Oditoryum´unda 17 Ağustos´tan bugüne “Neler yapıldı? Niye yapılamadı?” konu başlığında bir çalıştay düzenlendi. Marmara Depremi´nin 10. yılında kamu ve özel sektörün yaptıkları, akademisyenlere ve topluma düşen görevlerin değerlendirildiği çalıştaya katılım oldukça yüksekti. Çalıştay´da kent planlaması, imar yasası ve mevcut yapılara ilişkin değerlendirmelerin yanında deprem ve insan, deprem ve halk sağlığı gibi konularda da akademisyenler tarafından sunumlar yapıldı.

PROF. DR. HALUK EYİDOÐAN

“DEPREM SÖZ KONUSU OLUNCA İSTANBUL VE MARMARA GÜNDEME GELİYOR”

Bu yüzyılın ilk yarısında Marmara Denizi´nde başta İstanbul´u etkileyecek büyük bir depremin olma olasılığının olasılık bilimi açısından çok yüksek olduğu ortaya çıktı. Artık bu saatten sonra deprem olacak mı olmayacak mı gibi tartışmaların fazla bir anlamı kalmadı. 1999 öncesi yapılan çalışmalara ve son 2000 yıllık deprem tarihine, İstanbul´un ve Marmara´nın kayıtlarına bakarsanız 6´dan büyük ve 50´ye yakın deprem olduğunu görürsünüz. Peki bunlar biline biline nasıl bu noktaya geldik; bugün böyle bir bölgeyi siz önümüzdeki 10 yıl içinde 20 milyon kişinin göç etmesini sağlayacak bir duruma getiriyorsunuz. Bugün Türkiye´de sanayinin yüzde 40´ı Marmara´dadır. Endüstride çalışanların yüzde 30´u bu bölgede yaşamaktadır. Dünyanın en büyük 25 kentinden biri olan bu mega kentte 25 bin yapı heyelanlar üzerinde kurulu. 21 bin yapı tsunami tehlikesiyle karşı karşıya. Dere yatakları ve vadi tabanlarında 109 bin yapı var. Yapı stokunun yüzde 15´i yanlış yerde. Tarihi yapılarımızın da durumu malum. İstanbul´a hücum nedeniyle denetlemeyen kontrol edilemeyen bir kent ortaya çıktı ve bu kent 2010 yılında kültür başkenti olmaya aday. İstanbul´da yüzde 1 çökme, yüzde 6 ağır hasar, yüzde 15 de ağır ve orta hasar sınıfına giren bina stokuyla karşılaşacağız. Bu yapılar depremde çok fazla insan kaybedilmesine yol açabilir.

PROF. DR. MEHMET ALİ TAŞDEMİR

“HIZLI KENTLEŞME SÜRECİNDE YAPI DENETİMİ AKSADI”

Hızlı kentleşme sürecinde en önemli konulardan biri olan yapı denetimi büyük ölçüde aksadı. Kalitesiz malzemeler kullanıldı, sürekli değişen yönetmelikler sonucu herkes yapı üretebilir hale geldi. Bu yapıların pek çoğu da ruhsatsız olarak inşa edildi. Bir yapının aşamalarını düşünürsek, ilk aşama olan projelendirme aşaması çok önemlidir. Zemin etüdü, deprem hesapları içeren bir projenin yapılması ve projenin detaylandırılması ne yazık ki aksamıştır. İkinci aşama malzeme seçimidir. Malzemeler hem amaca hem de kalite ve standartlara uygun olmalıdır. Bu süreçte yine malzemelerin kalitesi denetlenmemiştir. Üçüncü aşama montaj ve işçiliktir. İşçilikte de yine maalesef yapılar denetlenmediği için çok kötü sonuçlar ortaya çıkmıştır. En önemli aşamalardan biri de bakım ve onarım aşamasıdır. Bir yapı ayakta olduğu sürece periyodik olarak bakım ve onarımının yapılması gerekir. Korozyon varsa önleminin alınması gerekir. Unutmayalım ki İstanbul´daki yapıların yüzde 70-75´inde ciddi anlamda korozyon var. Özellikle 80´li yıllara kadar hızlı kentleşme sürecinin yaşandığı dönemdeki en büyük sorunlardan biri budur. Bunların zaman içinde onarılıp güçlendirilmesi o kadar da kolay değildir.

PROF. DR. ZEKAİ CELEP

“HER KURUM KUSURDA PAYI OLDUÐUNU KABULLENMELİ”

Özellikle İstanbul´da pek çok okulun, sağlık tesisinin, idari binanın deprem güvenliklerinin belirlenmesi ve güçlendirilmesi şeklinde çalışmalar yapıldı. Kamu kendi içinde binalarını inceletti. Bu binaların deprem güvenliklerinin önemli bir kısmının incelendiği ve güçlendirildiğini biz biliyoruz. Bu çok iyi bir adım. Bu konuya katkıda bulunan herkese teşekkür etmek lazım. Tabii yapılanları yeterli görmeyip aynı hızla devam etmek gerekli. Bu konuda eksiklikler yalnız kamunun ya da karar mercilerinin değil, bütün toplumun bu konuya katkı sağlaması gerekiyor. Hızlı bir şehirleşmede ciddi boyutta bir kontrole ihtiyaç vardı, biz onu yapamadık. Bu konuda yasal düzenlemeyi uygun ve eksiksiz bir biçimde gerçekleştiremeyen hükümetlerimizin de kusurunu göz ardı etmemek gerekir. Bu noktada her kurumun kusurda payı olduğunu kabullenmesi gerekir. Medyanın da fay ne zaman kırılacak gibi konulara girmekten çok daha ciddi meselelere eğilmesini bekliyorum.

PROF. DR. HULUSİ ÖZKUL

“DENETİM, ÜRETİM SÜRECİNDE GERÇEKLEŞMELİ”

Depreme karşı alınması gereken önlem; mevcut yapıların depreme dayanıklı hale getirilmesi, yeni yapıların da depreme dayanıklı olarak inşa edilmesidir. Bilindiği üzere hazır beton üretiminin yaygınlaşmasından önce kullanılan malzeme son derece kalitesizdi, bu da yapısal anlamda ana sorunlardan bir tanesiydi. Yeterli olmayan beton, içindeki çelik donatıyı da koruyamıyor ve korozyona yol açıyor. Bu durumdaki ilk önlem, yapı stokunun etkin bir şekilde elden geçirilmesi. Daha pahalıya mal olacak yapıların yıkılması ve yeniden yapılması. Türkiye AB ülkeleri içinde en çok beton üreten ilk üç ülke arasına giriyor. 2 yıl önce yıllık üretimi 70 milyon m3´e ulaştı ancak bu üretilen betonun çağdaş anlamda denetlendiğini söylemek mümkün değil. Biliyorsunuz depremden sonra yapı denetimi uygulamasına geçildi ancak bu uygulamada beton sadece son noktada yani şantiyede denetleniyor. Oysa çağdaş denetim sistemlerinde üretim sürecinde de denetlenmesi gerekir. 1999´dan bu yana Türkiye´de yaklaşık 400 milyon m3 beton üretildi. Bunun ancak yarısı gönüllük esasına dayanan KGS tarafından denetlenmekte. Ancak diğer yarısı hiçbir denetime tabi tutulmamakta. Bu karanlık tablodan sonra olumlu bir gelişme de var. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı bu yılın Haziran ayında hazır betonun CE´ye benzer G işaretleme denilen sistemle kalite güvencesine alınmasına karar verdi. Tabi bunun uygulanması için bir geçiş dönemi söz konusu.

PROF. DR. ALPER ÜNLÜ

“SİVİL KORUNMA DAHA ÇAÐDAŞ BİR YAKLAŞIM”

Yapılanların hepsi meslek dallarının formasyonu çerçevesinde gidiyor. Esasında Türkiye´de hukuksal anlamda, afet mevzuatıyla ilgili, kamu yönetimi açısından bir takım sorunlar var. Biz hep Ankara´da afet yönetimiyle ilgili bir şemsiye düşündük. Ben hep 10 yıl boyunca bunu hayal ettim. Fakat bu şemsiye bir türlü kurulamadı. 5902 sayılı yasa ile birlikte bu düzenlenmeye çalışıldı. Konuya biraz da sektörel bakıştan ziyade ülkenin kamu yönetimi açısında bakmakta fayda var. Dolayısıyla 5902 sayılı yasa ile Afet ve Acil Durum Başkanlığı Başbakanlık’a bağlandı. Bu Başkanlığa ihtiyacımız vardı. Bu Başkanlık içinde bir sivil savunma örgütü görüyoruz. Yani bizim kamu yönetiminde sivil savunmayı 24 saat atıl durumda bekleyen merkeze bağlı hazır kuvvetler modelinin çok doğru olmadığını düşünüyorum. Avrupa Birliği Normları´na göre ilerleyen bir ülkeyiz. Fransa bile Sivil Savunma Modelini Sivil Korunma Modeline dönüştürdü. Sivil Korunma daha farklı bir model. Sivil Korunma insanlara afette nasıl korunacağını daha çağdaş yöntemler ile gösteren bir yaklaşım biçimi. Halbuki savunma hep birilerine karşı bir savaş hali niteliği oluşturuyor. Globalleşmede de bu kavram bence çoktan kaybolmuş durumda. Dolayısıyla korunma modelini biz gerçekleştiremedik. İnsanlara bunu öğretemedik. Sorun bence burada başlıyor. Sonra tabii kademe kademe inşaat sektörüne, şehir ve bölge planlamaya ve imar hukukuna gidiyor. Dolayısıyla, buradaki en büyük açığın kamudaki organizasyon açığı olduğunu düşünüyorum. Japonlar siz on yıldır afetlerle uğraşırken biz yüz yıllardır afetlerle uğraşıyoruz diyorlar. Daha Kobe felaketini yeni kapatıp bu günlere geldiler. Bu konuda da olgunlaşmak gerekiyor. Türkiye 1999 depreminden sonra en azından bir terminoloji kazandı ama hala çok güçlü değiliz. Bir diğer husus ise medya. İnsanların %25´i bundan korkuyorsa medya reyting kaygısı ile bunların üstüne gitmiyor. Medya afet haberciliği, programcılığı yaratamadı. Üniversiteler tüm bunların içinde yine de bir arpa boyu yol gittiler.