Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Murat Arif Suyabatmaz: “Mimarlık çözüm üretmektir”

Ekonomik krizin sektörde iş yapan tüm kolları etkilediğini görüyoruz. Bu süreçte siz ofis olarak nasıl bir plan yaptınız? İş hacminiz ve hedeflerinizde daralma oldu mu?

Arif Suyabatmaz: Ofis olarak bizim buradaki konumumuz aslında biraz paradoksal. Mimari büroların küçüldüğünü ve verdikleri teklif sayılarının azaldığını duyuyoruz. Bizde aslında böyle bir durum olmadı. Bizim için neredeyse bunun tersi geçerli oldu. Krizden sonra kendi kendimiz ile kıyasladığımız zaman aslında iş hacmimiz arttı. Dolayısıyla krize karşı kendimizi bir önlem alma zorunda hissetmedik. Tam tersi birazda büyüdük. Bunun sebebi eskiden çok fazla iş yapan bir büro olmamamızdı. Bu arada yapısal bir değişim yaşadık. Hakan Demirel bize ortak oldu. Bu bile aslında bir büyüme göstergesi. Onun dışında çalışanlar açısından baktığımızda, ofiste eleman sayımız arttı. Diğer yandan, bir konut projemizde üretilen konutların kriz dolayısıyla satılmadığını da müşahede ediyoruz. Böyle bir gerçek var. Fakat, bizim için kriz yok. Ofis ve iş bağlamında krizin olmadığını söyleyebiliriz. Olsa olsa fazla çalışmanın verdiği bir kriz olabilir.

Biraz Suyabatmaz Mimarlık´tan bahsedebilir misiniz?

Suyabatmaz Mimarlık aslında 1996 senesinde kuruldu. Çünkü bu seneye kadar Viyana´da yaşıyordum. 1996 yılında Türkiye´ye döndüm ve ondan sonra iki ortaklı bir yapılanma ile bu büro kuruldu. 2001 senesinde bu ortaklık bitti. Ortaklar kendi bürolarını açtılar. 2001 ve 2008 arasında ise benim öyle çok büyük bir iş hacmim yoktu. Her zaman iş vardı ama çok metrekareli projeler ve çok büyük bir iş hacmi yoktu. Az önce söylediğim gibi kendi bağlamımızda kriz sürecinde, iş hacimlerimiz arttı. 2008 öncesi işler daha çok butik işler dediğimiz küçük işlerdi. Fakat 2008 kriz öncesi dönemdeki bu işlerin niteliklerinde değişiklik başladı. Onun için grafik olarak çizgimiz yukarı doğru gitti.

Bizim de elimizde eğer çok işler olsaydı, muhtemelen biz de bu azalmayı hissederdik. Açıkçası durumumuz piyasaya oranla biraz ters gidiyor. Ayrıca hiçbir zaman büro olarak büyük işler yapalım beklentimiz olmadı.

Son dönemde ortaya çıkan proje ve yapılardaki mimari anlayışı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendine yeten yaşam alanları olarak değerlendirilen kapalı siteler yapılmaya başladı. Bu yapılara ilişkin neler düşünüyorsunuz?

Mimari kalite olarak müthiş bir artış var. Benim bildiğim ilk kapalı site İstanbul´da Alkent. Alkent ile bu iş başladı. Belki daha sonra Kemer Country ortaya çıktı. Kemer Country yoktan var edilen bir yer. Burası bir ayçiçek tarlası gibiyken ve çöpten geçilmezken böyle bir yapı ortaya çıkıyor. Bu işin sosyal yönü ve bu tip site anlayışları sosyoloji tarafından incelenecektir.

Artık salt üst gelir gurubuna dönük olmayan ve devlet eliyle yapılan siteler var ve buraları bizim eski semt, sokak kültürümüzden çok daha farklı bir yapılanma içeriyor… Bir mimar gözüyle bu değişimi nasıl algılıyorsunuz?

Bu tabii bizim üzerinde çok fazla etki yapamayacağımız bir dinamizm. Biz artık burada figüran konumunda olduğumuzu söyleyebilirim. Bu tip konular politik kararlar sonrasında ortaya çıkıyor. Mesela Avrupa´da böyle bir dönemden geçti. 1970´li yıllar, Orta Avrupa´da özellikle bundan daha sağlıksız yapılaşmanın olduğu dönemlerdi. Yani işte periferi denen ve şehir merkezinin dışına çıkan konut blokları vardı. Pek çok araştırma bu tip konutların insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığını gösterdi. Avrupa bunlardan vazgeçti. Bunları yapmamanın gerektiğini öğrendi. Ama ben bizde böyle bir durumun olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Eski dokunun kaybolması durumu falan yok aslında. Böyle bir doku zaten yoktu. Böyle bir dokuyu da tekrarlamak ve planlı olarak tekrar üretmek imkansız. Bugünün yaşamı bu değil. Bakkal yok, sokaktan sütçü de geçmiyor. Mesela bizdeki toplu konut geleneğine bakarsanız, bizim kuşaklar için bu Ataköy´dür. Bugün yapılanlarda onların lehine bir fark olduğunu düşünüyorum. İstanbul´da yapılanlara baktığınız da, meslektaşlarımın yaptıklarına baktığım zaman aslında son derece kaliteli yaşam biçimlerinin ortaya çıktığını görüyorum. Zaten bence varılması gereken de bu yaşam alanlarının olması. Artık konutun çok ötesine geçmek lazım. Benim için konut planlaması açısından artık konuşacak bir şey yok. Konutun mutfaktı, banyosuydu, salonuydu, artık bunları çözememek gibi bir sorunun olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla mimari olarak bina ve onların içinde üretilen konutların çözüldüğünü ve oradaki insanların bugünün yaşamını sürdürebileceklerini apriori olarak kabul ediyorum. Burada zaten tarif edilmesi gereken onun dışında kalan alanlardaki yaşam. Burada çok farklı olarak yatırımcılar ne yapabilir ki? Yapılanlar ortada zaten. İşte açık yüzme havuzu, kapalı yüzme havuzu. Bazılarında cin fikirler ya da bir konsept olabiliyor. Bazen manzara oluyor, bazen ortak alanların çok farklı ele alınması oluyor. Dolayısıyla ben oradaki mimarlık kalitelerinin aslında çoğu örnekte iyi olduğunu düşünüyorum. Kötü örneklerin ise 70´li yıllarda Avrupa´da yapılanlardan daha iyi olduklarını söyleyebiliriz. Mesela Avrupa Konutları eminim ki o yıllarda Avrupa´da yapılanlardan daha kaliteli bir yaşam sunuyor insanlara.

Avrupa´da tarihi dokuyla bağdaşık bir şehirleşme olgusu görüyoruz. Şehrin simgeleri olan meydanlar, kongre merkezleri ya da konser salonları hemen bulundukları mekanla kendilerini hatırlatıyorlar. Bu konuda bizde neler yapılabilir?

Bizde bir meydan gösteremezsiniz. Eskiden de yoktu bu. Bizim şehir dokumuz Avrupa şehir dokusu ile aynı değil. Bizim şehirlerimizi korumak çok zor. Bir defa ahşap yapıları korumak o kadar kolay değil. Bunları koruyamıyoruz. Biz bir dinamizm içindeyiz. Bizdeki dinamizm oradakinden çok farklı. Ben Avrupa´yı da çok iyi biliyorum. Bizim dertlerimiz, tempomuz ve dünyamız gerçekten farklı. Dolayısıyla reçetelerimizin de farklı olması lazım. Bunu her yapılanı savunmak için söylemiyorum ama biraz daha mesafeli bakmamız lazım. O zaman bazı paralellikleri kurmak kolay değil. Biraz kendimize göre düşünmemiz gerekiyor. Kalitenin artması önemli. Yani belki de biraz kendime göre değiştirebileceğim sınırları bilerek konuşuyorum. Tabii daha iyisini yapmak mümkün ama belli bir kaliteyi de hissediyorum. Bunu bir tek bizi ilgilendiren sektör alanları için söylemiyorum. Her alanda aslında bu böyle.

Son dönemde kentsel dönüşüm projeleri tartışılıyor. Bu konulara bakışınızı öğrenebilir miyiz?

Kentsel dönüşüm için seçilen yerlere bakalım. Zeytinburnu, Balat, Tarlabaşı, vb. yerler seçiliyor. Bu yerlerde bir zorlama hissediyorum. Bana sanki insanları oradan sürmeye dönük bir şiddet uygulanıyor gibi geliyor. Bir de sonuçta bu topyekun halledilebilecek bir mesele değil. Örneğin Kağıthane’yi alalım ve burasını tümüyle dönüştürelim fikri bugünün dünyasında bana çok mantıklı ve yapılabilir gelmiyor. Daha çok küçük küçük yerleri ele alarak, akupunktur gibi ufak ufak yerleri düzeltip bunların toplamından bir bütün elde etmek belki daha mantıklı olabilir. Balat´ta yaşayan insanları oradan çıkartıp bunun adına kentsel dönüşüm demek bana çok doğru gelmiyor.

Mimarlık örgütlerinin çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Türkiye´nin durumu gereği hiçbir alanı boş bırakmamak gibi bir hali olabilir Mimarlar Odası´nın. Bazen kurunun yanında yaş da yanıyor olabilir ama ben zaten bu görevin Mimarlar Odası´na düşmediğini görüyorum. Oda´nın asli görevinin mimarları temsil etmek olduğuna inanıyorum. Mimarların meslek sorunlarını çözmek olduğunu düşünüyorum. Gerektiğinde hukuki olarak mimarlara destek vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda ben bir şeyler yapmalarını da beklemiyorum. Çünkü bizim ödediğimiz aidatlar ile bunlar yapılamaz. Avusturya´da mimarlar odasına kayıtlı bir üyenin emeklilik sigortasından yararlanabilmesi için 140 sene yaşaması gerekiyor. Bizde bunu beklemiyorum. Ayrıca tek çeşit mimar yok. Devlette çalışan mimarlara var, sözleşmeli çalışan mimarlar var ve tabii bir de bürolarda çalışan mimarlar var. Bunların hepsini aynı mimarlar odasına üye yapamazsınız. Ben burada bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Örneğin serbest çalışan mimarların çok daha fazla aidat ödemesi gerektiğini düşünüyorum. Bütün Avrupa´da uygulanan sistem bu. O nedenle Mimarlar Odası´nın benim için yasal nedenlerle proje onaylatmaktan başka bir işlevi olduğunu düşünmüyorum.

Büro olarak hangi yapı türlerinde yoğunlaşıyorsunuz?

Ağırlıklı olarak şu anda konut ve ofis yapıları ile uğraşıyoruz. Yani biz bunu nereye kadar sürdürebiliriz? Bütün bu çalışmaların içine bir kamusal yapıyı dahil edebilir miyiz acaba? Kamusal yapı derken gerçekten kamunun bize verdiği işten bahsediyorum. Çok zevkli olurdu diye düşünüyorum. Hani mutlaka bu olsun diye de söylemiyorum. Bunun eksikliğini hissettiğim için söylüyorum. Birçok meslektaşımın da bunun eksikliğini hissettiğini düşünüyorum. Bugün İstanbul´da pek çok kamusal mekanın kimler tarafından yapıldığını bilmiyorum. Mesela Kongre Vadisi ile ilgili bütün haberleri okuyorum ama burayı hangi mimarın yaptığını hala bilmiyorum. Deniz otobüsleri iskelesinin, vapur iskelelerinin kimler tarafından yapıldığını bilmiyoruz. Avrupa´nın en büyük adalet sarayının mimarının kim olduğunu bilmiyorum. Karaköy´de vapur iskelesi battı, onun yerine bir şey yaptılar ama kimin yaptığını kimse bilmiyor. Ya da mesela Üsküdar´a bir evlendirme dairesi yapıldı; kim yaptı, nasıl yaptı? Bilmiyoruz. Burada yönetenlerin şöyle bir refleksi var. Diyorlar ki, şimdi biz bu işi bildiğimiz, tanıdığımız insanlar ile yapalım, yoksa yarışma açılacak, iş uzayacak ve bizim dönemimizde bunlar bitmeyecek…

Başka bir konuya geçersek, bildiğiniz gibi proje sürecinde tasarımın önemli bir rolü olduğu düşünülüyor. Aslında bu işe kafa yoran bir avuç mimar ve ofis olduğunu görüyoruz. Öncelikle sizce tasarımcı mimar kime denir?

Mimarı çok fazla tasarımcı olarak kabul edemiyorum. Belki bazı mimarları ayırmak için bu kullanılıyor ama peki diğer mimarlar eğer tasarımcı değilse ne? Yani yapılan mimarlıksa tasarımcı olmadan nasıl mimar olunur? Bence tasarımcı mimar ya da tasarımcı olmayan mimar yerine iyi mimar kötü mimar desek belki işin içinden çabuk çıkarız. Bir mimarlık grubunun içinde tasarımcı bir mimar bulunabilir. Bu çok doğal bir şeydir. Kimi mimar da çizendir ve binanın başka derdiyle uğraşır. Tasarlanmış bir şeyi çizer. Mimarlık aslında çözüm üretmektir. Her ne kadar çeşitli imgeler de çıksa önümüze sonuçta bir sorun vardır ve bu soruna çözüm bulmak gerekir. Tabii bu çözümün nasıl bulunduğu önemli. Bu bağlamlar önemli. O açıdan tasarımcılıktan söz edilebilir. Yani fikir üretmek ve doğru sorunu görüp doğru cevabı vermek anlamında olabilir. Bunların yanında temel bilgilerin yeterliliği konusunda sorunlar olabiliyor. Benim gördüğüm kadarıyla üniversiteden mezun olup mimarlık yapanlar mimarlık yapmak için bazen gerçekten en temel bilgilere bile sahip olamayabiliyorlar.

Mimar- yatırımcı ilişkisinden bahseder misiniz?

Yurt dışında star mimarlar grubu var. Türkiye´de de bir takım star mimarlar var. Yatırımcı bu mimarlara baştan bazı şeyleri kabul ederek gidiyor. Kafasında da şöyle bir düşünce var: Zaten öyle bir proje olacak ki ben bu projenin pazarlama tarafını bu mimara giderek çözüyorum. Türkiye için de projeksiyon yapabiliriz bunu. Böyle durumlarda zaten yatırımcının mimara karışmak, onu yönlendirmek gibi isteği baştan kesilmiş oluyor. Mimarın toplam projeye bir katkı sağlayacağını gören yatırımcılarımız var. Bir de konsepti kuran ki burada bazı danışmanlar var ve daha çok onların şekillendirdiği bir proje oluyor. İşte bu temalı oteller gibi. Ben bu fikrin bir mimarın kafasından çıktığına inanmıyorum. Mimar bu işe dahil ediliyor. Bu da onun seçimi. Mesela şahsen ben bunu yaşamak istemem. Eyfel Kulesi´ni otel gibi yap deseler herhalde yapmam. Buna inanmayan ve başka türlü düşünen mimarlar da olabilir. Çok öznel şeyler bunlar. Eskiden mimarın astığı astık kestiği kestik bir tarafı vardı. Yatırımcı sosyal olarak daha iyi bir konumdayken mimarlar belki biraz öyle değildi. Şimdi mimarlar daha iyi bir düzeyde. Fakat yatırımcılarımız da oldukça bilinçlendi. Şahsen ben yatırımcılarımdan oldukça memnunum. Sonuçta mimarlık işveren olmadan yapılamaz. Onlarda iyi mimarlara gidiyorlar ki projenin kaba anlamıyla onlara kar olarak döneceğini biliyorlar. O yüzden sizin tasarımcı dediğiniz ofisler daha çok iş yapar oldular.

Mimarlık eğitimiyle ilgili eksikler var mı? Size göre mimar teknolojiyi ve inovatif ürünleri takip edebiliyor mu?

Hayır; bunları çok fazla yapabildiğini düşünmüyorum. Eğer merakı yoksa yeni ürün ve teknolojilerin takip edildiğini zannetmiyorum. En büyük sıkıntı bence gerçek dünya ile kurulamayan bu ilişkide. Mesela malzeme, detay çizim gibi. Bunlar mimar adaylarını en çok korkutan şeylerdir. Öğrenciden her şeyi de beklememek lazım. Öğrencilik dönemi gerçek hayat değildir aslında. Öğrencilik kendi gerçekliğine sahip bir hayattır ve inşaat sektörü, mimarlık bürosu gibi gerçeklerden oldukça farklıdır. Öğrencinin öğrenci iken bunlarla ilgilenmesini çok da gerekli bulmuyorum. Bunlar zaten öğrencilik sonrası ister istemez öğreniliyor. Öğrenci bunları öğrenmeye kalkarsa belki öğrencilikte yapması gerekenleri pas geçer diye düşünüyorum.

Bina yapan akademisyenlerin sayıca az olmasını nasıl görüyorsunuz?

Siz istediğiniz kadar uğraşın, çizin, ısrar edin. Sonuçta olmayacak bir şeyi inşaatçılar insana yaptırmazlar. Akademisyenlerin uzak durması belki de biraz buna bağlı. Belki de onlar gerçek hayat ile bu kadar kesişmek istemiyor olabilirler. Bir de tabii bu vakit meselesi. Akademisyenlerin oldukça işleri var. Çok okumaları gerekiyor, tez yazmaları gerekiyor. Bizim jenerasyon ile bu biraz aşıldı. Genellikle akademik kadrolar çok statiktir, dışarıdan hiç sirayet edilemez onlara. Hocalık başka bir şeydir, mimarlık başka bir şey. Ben bunu akademiden biliyorum. Bize dışarıdan gelen hoca sayısı çok azdı. Oradaki çekirdek kadrolar işi götürürdü. Bir dönem onların dışarıda ofislerinin olması yasaktı. Şimdi bu durumun nasıl olduğunu bilmiyorum. Hatta zamanında asistanlık teklifi aldığımda bu işin bana göre olmadığını anladım ve kabul etmedim. Fakat dışarıda bu iş öyle değil. Hatırlıyorum, Viyana Teknik Üniversitesi´nde bir kürsü boşalmıştı; Yapı Kürsüsüydü ve kimi getirelim diye öğrencilere sormuşlardı. Öğrenciler de piyasadan hakikaten iyi bir mimarı seçtiler.

Ekolojik yapılar konusunda neler düşünüyorsunuz?

Ekolojik yapılar balkonlara saksı koymak gibi bir şey değil. Yapının nasıl elde edildiği ile ilgili bir durum bu. Yapının kullandığı enerji gibi konular burada önem kazanıyor. Ekoloji eşittir yeşillik değil. Yeşil olan bir yapı yaparsınız ve kullandığınız malzemeler çevreye zarar verebilir. Türkiye´de biz yaklaşık 1 sene önce böyle bir taleple karşılaştık. Bu tabii belirli bir bilim sonucu oluşmuştu. Burada çevreye biraz daha duyarlı olma bilinci, maliyetin artmasına karşı yaşadığımız gezegeni rahatlatma bilinci etkili oldu. Tabii bir tarafında bunu kullanarak biraz daha kar etme, en azından yatırımın karşılığını alma bilinci de bunun içerisinde yok değildi. Bunu ben aslında Türkiye´de iyi bir trend olarak görüyorum. Bu bir yanıyla konut bloklarının arasında kalan kısımların nasıl kullanıldığına ilişkin de bir şeyler söyleyen bir trend. Belki enerji kısmına önem verilebilir diye düşünüyorum. Alternatif enerji kaynakları artabilir. Ama zamanla bunların da olacağını tahmin ediyorum. Mesela LEED sertifikasını birçok projede gerçekleştirebilir olmak bizi memnun ederdi.