Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

“Önemli olan doğru reçeteyi uygulayabilmek”

Sel, depremden sonra bir kez daha acı bırakıp gitti. Fakat gerçekleri görüp yeni uygulama ve kriterler yaratmamız için tüm bu olanlar bir fırsat olabilir. Bilim ve teknoloji artık bu tip felaketleri önleyebilecek düzeyde. Aklıselim atılacak adımlara ihtiyaç var ve bu konuda farklı seslere kulak vermek gerekiyor. Aynı zamanda Mimarlar Odası Eski Genel Sekreteri de olan Ali Rüzgar, “Ya bir yere imar durumu vermemek ya da eğer imar veriliyor ise bunun önlemini almak gerekiyor” derken bu konuda tüm ilgilileri göreve çağırıyor ve bir mimar sorumluluğu ile sel olgusunu değerlendiriyor.

DERE BOYUNA BİNA YAPMAMAK ÇÖZÜM DEÐİL!

“Bazı afetler önlenemeyebilir. Deprem gibi. Yine sel de aşırı yağmurla birlikte önlenemeyen bir gerçek olabilir. Önemli olan şey, eğer bir yerde bir yerleşme varsa orada gerekli olan önlemlerin alınmasıdır. Buna karşı imarın, alt yapının ve mevzuatın düzenlenmesi ve yetkili kurumların bunun önlemlerini alması gerekir. İmar durumlarını ve yerleşme planlarını bölgeye uygun yapması gerekiyor. Ya bir yere imar durumu vermemek ya da eğer imar veriliyor ise bunun önleminin alınması gerekiyor. Şimdi çok yanlış konuşulan bir şey var. Dere kenarına, dere yatağına bina yapılamaz diye. Bu çok doğru bir şey değil. Çünkü bütün tarihsel kentlere bakın; hep nehir kenarlarında ya da nehir boylarındadır. Amasya´yı düşünün, Antakya´yı, Eskişehir´i düşünün. Bunları çoğaltabiliriz. Tam derenin kenarında, sıfır noktasında olduğu halde bunun önlemi alınmıştır. Ama siz bir yerde bir yerleşme yaptırıyorsanız ve imar durumu veriyorsanız, verebilirsiniz fakat oranın topoğrafyası ile çok oynamamak lazım. Dere yatağını kapatmamak gerekiyor. Bir takım binaları, alt yapıyı ona göre hazırlayarak yaptırmak gerekiyor. Şimdi son yaşadığımız sel olayının felakete dönüşmesinde bunların hiçbirinin yapılmadığını görüyoruz. Aksine rant güdüsünün verdiği bir davranış biçimi ile dere yatakları daraltıldı. Yollar genişletilme gerekçesi ile dere yataklarının üzerine kaydırıldı. Bazı derelerin üstü kapatıldı. Doğal akışında giden bazı derelerin yönleri değiştirildi. Dolayısıyla ne oldu? Su gidecek yer bulamadı ve böyle olunca da bu felaket meydana geldi. Şimdi bu Ayamama deresi ve Nakkaşdere, Halkalı´nın öbür tarafı ki burası benim de oturduğum bölge, bunun tipik örnekleri. Burada kamu kuruluşlarının yaptıkları şeyin yanlışları çok açık görülüyor. Çünkü buraların topoğrafyası ile oynadılar. Özellikle Nakkaşdere´nin topoğrafyası ile oynandı. Bizim olduğumuz yerdeki yerleşme iki bin konutluk bir alan. Bu alan uluslararası Habitat ödülünü aldı. Şimdi o zaman oranın topoğrafyası böyle bir sel felaketine neden olacak durumda değildi; fakat orası toplu konut bölgesi seçilip TOKİ buraya inşaatları yapmaya başlayınca, inşaattan çıkan hafriyatları en yakın yer olan dere yatakları ve bostanlara döktüler. Bütün o vadiyi milyonlarca metreküp toprakla doldurdular. Dolayısıyla yerleşmelerin çevresi 6-7 metre yükseldi. Sular yerleşme alanlarının üzerine kaydırıldı. Var olan dere yatakları, yok oldu ve kapatıldı. Bunun çok örnekleri var. O bölgeye giderseniz bunu çok açık görebilirsiniz. Mesela, Marmaray Halkalı İstasyonu bizim bitişiğimizde bir yerde. Burası 4-5 metre suyla doldu. Eğer inşaat bitseydi ve orada insanlar olsaydı, belki de başka bir şey olacaktı ve felaket büyüyecekti. Demek ki yer seçimi yanlış. Dere yatağına yapılmaz diyenler kendileri dere yatağının içine yapıyorlar. Gidip bakarsanız, Toplu Konut İdaresi´nin 2008 yılında biten binalarına tepeden getirilen toprakların bostan ve dere yataklarına dökülmesi ile oluşturulan platformlar ile 7-8 metre yükseltilmiş hafriyat toprakları üzerine kurulu. Şimdi düşünün Marmaray İstasyonu´nun hemen aşağısında Türkiye´nin en büyük istasyonlarından biri olan Halkalı Tren İstasyonu var. Banliyö treninin son durağıdır ve aynı zamanda uluslararası ulaşımın yapıldığı bir istasyondur. Bu çok büyük bir istasyon, çünkü burada bakım atölyeleri var. Bu atölyelerin hepsi 4-5 metre suyla doldu ve kullanılamaz hale geldi. Tren yolunun altındaki köprüler komik seviyede suyun geçişine elverişli duruma getirildi, onun aşağısında da Türkiye´nin en büyük gümrüklerinden olan Halkalı Gümrüğü yer alıyordu ve o da sular altında kaldı. Demek ki siz bu toprağı getirip dere yataklarına koyarsanız, dere yatağını değiştirirseniz veyahut üstünü kapatırsanız ya da derenin tam içine inşaat yaparsanız bu bir felaket haline dönüşebilir. Tabii dönüşmeyebilir de. Bunun için ne yapmak gerekiyordu? Öncelikle dereleri ıslah etmek gerekiyordu. Dere yatakları ile çok oynamamak gerekiyordu. İstanbul´da 34 dere olduğu söyleniyor ve bu 34 derede de aynı sorun yaşanıyor.”

SORUMLU DOÐA DEÐİL İNSANLAR

“Nakkaş Deresi´nde Kayabaşı Toplu Konut İdaresi´ne doğru giden bir vadi vardır. Olimpiyat Stadı ile gecekondu bölgesinin bulunduğu Güvercintepe. İkisi arasındaki bir vadidir bu. En yukarıda da Kayabaşı yerleşkesi vardır. Şimdi bu iki tepe arasında yol yapıldı ve

vadi ile iki tepe birleştirildi. Bu yolun vadinin içindeki yüksekliği 6-7 metre. Burada viyadük yapılmadı. Bu yolun altına 70-80´lik 2-3 tane büz kondu. Sular geldi ve bu yolun arkasına baraj halinde birikti. Bunu da aldı ve bütün yerleşmelerin üzerine geldi. Demek ki felaketin önü açılmış oldu. Bunu bir doğa felaketinden öte insanların ve daha çok yetkililerin uygulamaları sonucunda felakete dönüştürülen bir doğa olayı olarak değerlendirmek daha doğru.”

“Bunun altında rant vardır. Düşünün Halkalı´daki dere yatağının içine stat ve dere yatağının bitişiğine de meslek okulu yapıldı. Bunlar çok büyük hacimli inşaatlar. Şu anda duruyor. TOKİ´nin de binaları duruyor. Biz bunların hepsini belgeledik ve resimlerini çektik. Şimdi ne yapmak gerekiyor? Kamunun bir sorumluluğu varsa bunu üstüne alıp gereğini yerine getirmesi lazım.”

NELER YAPILMALI?

Pek çok sivil toplum örgütünün bilimsel çözümler ürettiğini söyleyen Ali Rüzgar, yetkililerin bu seslere kulak vermesi gerektiğini dile getiriyor.

“Biz illa ki dava açmak zorunda değiliz. Bütün kaynak ve kadrolarımızı buna ayırma hevesinde de değiliz. Sonuçta yanlış bir uygulama varsa ve biz de bu uygulamanın mesleğimizle ilgili yanlış taraflarını görüyorsak yasalarında bize bu yetkiyi vermesi sonucunda bir vatandaş olarak bu sorumluluğu yerine getirmemiz gerekiyor. O yanlışlıklara yasal olarak karşı çıkmak bir muhalefet olarak görülmemelidir.”

“Burada çözüm için sadece mimarlık örgütleri yok. Oda ve meslek kuruluşları olarak bu tip felaketler ile ilgilenen 25 civarında meslek örgütü var. Sadece mimarlar ile ilgili değil bu konu. Bütün meslek grupları bu bölgelerle ilgili ciddi çalışmalar yapıyorlar. Önemli olan üretilen bu hazır reçeteleri uygulayabilmek. Çağdaş yönetimlerde bu tip üretimler bir değer ve katkı olarak görülüyor. Türkiye´de ise siz böyle bir çalışma yaptığınızda muhalif kimliğine büründürülüyorsunuz ve sanki temelsiz bir karşı çıkış şeklinde yorumlanarak öteleniyorsunuz. Oysa öyle değil. Şimdi bu felaket oldu artık. Bundan sonra bazı şeyleri düzeltmek gerekiyor ve kamunun bu önlemleri alması lazım. Şimdi kamu diyor ki, ben dere yatağındaki binaları yıkacağım. Bence yıkamayacaklar. Çünkü yıkım maliyeti daha yüksek. Bu konu masaya yatırılarak ilgili tüm kuruluşlar çağrılarak onların da görüşlerine değer verilerek bilimsel bir çözüm getirilebilir. Çünkü günümüzde bilim ve teknoloji bu tip şeylere çözüm bulmaya müsait. Ulaşım, yerleşim, su akışı gibi şeyler bir planlama çerçevesinde, bir takvim doğrultusunda çözülebilir. Fakat öbür türlü, buralara yaptılar ve ben yıkacağım derseniz, başka bir şey çıkıyor ortaya. O zaman imar durumunu niye verdiniz? Bu insanlar niçin buraya iş yeri ve konut yaptı ve siz niye bunlara zemin hazırladınız?

ESAS OLAN KENTLİLİK BİLİNCİ

Kentsel dönüşüme dönük uygulamalarda o bölge insanını da bu sürece katmak gerektiğini söyleyen Ali Rüzgar, mülksüzleştirerek ve insanları sokağa atarak bu dönüşümün gerçekleşmeyeceğini söylüyor.

“Kentin merkezi, tarihi bölgeleri değer kazandı. Kent çeperlerinde kapalı site denen bölgeler oluşturuldu. Aslında buraları ulaşım ve daha birçok nedenle cazibelerini yitirdi. Dolayısıyla kentin tarihi bölgeleri şu anda herkes tarafından bir değer olarak kabul edildi. İnsanlar oralarda iş yeri ve ev edinmek istiyor. Şimdi bunu Sulukule´deki insanları çöp gibi dışarı atarak yapmak yanlış. Burada güdü kar ve rant güdüsü. Oysa burada kent rehabilite edilmek ve altyapısı ile yeniden elden geçirilmek isteniyorsa bazı şeyler yapılabilir. Oturan insanların bölgesini terk etmediği, mahalle kültüründen, çevreden yoksun kalmadığı bir çözüm önerisi ile gelmek ve onları da bu çözüm önerisine katmak lazım. İlgili kuruluşları da buna katmak gerekiyor. Bu aynı zamanda bir kültürel erozyondur. Sadece mülkiyetsizleştirme ve insanları sokağa atmak değildir. Bu kent kültürünün bir erozyonudur. Buna esas sahiplenmesi gereken merkezi ve yerel yönetimler. Yine uygulamalar da doğru uygulamalar değil. Çünkü buralarda nüfus yoğunluğunu artıran uygulamalar yapılıyor. Eski binaların üzerine kat çıkılıyor. Bina kimlikleri ve dolayısıyla kent kimlikleri zedeleniyor. Bunun karşılığında ne yapılabilir? Sonuçta bizim gibi kuruluşlar davalar açarak görevini yapıyor ama bir ülkedeki vatandaşlık bilinci, kültür düzeyi ve kentlilik bilinci ve alışkanlıkları bu işte esas olandır. Bu bilince ne kadar sahipseniz, kentinizi ne kadar tanıyor ve sahip çıkıyorsanız esas temel güç odur. Türkiye´de yoğun göç nedeniyle kentsel kimliklerde yoğun bir bozulma var. Bakıyorsunuz kırsal alışkanlıklar devam ediyor. Kentlilikle ilgili alışkanlıkları az olan ve haklarını bilmeyen bir kamuoyu ile karşı karşıyayız. Bunlar bir süreç içinde anlaşılır hale gelebilir ama dediğim gibi kuruluşlara düşen şey hiç olmazsa bunu göstererek sahiplenmeye çalışmak.”