Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

“Depremde önce devletin binaları yıkılıyor”

Bu yıl 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin 10. yıl dönümü ancak hazır beton üretimi ve yapı denetimi açısından yasal eksiklikler olduğu dile getiriliyor. THBB Başkanı Dr. Ayhan Paksoy ile gerçekleştirdiğimiz röportajda, hazır beton sektörünün gelişimini, denetim konusundaki yasal eksiklikleri ve KGS sisteminin sektöre etkilerini masaya yatırdık.

Hazır beton sektörünün gelişimini değerlendirebilir misiniz?

Ayhan Paksoy: Türkiye´de hazır beton sektörünün ticari olarak başlaması 1984-1985 yıllarına denk geliyor. O dönem inşaat firmalarının kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurdukları hazır beton tesisleri vardı. Bunlar, dışarıdan gelen talebi karşılamaya yönelik olarak kurulmuş tesislerdi.1988 yılında önce Marmara Beton Üreticileri Derneği kuruldu, daha sonra 1994 yılında da Türkiye Hazır Beton Birliği adını aldık. Derneğimiz şu anda 21. yılında. Pek çok konuda geri kalmışlığımıza paralel olarak Türkiye´de betonda da bir geri kalmışlık söz konusu. Hazır beton işine Avrupa´dan 60-70 yıl sonra başladık ancak o geriliği çok hızlı bir şekilde de kapattık. 20 sene gibi kısa bir sürede aradaki fark büyük oranda kapatıldı. Şu anda Türkiye´deki tesisler ve beton teknolojisi Avrupa kalitesinde. İlk yıllarda hazır beton üretimi yüzde 5 oranlarındaydı. Yüzde 95 oranında kaldırım kenarlarında çimento torbaları patlatılır ve kürekle karıştırılarak beton hazırlanırdı. Tabi o zaman da bir takım şantiyeler ve mühendisler bu tarz çalışmayla çok güzel örnekler vermişler, onların hakkını da yememek lazım. Betonun iptidai olması kötü olması manasına gelmiyor elbette. Örneğin Romalılardan kalan tarihi binalara bakın; hala yıkılmayan, hasar bile almayan yapılar var günümüze kadar gelen. Yani ne yaptığınızı ve nasıl yapmanız gerektiğini iyi bilip, o şekilde yapıyorsanız metodunuz ne kadar ilkel olursa olsun iyi sonuçlar alabiliyorsunuz. İşin başında işi bilen, konusunda uzman, işi sürekli kontrol ve takip eden kişiler olduğu zaman işin sonucu da güzel oluyor. Yine hazır beton sektörünün gelişmeye başladığı yıllara dönersek; o zaman böyle standartlar da yoktu tabi, herkes bildiği kadarıyla beton yapıyordu.

THBB olarak hazır beton sektörünün gelişmesine ve standart belirlemeye yönelik çalışmalarınız oluyor mu?

Türkiye Hazır Beton Birliği olarak TSE ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile birlikte standartlara yönelik çalışmaya başlamıştık. TSE´nin ilk standartlarını birlikte çıkardık. Sonra baktık ki TSE ile çalışma konusunda sıkıntılar var çünkü TSE bir belgelendirme kuruluşu olmaktan öteye geçmiyor. Belgeyi veriyor ama sonrasında arkasını takip etmiyor. Halbuki beton çok canlı bir olay; inşaatçıya betonu teslim ediyorsunuz ve artık sorumluluk ona geçmiş oluyor. Bu durumda bir sorun yaşandığı zaman bu sorunun sizden mi yoksa karşı taraftan mı kaynaklandığını anlamak gerçekten çok büyük bir hukuki meseleye dönüşüyor. Durum böyle olunca biz de kolları sıvadık ve 1994-1995 yıllarında piyasada aktif olarak hizmet verecek Kalite Güvence Sistemi’ni (KGS) kurduk. Buradaki amaç, ilk etapta kendi üyelerimizi düzenli olarak denetleyebilmek ve kendi aramızdaki haksız rekabetin önüne geçmekti. Daha sonra bu sistem gelişti çünkü Avrupa Birliği de betonda belli

standartları dayatıyor. Biz de o standartları aldık ve uyguladık. Avrupa Birliği sertifikasyonlar ve denetimlerin devlet eliyle gerçekleştirilmesini istemiyor. Bir yetkilendirme kuruluşu olarak Türk Akreditasyon Kurumu (TÜRKAK) var. KGS de beton ve çimento konusunda TÜRKAK´tan akredite oldu. Bugün THBB´ye üye olmanın ön koşulu da KGS belgesine sahip olmaktır.

Kalite Güvence Sistemi neleri kapsıyor?

KGS kapsamında başta hazır beton var ve söylediğim gibi bütün üyelerimiz bu belgeyi almak zorundalar. Aksi takdirde biz zaten üyeliğe kabul etmiyoruz. Bunun sistematik denetimleri var. Agregaları neler, üretim prosedürleri neler, ürün numuneleri ve atıkları çevre koşullarını olumsuz etkileyecek şekilde mi gibi denetimler gerçekleştiriyoruz. Aslında devletin yapması gereken bütün işleri biz zaten yapıyoruz. Biz diyoruz ki çevrene zarar vermeyeceksin, kalite standartlarına uygun malzemeleri kullanacaksın ve tüm faaliyetlerini kayıt altında gerçekleştireceksin. İşin temeli bu. KGS bizim ortaya çıkardığımız ama şu anda bizden bağımsız çalışan bir kurum.

Bu sistemin hazır beton ve inşaat sektörüne ne gibi olumlu etkileri olduğunu düşünüyorsunuz?

Türkiye´de yapı denetimi sistemi her tarafta farklı işliyor. 19 pilot ilde zorunlu olarak bu çalışma var. Ancak devlet diyor ki ben kendimi kendim denetlerim. TOKİ de benim kuruluşumdur ve onu kimse denetleyemez. Bunların dışındaki illerde de eski sistem devam ediyor. Bu tip karma bir modelimiz var. Tabi işi bu derece karmaşık ve zor bir hale getirdiğiniz zaman insanlar da işin illegal yollarına kaçıyor. İnşaat firması diyor ki; bunun inşaat ruhsatı alınması var, vergisi var, belediyenin istediği farklı evrak var; uğraşamam.

3 kuruşa kendi binamı kendim yaparım diye düşünüyor. Bu durum sonucunda denetimin legal yönünü silip atmış oluyorsunuz. Devletin de en büyük kaybı burada işte çünkü bu durumda işin mühendislik kısmına kadar her şey kayıt dışı olarak sürüp gidiyor. Alaylı biri geliyor, bu işi ben yaparım ne var ki diyor. Yapıyor da… Sonuç olarak bütün binalar yıkılana kadar sağlamdır. Siz o binanın sağlam olmadığını yıkıldığı zaman anlıyorsunuz. Bilim ve teknoloji bu işin nasıl yapılacağını çok güzel tarif etmiş. Ancak Bayındırlık ve İskan Bakanlığı´na gidiyorsunuz, o size yapı denetimi konusundaki sıkıntılarını anlatıyor. Şu kadar kişilik kadrom var ve artık yapıları bir taraftan da ben denetleyeceğim diyor. Çok denetimin bir zararı yok tabi ama işin kötüsü, bir faydası da yok. Doğru ve efektif denetim yapabilmemiz lazım. Özellikle betonda efektif denetim çok önemli.

Devletin bu yetkilendirmeyi size vermesi gibi bir durum söz konusu olabilir mi?

TÜRKAK, KGS belgelendirme anlamında yetkiyi zaten bize vermiş. Ama TSE gibi bir kurumun da aktif olarak denetim yapması lazım. TSE öyle yerlere belge veriyor ki olacak iş değil. EN 206-1 standardı gerçekten kolay bir standart değil. Laboratuvarı bile olmayan tesislere belgeler verildiğini görüyoruz. Bu nedenle bizim anlattığımız

şekillerde denetim yapmak çok zor, dolayısıyla da bu iş gönüllük esasına dönüşüyor. Bizim üyeliğimiz de ve denetimimiz de gönüllük çerçevesinde… Yani firma diyor ki TSE´nin bir adı var, oradan bir belge alsam bir daha bana gelmez, beni yormaz ve maddi bir külfete yol açmaz. Ama KGS´ye gidersem eksik olan her şeyi ister, bir sürü de masraf çıkar. Şimdi bu firma sizce hangisini tercih eder? Elbette devlete gider. Öncelikle bu kafaları değiştirmek lazım, herkes işini en doğru şekilde yapmalı. Bu işler, öyle hatır gönülle olacak işler değil. Ben devletim bu bana işlemez denmemeli; onun için depremde önce devletin binaları yıkılıyor zaten. Bakın depremdeki yıkımlara birinci sırada devletin binaları var. Devlet daha kendi binalarını sağlam yapmazken size binayı nasıl yapacağınızı anlatıyor; böyle bir şey olabilir mi? Sistemi kendinize benzetmeye, kendi yönünüze çevirmeye başladığınız zaman o sistem sistemlikten çıkar. Sistemi uygulayanlara da sıkıntı vermeye başlar. Örneğin, bizim üyelerimiz çok ciddi bir haksız rekabetle karşı karşıyalar. Çünkü kalitenin de bir fiyatı var, kalite bedava olmuyor.

THBB olarak denetimlerinizi ne şekilde gerçekleştiriyorsunuz?

Biz denetime firmadan habersiz gidiyoruz. Sen bu sertifikayı aldın ama işin bitmedi diyoruz. Yani TSE´nin yaptığı gibi “al sana bir tane sertifika ondan sonra da ne yaparsan yap artık” mantığında değiliz. Sistem içinde kendi kendimizi denetliyoruz, ürünlerimizi kaydediyoruz ve kayıtları kontrol ediyoruz. Pek çok yapı denetiminde bu denetimler haberli olarak gerçekleştiriliyor. Betoncu biliyor ki denetimci gelip numuneyi alacak. Halbuki bizim denetimimiz polis baskını gibi oluyor ve şantiyede o sırada dökülen betondan hemen numune alınıyor. Eğer numunelerde problem çıkarsa birinci ihtar geliyor. İkinci ihtar da gerçekleşirse bu firma sıkı bir şekilde takibe alınıyor, belgesi iptal ediliyor. KGS iptal edilince bizim üyeliğimizin de dışına çıkarılıyor. Bizim yaptırımımız bu şekilde, sivil toplum örgütü olarak bu kadarlık bir yaptırıma sahibiz. 3 kişiyi bu nedenlerden ötürü üyelikten çıkardık. Ancak bu kişiler Türkiye şartlarında beton üretmeye devam ettiler. Örneğin; bir doktor ameliyat sırasında çok ciddi bir hata yapıyor, hastane yönetimi de diyor ki tamam bu seferlik bu kabul edilebilir bir hata ama bir daha olmasın. Fakat aynı doktor gereken gayreti göstermiyor ve aynı şekilde bir hata daha yapıyor. Bu sefer hastane yönetimi diyor ki; sen artık bu hastanede ameliyata giremezsin. Oysa ki o doktorun Türkiye´deki hiçbir hastanede çalışmaması lazım. Betonda da böyle. Devlet diyor ki firma belgeye uygun üretim yapıyorsa problem yok, her zaman üretebilir ancak benim inşaatlarımda çalışırken bu belgeye sahip olsun. Bu da şuna benziyor; ameliyatı yapan sensin, hasta da yaşıyorsa sorun yok, gerisi beni bağlamaz. Beton gibi, inşaat gibi yaşamsal önem taşıyan konularda böyle bir lisans sistemi oturtulmuyor.

Kalite Güvence Sistemi´ni siz mi geliştirdiniz yoksa Avrupa Birliği´nden alınan bir model mi bu?

Avrupa standartları göz önünde tutuldu elbette ancak Türkiye´nin şartlarına göre sisteme entegre ettiğimiz unsurlar da var. Türk insanının kaçabileceği bazı noktaları saptayıp sistemin içine koyduk. Çevresel bazı faktörler var örneğin. Her şeyden önemlisi; ürün denetimini koyduk. Avrupa´da şantiyede ürün denetimi yoktur çünkü onlarda gerçekten çok iyi bir şantiye denetim sistemi var. Fiyatları standart, kalite standart ve her şey tıkır tıkır işliyor. Bu nedenle biz burada Türk handikaplarına karşı önlem almış olduk. Türkiye´nin gelişememesinin en önemli sebebi şu; kuralı koyuyorsun ama kurala uymayanlar uyanları harcıyor. Eşit bir muamele yok, kurala uyan her daim geride kalıyor. Devlet aldığı vergiyle size yarı yarıya ortak oluyor zaten. Şimdi böyle bir sistemin içinde evraka dayalı yasal bir inşaat yapmak mümkün mü? Önceden beri mümkün değildi bu. Bu nedenle de kooperatifler türedi; bitmeyen bir dolu kötü yapı… Hala kooperatifçiliğe prim veriliyor. Böyle böyle bir yerlere geldi Türkiye ama geldiğimiz nokta iyi midir, kötü müdür diye soracak olursak; bana göre iyi değil. İnsanların kafasını değiştirmek çok zor. İstediğiniz kanunu değiştirin, istediğiniz yönetmeliği yazın, insanların kafasını değiştiremedikten sonra düzen aynı tas aynı hamam devam eder.