Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Cemal Gökçe: Yalnızca yapı üretmek yeterli değil!

İnşaat sektörünün bugün geldiği düzeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemal Gökçe: İnşaat sektörü ülkemiz açısından son derece önemli ve büyük ölçüde istihdam yaratan sektörlerden birisi. Türkiye´de yaklaşık 22 milyon kişi olan istihdamın 1 milyon 300 binini inşaat sektörü karşılıyor. Tabii inşaat sektörü yalnızca Türkiye´de değil, dünya ölçeğinde de son derece önemli bir sektör. Dünyanın yaklaşık 60 ülkesinde üretim yapılıyor, mühendislik ölçeğinde projeler üretiliyor ve inşaat firmaları bu projeleri üstleniyorlar. Dolayısıyla inşaat sektörü gerek malzeme üretimi açısından, gerek inşaatların üretimi açısından ve gerekse de hayata geçirilen projelerin müteahhitliğini üstlenen kişiler açısından son derece önemli bir noktaya gelmiştir.

Küresel ekonomik krizin etkileri Türkiye´de de hissediliyor. Bu durum inşaat sektörünü nasıl etkiledi?

1994 yılında da ülkemiz ciddi bir ekonomik sorunla karşılaşmıştı. 1980-1994 yılları arasında pik yapan inşaat sektörü, 1994´ten sonra 1999 yılında yaşanan depreme kadar da giderek düşüş göstermişti. Yaşanan 17 Ağustos 1999 depremi ve 2001 yılında ülkemizin yaşamış olduğu ekonomik kriz inşaat sektörünü sıkıntıya sokmuştu. Ülkemiz genç bir nüfusa sahip. Bu nedenle de inşaat yatırımına sürekli ihtiyaç duyuluyor. Çünkü genç insanların konuta ihtiyacı var, çalışacak mekanlara ihtiyacı var. 2003 yılı itibariyle Türkiye´de inşaat sektörünün giderek canlanmaya başladığını görüyoruz. Buradaki temel nokta şu; 1994 yılı ile 2002 yılı arasında sektörde ciddi bir talep birikmesi yaşandı. Bu birikimle beraber 2003 yılında sektör yeniden hareketlendi ve 2006 yılında tavan yaptı. Ama burada konut projelerini en başa koymak gerekiyor. Gerek TOKİ tarafından ve gerekse Kiptaş tarafından son derece lüks ve sayıca fazla konut üretildi. Ancak bu konutların büyük bir kısmı üst düzey gelir grubuna yönelikti. Çünkü talep birikmesi bu çerçevedeydi. Sadece birinci konuta değil, ikinci veya üçüncü konuta ihtiyaç duyan insanların da talepleriydi. Dolayısıyla birçok firmanın çeşitli ortaklıklarla TOKİ´den aldığı arsalarda ürettiği konutlar 2006 yılına kadar yok sattı. Bugün bu konutlarda bir doygunluk söz konusu. Bu doygunlukla birlikte ekonomik kriz Türkiye´nin farklı yerlerinde ve İstanbul´da üretilmiş olan bu konutların satılamamasının en temel nedeni olarak gündeme geliyor. Ayrıca, 2006 yılının ikinci yarısında dövizin yukarıya doğru çıkmış olması, özellikle konut alanına yönelmiş olan insanları rölans deme noktasına getirdi. 1994 yılından 2002 yılına kadar inşaat sektörüne yatırım yapılmamasında dövizin oldukça düşük olmasının ve banka faizlerinin gelir elde edecek biçimde olmasının etkileri büyük. Parası olanlar paralarını bankada biriktirerek değerlendiriyorlardı. 2003 yılı itibariyle faiz oranlarının düşmesi insanları konut yatırımına yöneltti. 2008 yılında ise krizle birlikte konut projelerinde ciddi bir durağanlık yaşandı. İnşaat yatırımları için planlanan 2009 bütçesi, 2008 yılının gerisinde kaldı. İnşaat sektörü tepe noktasına çıkmış bile olsa gerek konutta talep doygunluğu gerekse orta ve daha alt gelir grubuna yönelik projelerin gerçekleştirilmemesi ile birlikte, ekonomik kriz ve devletin de bütçeden yeterli pay ayırmaması bugün inşaat sektörünün krizle birlikte ciddi bir problem yaşamasına yol açtı.

Gençlerin ekonomik durumlarına uygun projelerin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Yalnızca üretmek yeterli değil, o arzı karşılayacak olan insanların belli bir ekonomik güce de sahip olmaları gerekiyor. Banka kredilerinin ödenebilir nitelikte olması gerekiyor, banka kredisi kullanan insanların işlerini kaybetmemiş olması gerekiyor. Bu gibi nedenlerden ötürü durağanlığın bir süre daha devam edeceğini düşünüyorum.

İstanbul´da bir arsa problemi var. Konutlaşma belli bölgelerde gerçekleşiyor. Öte yandan İstanbul´un çeperlerinde arsa yaratılıyor ve üst gelir grubuna yönelik projeler hayata geçiriliyor. Ancak bunların şehirle ne kadar bağdaşık yapılar olduğu da tartışılıyor. Böyle bir süreçte siz meslek örgütü olarak krizden etkilenen inşaat mühendislerini nasıl yönlendiriyorsunuz? İnşaat Mühendisleri Odası´nın çalışmalarını anlatır mısınız?

Biz özellikle TOKİ´nin ve Kiptaş´ın kapalı devre konutlar üretmesine hiçbir zaman sıcak bakmadık. Yatırımın olmadığı bir yerde inşaat mühendisinin de olabilme şansı yok. Bu çerçevede kimi çevreler bilerek konuyu saptırmaya çalışıyorlar. Konut edinme gücü olanlara yönelik olarak İstanbul´un çeperlerinde, su havzalarında ve orman alanlarında lüks konutlar üretiyorlar. 300 bin konut üretiyorum diyerek bu iş olmuyor. Bir yerde yalnızca konut yapmak o kentin veya ülkenin kalkınması demek değildir. Sağlıklı bir çevreden bahsetmek gerekiyor; oturulan mekanlara, işe, okula rahatlıkla ulaşmak gerekiyor. Yani ulaşım ve alt yapı çalışmalarının da konut projeleriyle bağlantılı olarak baştan planlaması gerekiyor. Konutların albenisi iyi olabilir ama kent açısından sağlıklı olmaları da gerekiyor. Dolayısıyla dünyada oldukça önemli bir tarihi çekim merkezi olan İstanbul açısından çevreyi ve doğal zenginliklerle birlikte, su havzalarını, orman alanlarını yok eden bir yapılaşmayı doğru bulmak mümkün değil. Bugün metrobüse rağmen İstanbul trafiği çok daha problemli bir hale geldi. Bu durumda da mekanların iç ve dış görünüşünün çok güzel olmasının, göz alıcı şekilde tasarlanmasının da bir önemi yok. Bu durum bir yeri işgal etmekten başka bir anlam taşımıyor. Dünya şehircilik bilimiyle örtüşmüyor. Bu nedenle biz bu tür yapılaşmalar için “rant anlayışı” diyoruz. Bu anlayıştan uzaklaşmak gerekiyor. Aksi takdirde İstanbul´da yaşayanlar şehri terk etmek zorunda kalacaklar. Sorun yalnızca yapı üretmek değil, yapı üretilirken o bölgenin ulaşım aksı da göz önüne alınmalı. Ben sağlıklı bir çevre mi oluşturuyorum yoksa var olan sağlıklı çevreyi bu yapıyla bozuyor muyum diye bir düşünmek gerekiyor. Bugün İstanbul´un yolları 1 milyon 315 bin araca göredir ancak trafikte 2 milyon 330 bin araç var. Her boş bulduğun yere çok katlı bina yaparsan, bu sokaklar bu araçları kaldırmaz. Bireysel taşımacılığa hizmet eden bir ulaşım sistemi yerine toplu taşımaya hizmet eden bir ulaşım sistemi kuramadığınız takdirde, İstanbul´da yaşam kalitesi giderek bozulacak ve insanlar evlerinden çıkamayacak noktaya gelecekler. Türkiye´nin ve İstanbul´un kaynak sorunu yok, kaynakların doğru kullanılmamasıyla ilgili sorunlar var. Temel problem de bu zaten. İstanbul´da yeterli kongre ya da kültür merkezi yok. AKM vardı, onu da yıkıyorduk az kalsın. Tüm bunlar ve doğal güzellikler açısından bir dünya kenti olan İstanbul´un yok edilmesi çalışmalarına karşı durmak, her duyarlı yurttaşın görevidir.

Sizce İstanbul depreme hazırlıklı mı? Bu konuda ne tür çalışmalar yapılıyor?

Deprem, çok önemli bir konu. Tarihsel geçmişimiz diyor ki; yakın bir gelecekte İstanbul ciddi bir deprem yaşayacak. Ayrıca 1509 yılında yaşanan ve tarihe küçük kıyamet olarak geçen depremin 500. yılındayız. Depremlerin 50-100-250 yıllık periyotlarla olduğu düşünüldüğünde deprem yakın görünüyor. Hep söylüyoruz, İstanbul´da bulunan yapı stokunun %70´i kaçak. Herhangi bir mühendislik hizmeti almayan yapılar karşılaşacakları bir depremde can ve mal kaybına yol açacak.17 Ağustos 1999´da bunu gördük. İstanbul´daki bu yapılar alarm veriyor. 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından bir İstanbul deprem senaryosu oluşturuldu. Oradaki veriler İstanbul´da bir depremle karşılaştığımızda 50 ile 70 bin arası can kaybının olabileceğini, deprem büyüklüğüne bağlı olarak bu kaybın 70 binden 150 bine çıkabileceğini, 250 bin kadar yaralıyla karşılaşacağımızı ve 1 milyon kadar insanımızın evsiz kalacağını gösteriyor. Öte yandan İstanbul´un birçok yerinde yangınların oluşacağını, deprem sonrası ciddi bir güvenlik problemiyle karşılaşacağımızı, olası bir ihtimalle salgın hastalıkların baş göstereceğini unutmamak gerekiyor. 1999 sonrasında da söyledik, İstanbul Büyükşehir Belediyesi her yıl bütçesinden para ayırabilir. Çünkü 15 milyar bütçesi var. 30 yıllık stratejik bir plan oluşturmalı. Bu çerçevede, hastane, okul, köprü, çok sayıda kişinin çalıştığı endüstriyel tesisler gibi öncelikli yapılarımızdan başlamak kaydıyla, güçlendirme çalışmaları yapılmalı. Güçlendirme çalışması ekonomik değilse, bina yıkılıp yeniden yapılmalı. 1999 depreminden bu yana 10 yıl geçti, 10 yıldır bu çalışmalar yapılıyor olsaydı bugün deprem bu kadar ürkütücü olmazdı. Ben uygulamaya dönük bir plan yapılmamasını yadırgıyorum. Yolları ve bahçeleriyle, doğal ve tarihi güzelliklerin ortaya çıkarılmasıyla yeni bir İstanbul yaratılabilir.

Kalite ve standartlar konusunda ne düşünüyorsunuz? Sektör bu konuda yeterli mi?

Mal ve hizmet üretimi konusunda ciddi bir denetim sorunu var. Projelerde ve yapı üretimi alanında ciddi bir denetim sorunumuz var. İnşaat malzemeleri de buna dahil. Birçok fabrika ve üretim alanı hala standartlara uygun olmayan malzemeler üretiyor ve bunları rahatlıkla satıyor. Dolayısıyla kaynağında denetim esastır. Bunu yeterli düzeyde gerçekleştirmiyoruz. Sektörde her kuruluşun kendi içerisinde bir denetim mekanizması oluşturması gerekiyor. 2001 yılı sonrası 4708 sayılı yapı denetim yasası çıkarıldı. Önemli bir yasa ama biz bu yasa çıkarıldığı zaman işleyemeyeceğini ifade etmiştik. Bir tepki yasası olarak ortaya çıktı. Daha önce 595 sayılı bir kararnameyle ortaya konmuş olan bir yapı denetim kararnamesi vardı. O çok daha önemli ve doğruydu. Ancak yasalar yeterli ölçüde işlemiyor. Yine yapı denetim kuruluşları açısından bakıldığında haksız rekabet koşulları bakımından ciddi bir problem var. Çünkü yeterli ölçüde, kaliteli, sağlıklı bir denetim için gerekli donanıma, personele ve makine gücüne sahip olunması gerekiyor. İşini doğru yapmaya çalışan kuruluşlar ve insanlar açısından da haksız rekabet koşulları inşaat sektörünün önünde temel bir problem olarak duruyor.