Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Hasan Sökmen, Medi Mimarlık

Mimarlığa nasıl başladınız?

[kutusol=3963]Zafer Mutlu’nun babası Latif Mutlu, Ankara’da bir özel yüksek okulun danışmanıydı. Ben de lisede sınıfta kalmıştım. Babam da sınıfta kaldığım için bu böyle olmayacak iyisi mi sen git çalış dedi. Ben ders çalışmaktan nefret ediyordum. Bu arada mimarlıkta da bölüm ikincisi olduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. Liseyi 6 yılda bitirdim, Milli Eğitim’in verdiği eğitimi kabul etmiyordum, yani bana ters geliyordu. Neticede, ben de iş bulmaya karar verdim. Lise son sınıfta iken Latif Mutlu’ya gittim. Bana ofiste iş yok, şantiyede istersen çalış dedi; ben de kabul ettim tabi. Proje müdürünün ismini verdi ve git onu gör dedi. O zaman 17 yaşındayım. Proje müdürüne gittim ve bana ne iş verirseniz yaparım dedim. Sonuçta betoniyer olarak çalışmaya başladım. Beton yapmak oldukça hoşuma gitti. Aralık veya Ocak’ta beton işi durduruldu, ofise geçtik ve orada çalışmaya başladık. Ofiste projelerin olduğu dosyaları gördüm ve karıştırdım. Bu proje çizimleri de ilgimi çekmeye başlamıştı. Ofiste teknik ressam olarak çalışan çocuktan, nereden ders alabileceğimi ögrendim ve Maltepe’de bir kursa başladım. Altı ay sonra teknik ressam sertifikası aldım. Artık şirkette teknik ofise geçmiştim. O kadar hevesliydim ki çok çalışıyor ve güzel çiziyordum. Şantiyeyi yapan mimarın ofisinde mimar Naim Bekitoğlu’nun yanında çalışmaya başladım. İki yıl çalıştım ve bu arada da liseyi bitirdim. Lise çok iyi geçmediği için üniversite sınavlarında zorlandım; ancak mimar olmayı da istiyordum.

O zaman özel yüksekokullar vardı. Gündüz teknik ressam olarak çalışmaya ve gece de özel yüksekokula gitmeye karar verdim. Özel yüksek okullar şimdiki gibi değil, paralı lise gibiydi. Bu şekilde mimariye girdik. Ancak okul o kadar kötüydü ki, mimar olunacak bir okul değildi. Birinci sınıfta ilk derslerden birinde bir çizim sınavı yaptılar. Ben beş dakikada çizdim çıktım; diğerleri kağıtlarını yırtmışlar, mürekkep dökmüşler, çizememişler. Ben de erken çizip çıktığım için yanımdaki arkadaşlar Hasan Sökmen kağıdı boş verdi çıktı, ondan mimar olmaz demişler.
Naim Bekitoğlu’nun yanında çalıştıktan sonra mimarlık öğrencisi oldum artık ve projelerin içine girmeye başladım. Bütün bunlar olurken artık teknik ressam gibi değil, mimar gibi bakmaya başlamıştım. Hatta üçüncü sınıftayken bir projeyi baştan sona bitirebiliyordum. Mimar Umut İnan ile çalışıyordum o zaman. Sonrasında, 4. sınıfta Sezer Aygen’in yanına geçtim. Sezer Aygen’in ofisinde çalışırken, 6 yıldır işin içindeydim ve oraya okulu bitirmiş yeni mimarlar geliyordu. Ben öğrenci olmama rağmen büro şefi oldum ve master yapan mimarların şefiydim. Sonuçta okulu bölüm ikincisi olarak bitirdim. Sonrasında 4. sınıflara proje dersi hocası olarak okulda çalışmaya başladım. Bir yıl sonra askere gittim ve döndükten sonra yurt dışına çıktım. Yurt dışında da beş yıl kadar kaldım; önemli ve büyük projelerde çalıştım. İlk olarak Cezayir’de bakanlığın büyük bir projesinde yer aldım.

Türkiye’ye dönünce -tabi ülkede birçok şey değişmişti- ofis açmadan önce biraz adapte olmamız önerildi. O dönemde bir arkadaşım MNG’de çalışıyordu ve Ankara’da otel yapacaklarını söyledi. Bu otel Hilton Oteli idi ve proje iki yıl sürecekti. Projeye katıldık.

1985’li dönemlerde müthiş ithalat malzemeleri girmeye başlamıştı ülkeye. Mermerler, granitler, armatürler vs. her şey ithal ediliyordu. Ve o ürünlerin ilk numunelerini ithal ederek Ankara Hilton’da biz kullandık. Mesela; projeye alçıpan yazılmıştı ama Türkiye’de alçıpan yoktu. Yurt dışından aldık, alçıpan geldi ama bu sefer de ustası yok. Yugoslavya’dan alçıpan ustası çağırdık. Bütün ithal malzemelerin denendiği bir laboratuardır Ankara Hilton. Bense projede dizayn manager idim.

Sonra 1987 yılında ofisimizi MEDİ Mimarlık olarak kurduk. Kuruluşumuzdan itibaren çok sayıda otel projesine imza attık. Bugüne kadar 25 otel projesi yaptık ve devam ediyoruz.
Mimarlık eğitimi ile ilgili düşünceleriniz neler?
Bazı disiplinler var ki eğitimle oluyor, bazılarının ise eğitimle ilgisi yok. Yani ressam isen, resim kabiliyetin varsa akademiye gitmene gerek yok. Çünkü akademiye giden ressamlar, akademide öğrendiklerini unutmak için beş yıla ihtiyaç duyuyorlar. Neticede illa ki okul disiplini önemli değil. Ama bazı bölümler var ki matematik, fizik gibi eğitim lazım. Mimarlık ise ikisinin ortasında bir yerde. Hem sanat var hem teknik var, sosyal tarafı var. Sanat tarihi, mimarlık tarihi, arkeoloji, bunları okuyarak sosyal tarafını da güçlendirebiliyorsun. Bunu hiç öğretmensiz yaparsın. Ben mesela en kötü okuldan mezunum ama 25 bin kitaplık kütüphanemiz var. Benim okuduğum okulun 3 bin kitabı vardı, benim kütüphanemin 25 bin kitabı var. Bir ofisin kütüphanesi bu. Mimarlığın bütün alt disiplinleri var bu kütüphanenin içinde. Plastik sanatlar, resim, heykel, fotoğraf, tarih, arkeoloji kitapları, sinema… Mimarlık bütün bu disiplinlerden beslenen en üst noktadır. Psikolojiden anlamayan bir mimar olamaz. Mimar olmak için sosyolojiden, psikolojiden, tarihten, arkeolojiden, resimden, heykelden, coğrafyadan anlaman gerekiyor.

Otel projelerini ele alırsak, teknolojinin gelişmesiyle birlikte tasarruflu ürünler öne çıkıyor ancak misafir için de konfor önemli. Bu ürünler ne kadar konforu, ne kadar tasarrufu hedefliyor? Yatırımcının bu ürünleri seçiminde etkisi nedir?
Bir yapıda en az 1300 kalem malzeme var. Bu malzeme sayısı içinde yatırımcının empoze ettiği kalem sayısı 5’i geçmez. Gerisine biz karar veririz. Onun istediği ürün sayısı 5’i geçerse, mimar olarak biz yani MEDİ Mimarlık olarak kabul etmeyiz. Mesela ben Antalya’da proje yaptım ama Alanya’da yapamadım. Alanya yatırımcısıyla çok uyuşamadık çünkü. Yatırımcıyla uyuşabilmek çok önemli. Yatırımcı mimarı rahat bırakmalı. O nedenle kurumsal firmalarla çalışabiliyor; ancak her şeyi ben bilirim diyen iş adamlarıyla çalışamıyoruz.

Resort otel ile şehir otellerini ayrı ayrı değerlendirirsek, otel mimarisini nasıl buluyorsunuz?
Resort oteller, tatil için yapılır. Bu nedenle en az bir hafta kalır insanlar, bazen 15 gün kalır. Bu nedenle kaldığın mekanın içinde bir hayatın, bir yaşamın oluyor. O yaşam sana fonksiyonların dışında mimari olarak da, görsel olarak da bir şeyler vermeli. Yani şehir otellerinde 1-2 gün kalır çıkarsın. Mimarisi, teması vs. o kadar da önemli değildir. Ancak resort otelde ev gibi yaşıyorsun, eşyalarını getirip yerleşiyorsun. O zaman otel sana bir şeyler vermeli. Biz MEDİ olarak temalı oteller yapıyoruz. Temalar insanı resort otelde meşgul ediyor ve neşeli mimariyi katıyorsun oraya. Binanın bir ruhu var. Titanic Otel’i yaptık mesela, tatilci gelip önünde resim çektiriyor. İnsanlar bina ile bütünleşiyor ve otelden sıkılmıyor.

Şehir otellerinde ne yaparsan yap. Orada mimari açıdan bir kriter yok. Otelin konforuna, fonksiyonuna göre bir proje çiziyoruz. Çalışan bir otel yaptıktan sonra gerisi kolay. Şehir otellerinde belirleyici unsur, lokasyondur. Lokasyon şehir otelciliğinin temelidir. Otelin başarısının bir numaralı kriteri lokasyondur ve üç kelimede söylenir: Yer, yer, yer. Yeri iyi seçtin mi rakibine golü atarsın. Mesela The Marmara lokasyon olarak en iyi örnektir.

Temayı nasıl belirliyor veya seçiyorsunuz?
Temayı ben seçiyorum. İlk temalı otel projemiz Topkapı Palace’dır. Titanic, Concorde, Mardan gibi önemli temalı otellerin projelerini gerçekleştirdik. Topkapı projesiyle birlikte o bölgede 4-5 parsel yan yanaydı. Topkapı Sarayı, Kremlin Sarayı, Venezia Sarayı ve Green Palace. En son da Mardan Palace’ı yaptık. Hepsi saray tipi projeler…

Şu an yürüttüğünüz otel projeleri hangileri, bunların da teması var mı?
İstanbul Ataköy var, Bodrum’da iki projemiz var. İstanbul’daki şehir oteli ama temalı bir otel. Nike heykelinden esinlenilerek yapıyoruz. Ben arkeolojiyi çok sevdiğim için Nike heykelini baz alarak bu projeyi yapıyoruz.