Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Kerem Oral, Oral Mimarlık

Fransa’da mimarlık fakültesinde aldığı eğitim ile başlayan mimari serüveninin ilk yıllarını Fransa’da, sonraki yıllarda da Türkiye’de yarattığı projelerle devam ettiren Mimar Kerem Oral, gönül bağı kurduğu Palivor Çiftliği’nin ortaya çıkışını anlattı.

Mimari hayatınıza başlayışınızdan ve Oral Mimarlık’ta yer alma sürecinizden bahseder misiniz?
Mimari hayatıma Fransa’da başladım çünkü Fransa’da okudum. Mimarlık fakültesi öğrencisi olma ayrıcalığını yaşadım. Mimarlık fakültesinde okumanın bir ayrıcalık olduğunu inanıyorum. Eğitim hayatınız boyunca, gözünüzü, beyninizi ve aynı zamanda hissetmenizi disiplin altına aldığınızı düşünüyorum. Yurt dışındaki eğitim sürecinde uygulamaları görme şansına sahip oluyorsunuz, ofislerde çalışma imkanına sahip oluyorsunuz. Çünkü bunu yapmak mecburi, bir şekilde bunları yapmak zorundasınız. Okurken staj yapmış olduğum mimari ofis, mezun olduktan sonra ilk işim oldu. Sonrasında, Orlean şehrinde kurulu olan dünya üzerindeki birçok Carrefour ve Carrefour’ların bağlı olduğu AVM’leri yapan, BEG Group firmasında çalışmaya başladım. BEG firması, beni Fransa’dan İstanbul’a gönderdi. Çünkü 1996 yılında Türkiye’nin ilk AVM’si olan, Carrefour Kozyatağı inşaatında müşteri temsilcisi –ki buradaki müşteri, Carrefour- konumu ile mimari görevim gereği Türkiye’de olmam gerekiyordu. 1996 yazında proje tamamlandıktan sonra, Oral İnşaat Firması’nda göreve başladım. Babam mimar Ahmet Oral ile birlikte muhtelif işler gerçekleştirmeye başladık. O zamandan bu zamana da birçok işler gerçekleştirdik.

İlk etapta neden babanızla beraber çalışmayı tercih etmediniz?
Çok şanslıyım ki 30 bin metrekarelik bir inşaat alanında çalışma fırsatım oldu. Bu büyük bir şanstır bence. Sahadaki ilk görevim de sahada kaç kişi olduğunu saymaktı. Bu işte tecrübe son derece önemli… Mimari olarak üretilmiş, kağıt üzerinde bulunan, gerek iki boyutlu, gerek üç boyutlu olan görsellerin hayata geçirilişini, yapıya dair bütün farklı elementlerin monte edilmesinin ve insanların iş gücünün nelere imkan verdiğini, nelere imkan vermediğini görmek kadar heyecan verici bir şey olamaz. Babam Mimar Ahmet Oral ise o dönemlerde inşaat işlerinde değil daha çok dekorasyon işlerindeydi. Bu nedenle tercih etmedim. Daha sonra, bir ortaklık gerçekleştirerek Oral Mimarlık ve Oral İnşaat olarak daha önce yapılan işlerin ötesine geçmeye başladık.

Portföyünüzde birbirinden farklı birçok mimari konsepte dair çalışmalar yer alıyor. Genellikle mimarların mimari tarzları yaratılarına da yansır ve genellikle o mimari tarz başka bir şeyi çağrıştırır. Sizin yaratılarınızda kütüphane kütüphaneyi, ev evi, otel oteli çağrıştırıyor. Yüzde yüz amaca bağlı kalmayı sağlayan nedir?
Hep söylemeye ve uygulamaya çalıştığım bir konu var. Mimarinin estetik ve fonksiyonla birleşmesinden çıkan bir evlilik olduğuna inanıyorum. Bütün bu evliliği belli bir ışık altında -Bu ışık, suni ya da doğal ışık olabiliyor- ya da gölgede görebiliyoruz. Talep edilen konu, bir programa bağlı olmalıdır diye düşünüyorum. İşte bu bahsettiğim, öğrencilik yıllarında bize aktarılan beyin disiplinidir. Bence amacından şaşmamalı… Mimarın görevi son derece sonsuz bir seyahate çıkmaktır aslında. Bu seyahat konunun en derinliklerine gidebilmeli. Konunun en derinliklerine gidebilmek için de son kullanıcıya dokunmanız gerekiyor. Benim için bir kütüphanenin son kullanıcısı, öğrenciler ve o kütüphaneyi işletendir. Dolayısıyla bu ikilinin ortak bir mahal içerisinde birlikte yaşamasından bahsediyoruz. Bu bir evlilik gibi bir birliktelik. İşte burada, bu birlikteliğin yaratılması sürecinde mimari ortaya çıkıyor. Mimari, değişik fonksiyonların aynı anda bir araya gelebilmesini sağlamalıdır. Zannedersem biz, bu noktayı pek kaçırmıyoruz. Bir projeye başlarken göz önüne aldığımız üç tane önemli kriterimiz vardır. Bir tanesi hizmetin kalitesi, ikincisi hizmetin hızı, üçüncüsü de hizmetin bütçesi. Bu üçlü parametrenin daimi bir şekilde birbirleriyle uyuşabilmesi lazım. Bence, en başında proje tasarlanırken mimar olarak tasarladığınız, tasarıda, bu üçlü parametrelerin uyumuna dikkat etmeniz gerekir.

Sizce neden eserin hep başka bir şeyi çağrıştırması isteniyor?

Bunu bana değil, bunu isteyene sormak lazım ama ben fikrimi söyleyeyim size. Bence bu davranışı gösterenin de kafası karışık olduğu için, ne yapmak istediğine o da tam manasıyla karar veremediği için öyle davranıyor.

İç mimari ve mimari tasarımın ayrı kişiler/ekipler tarafından tasarlanmasının avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Modern mimarinin yaratıcılarından biri olan Le Corbusier, iç ve dış mimarinin birbirinden ayrılamayacağınız söylüyor. Çünkü iç ve dış etkileşim dediğimiz etkileşimler var diyor.

Bence büyük avantajları var. Çünkü unutmayalım ki mimaride zıt etkileşimler var. İç-dış, siyah-beyaz, tabii ki griler de var ama bir takım zıtlıklar da var ama bu zıtlıkların getirmiş olduğu bir sükunet de var. İç-dış, kapalı-açık, vejetal-mineral, bu zıtlaşmalardan ortaya çıkan bir sinerji var. Bu sinerjinin sukunet bulabilmesi işte mimarın elinde. Bence asıl burada mimarın rolü ortaya çıkıyor ve asıl burada önemli bir şekilde dengeyi kurabiliyor. Mimarlık sadece bina üretmek değil, mimari de bina üretmek değil. Ben mimariyi bir eser bırakmak olarak görebiliyorum. Bunu yüzyıllardır gerçekleştiriyor mimarlar. Bu yüzden iç-dış birlikte görebilenlerin eserleri daha uzun süre kalabiliyor. Dezavantajı ise var ve yok. Çünkü iç mimarların da son derece geniş bir malzeme dağarcığı, aynı zamanda mekanı anlama özelliği de var. Tabii ki mekan bir hacimden oluşuyor. Bu hacmin içerisinde kendisini serbest bırakabilme özelliği iç mimarlar da son derece etkin. İşi bu çünkü. Ve bunu da bir avantaj olarak görüyorum çoğu zaman. Dezavantaj var mı? var tabii. Mekanı anlayamama riski var. Yani mimarın mekanı ya da hacmi yaratırken hedeflediği görsel kurguyu anlayamama riski var.

Siz farklı iç mimari ofisleri ile çalışıyor musunuz? Yoksa “iç mimari ve mimari mutlaka bizim tarafımızdan yapılır” mı diyorsunuz?
“İç mimari ve mimari mutlaka bizim tarafımızdan yapılacaktır” tutumunu edindik. Bunu son 20 yıldır böyle yapıyoruz zaten. Ben mimar olarak “üretmek” taraftarıyım. Burada önemli konu üretim. Üretimin getirdiği bir seyahat var. Bugün bir pergola ya da bir mutfak dizayn etmek de bir mimarın önemli görevleri arasındadır. Mimar denilince, “mimar, sadece bina yapar” fikrini bozmak gerekiyor. Mimar, sadece bina yapmaz; mimar, üretir. Mimarın işi üretmektir ve bu üretimi de muhtelif parametrelere, beyin disiplinine göre analiz edip geleceğini görüp buna göre imal etmektir. Neticede bir ürün imal eder mimar. Tabii bütün bunların içerisinde de en büyük hedeflerden bir tanesi, gerek iç gerek dış fark etmeden mutluluğu yaratmaktır. Çünkü yapıyı kullanan insan. İnsan bir yerde mutlu oluyorsa, mimarinin buna katkısı oldukça fazladır. Eğer insan bir yerde mutsuz oluyorsa, bulunduğu mekanda, bulunduğu hacimde, bunun sorumlusu yine mimardır. Çünkü neticede unutmayalım ki bulunduğumuz mekanları mimar ortaya çıkartıyor. Burada yine ayrım yapmıyorum, mimar ve iç mimar beraberce, ortaya çıkan mekanın sorumlusudur. Bu nedenle bizim öncelikli amacımız mutlu etmek olmalıdır.

İyi mimar nasıl olunur? Bir mimarlık fakültesini bitirmek mimar olmak için yeterli midir?
Bir mimarlık fakültesini bitirmiş olmanın, mimar olmak için yeterli olduğuna inanmıyorum. Ümit ederim ki, hayatımın son yıllarında iyi bir mimar olacağım. Çünkü mimarlık sonsuz bir seyahat. Bu seyahatte tecrübe ediniyorsunuz. Bu tecrübelerinizi de eserlerinize aktarıyorsunuz. Kendisiyle, hayatıyla barışık olan mimar, daha iyi avantajlara sahiptir. Hayatıyla barışık olunca insan daha iyi üretebiliyor. Daha doğru düşünebiliyor. O yüzden iyi bir mimar olabilmek için öncelikle barışık olmayı öğrenmek gerekiyor. Hayatımızla, kendimizle barışık olmayı öğrenmemiz gerekiyor ama bu da bir günden ertesi güne olmuyor.

Sadece estetik duygusuna sahip olmak değil, insanları anlamak da gerekiyor sanırım.

Lüks ev tasarlamak için lüks eve ihtiyaç duyan kişinin ne istediğini bilmek gerekiyor değil mi?
Mimariyi sadece lüks ev tasarlamak olarak görmüyorum. Mimarinin içerisinde her şey var. Bir A4 kağıdı üzerine yazdığımız yazıların düzeni bile mimarinin bir parçası diye düşünüyorum. Çünkü mimari o kadar geniş bir kavram ki, psikolojik, sosyolojik, ekonomik parametrelere kadar her şeye dokunuyor. Mimarinin dokunmadığı bir şey yok neticede. Dolayısıyla, sadece ev olarak görmeyelim mimariyi. Mimari bir yaşam tarzı aslında. Mimarlığı yaşamak, büyük bir ayrıcalık ama bu ayrıcalığın yanında oldukça zor tarafları olan bir meslek. Dağınık olan bütün detayları, bir arada tutabilmek ve aynı zamanda da bir bütünün parçası olarak ayrıştırabilmek gerekiyor. İyi bir şey yapmak için öncelikle iyi bir insan olmak gerekiyor. İyi bir insanın da “ben memleketime nasıl faydalı olurum?” diye düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Ben böyle düşünüyorum. İşimi iyi yaparak, memleketime faydalı olmaya çalışıyorum.

Bir meslektaşınız “Mimar, ölümünden 50 sene sonra da anılıyorsa mimardır” demişti. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Mimar ölümünden 50 sene sonra anılmak için üretim yapmıyor. Mimar o günün şartıyla, teknolojisiyle, etkileşimleriyle bir üretim yapıyor. O üretim güncelliğini koruyabilmesi yarattığı mekanın, hacmin kalitesiyle anlaşılabilir. Bütün bu mekansal kaliteyi, hacimsel kaliteyi, ölçeksel kaliteyi beraberinde getirebilmişse işte hala o zaman beğenmeye, kullanıcı olarak kullanma işlevini sürdürmeye, içinde bulunduğumuzda ya da dışından baktığımızda haz duymaya devam ediyoruz. İşte o zaman fotoğraf makinenizi alıp resmini çekmek istiyorsunuz. Bugün Kuveyt’ten geldim. Orada 40 yıl önce yapılmış olan parlamento binası, Jørn Utzon tarafından imal edildi. Utzon aynı zamanda Sydney’deki opera binasının da yaratıcısı. Hala son derce aktüel bir bina, hala olması gerekli ölçüde, vermek istediği etkileşimleri bana ve Kuveyt halkına hissettiriyor. Bununla beraber, “mimar, ölümünden 50 sene sonra anılıyorsa mimardır” söyleminin biraz dar kaldığını düşünüyorum. Bugün hayatta olan ve oldukça başarılı eserlerde imzası olan birçok mimar sayabilirim. Dünyada ve Türkiye’de bu yetide olan sayısız mimar var.

Birkaç isimle örneklendirir misiniz?
Örneğin, Renzo Piano… Son derece inovatif eserler sunan bir mimar. Frank Gehry ya da… Hala yeni bir şeyler icat edip uyguladığı ürünleri var. Mimarlığın şu anda, 21. yüzyıldaki gidişatı “süperstar mimar” yaratma şekliyle ilerliyor. Bu dünyanın konjonktürü diye düşünüyorum. Halbuki ismini, cismini duymadığımız son derece değerli ürünlere sahip çok değerli mimarlar var. Fakat isimlerini duyuramadıkları için, bu konuda anılmadıklarını düşünüyorum. Bu isimleri doğru zamanda, doğru yerde olmadıkları için bilmiyoruz. İsmi duyulmamış birçok mimara ait birçok örnek ürün olduğu için, mimarın, iyi bir mimar olabilme çabasıyla ilerlediği yolculuğunda isimsiz eserleri de gezip görmesi son derece önemli yer tutuyor.

Eserin ölümsüz kalması için toplumsal bir fonksiyonunun da mı olması gerekiyor?
Ben sizinle hemfikir değilim bu konuda. Bugün Konya’da bulunan yapılar, yurt dışı ve yurt içinden gelen mimarlık öğrencilerinin eğitim konusu oluyor. “L” harfi şeklinde yapılmış, iç avlusu olan bu evler, bugün mimarinin bazını oluşturan evlerden. Çok uzağa gitmeden Efes’i örnek gösterebilirim. Efes, dünyanın ilk kanalizasyon sistemine sahip yapıdır. İllaki toplumsal etkileşimin olması gerekmiyor. Bu yapılar farklı özellikleri sayesinde yıllar sonra hala beğeni toplayabiliyor.

Bütün İstanbul size verilse ve bir şehir yaratmanız istense, “İstanbul gibi olacak ama kaotik olmayacak” dense, İstanbul nasıl bir yer olurdu?
15 milyon kişinin olduğu, dışardan göç almaya devam eden, neresine kazma vurulsa tarihi eser fışkıran İstanbul’dan mı bahsediyoruz? Bilmem, sizce de zor değil mi? şöyle ifade edeyim, bahsettiğiniz şey aslında ideal şehrin bir tanımı. İdeal şehrin kurulabilmesinin sıfırdan alınarak yapılabileceğini düşünmüyorum. Her şehrin kendine ait bir organik yapısı var. Bu organik yapının içerisinde son derece önemli bir de bütçe meselesi var. Bütçelerin elverdiği ölçüde yerel yönetimler, ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekiyor. İstanbul için de en iyisinin yapılmaya çalışıldığını görüyorum. Muhtelif hatalar elbette vardır, kimin hatası yok? Hatası olmayan yok aslında. Eleştirmek çok kolay ama yapmak çok zordur. Ben aynı zamanda bir yatırımcı olarak biliyorum ki, bir taşı diğerinin üzerine koymak kadar zor bir şey yok. İki tane üst üste duran taşı belki bir hamle ile yıkabilirsiniz ama aynı duruşu yakalaması için inşa etmek çok zor. Bu nedenle iki kere düşünmek gerektiğine inanıyorum. İstanbul’u bir insana benzeterek, yaşayan, beyni, ayakları, kolları, yüzü olan bir yapı olarak hayal edin. İstanbul, gençlikten, büyük olma yoluna doğru gidiyor, büyümeden yaşlanmaya doğru gidiyor, yaşlandıktan sonra liftingler geliyor gibi düşünün. İstanbul, bugün büyük altyapı sorunları olan bir şehir. Büyük altyapısal sorunları gidermek için de büyük paralar gerekiyor. Büyük paraları da bir anda çıkarıp ortaya koymak meselesi ise hiç de öyle kolay değil. Bu bağlamda değerlendirmekte fayda var. Bunun yanında her birey ayrı ayrı “ben şehrim için ne yapabilirim?” diye düşünse ve yapsa inanın her şey çok daha farklı olur. 15 milyon insan, bu düşünce yapısına sahip olsa, belki o zaman bahsettiğimiz ideal şehre doğru gelişen değişim tam manasıyla gerçekleşebilir. 

İstanbul’un varolan silueti hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tarihin romantizmine kapılmamak gerektiğini savunuyorum. Tarihin romantizmi, son derece güzel ve önemli ama o romantizme kapılıp bir anda kendimizi bırakmamızı yanlış buluyorum.  Şehir planlamacılığının önemi de bu konu ile gözler önüne seriliyor. Bir yandan da bahsettiğiniz siluet kavramı, bir ucundan bir ucuna 200 kilometreye yakın olan İstanbul’un hangi noktası için sorgulanmalı? diye düşünüyorum. İstanbul’un var olan bir silueti var. Aynı zamanda bu siluetin düzgün bir görünümde olması için hazırlanmış birçok kanun da var. Boğaziçi kıyıları için de ayrıca düşünülmüş kanunlar yürürlükte. Düşünceler çok güzel ama sonrası uygulamaya kalıyor.

Özellikle Avrupa Yakası’nda yoğunluk gösteren, dikey yapılaşma için ne düşünüyorsunuz?
Elbette bu da gerekli… Metrekaresi son derece değerli olan bir şehirde, dikey yapılaşma da olmalı. Şehir planlaması açısından doğru konumlandırılması buna göre de gerekli altyapılarının yapılması neticesinde, dikey yapılaşma da bu şehirde yer almalı.

Sizce Türkiye akıllı şehirlere sahip olabilecek mi? Özellikle İstanbul, yeni nesil akıllı teknolojilerle yönetilebilen bir şehir olacak mı?
Türkiye’nin genelinde gerçekleşmesi daha kısa zaman alabilir ama İstanbul gibi büyük bir megapolden bahsettiğimizde bunun gerçekleşmesi çok daha uzun bir zaman alacaktır. Bunun için gerekli olan bütçe, iş gücü, yatırım planlaması yapılmalıdır. İstanbul, Türkiye nüfusunun  yüzde 20 oranında bir kısmına ev sahipliği yapan, metrekaresi değerli olan bir şehir. Bunun için Türkiye genelinden farklı bir konumda değerlendirilmeli, hızlı dönüşümlerin gerçekleşmesi beklenilmemeli.  Çok daha farklı parametrelere, sosyo-ekonomik koşullara sahip bir mega kent olduğu bu gidişat içerisinde gözden kaçırılmamalı diye düşünüyorum.

Akıllı şehirler ve akıllı binaların gündemi oluşturduğu son yıllarda tamamen farklı bir konsepti (Palivor Çiftliği) geliştirdiniz. Bu proje sizin mimari hayaliniz olduğu için mi hayata geçirildi?
Şöyle söyleyeyim, burada yürürken kaldırımda yani betonda yürüyoruz. Doğadan kopuk yaşıyoruz. Bir yandan da çocuklarımız büyüyor. Abim ve ortağım olan Emre Oral’ın çocuklarıyla beraber toplam 7 çocuğumuz var. Onların şehir içinde, AVM’lerdeki havayı solumaları yerine, Palivor’da solumalarını tercih ettiğimizden dolayı Palivor’u yaptık. Aynı zamanda da Palivor Çiftliği, bir gayrimenkul yatırımının üzerine geçip, çeşitli ürünleri ile bir yaşam felsefesini de yansıtıyor. Bugün Palivor Çiftliği’nin balları, sucuğu, keçi sütü piyasa sürülüyor. Biz üretimimizin sadece mimari ve gayrimenkul üretimi ile sınırlı kalmamasını hedeflemiştik. Farklı bir sektör olduğu için bu alanda küçük ve emin adımlarla ilerliyoruz.

Doğal kaynaklarımızın sürdürülebilir olması için enerji verimli sistemlerin yaşam alanlarında da kullanılması gerekiyor. Siz bu konuda yatırımcıları yönlendiriyor ve bu sistemlerin kullanılmasını özendiriyor musunuz?
Tabii ki. İki tane önemli konu var; bir tanesi güneş enerjisi, ikincisi rüzgar enerjisi. Bugün, bu her iki enerji kaynağı da son derece etkin vaziyette ve ulaşılabilir hale geldi. Bundan 15-20 sene evvel, yatırımcılara bu konuyu teşvik ederken, “yatırım maliyetinizi çok çabuk geriye alacaksınız, merak etmeyin” derdik hep. Bugün ise yatırımcının da kafasında bu sistemleri kullanmak var. Artık rüzgar enerjisini de özendirebiliyor, faydalarını anlatabiliyoruz. Yatırım maliyetleri hesabında bir on sene sonra rüzgar enerjisi sitemleri biz söylemeden yerini almış olacak. Aynı şekilde üretilen bu enerjinin nasıl harcanacağı konusu da var ve bu konu son derece önemli. Enerjinin daha efektif kullanılması ile ilgili geliştirilen birçok ürün ve daha iyilerinin geliştirilmesi için yapılan birçok yatırım söz konusu. Burada az önce bahsettiğimiz şehircilik ölçeğini son kullanıcıya kadar genişletmemiz gerekiyor. Son kullanıcının bilinçli olması ve bu bilinç çerçevesinde bir davranış biçimi geliştirmesi, enerjinin verimli kullanımında etkin rol oynuyor.

Enerji verimli bina sertifikasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Leed gibi Breeam gibi bir sertifikasyon Türkiye’de Doç. Dr. Duygu Erten öncülüğünde, çok değerli çalışmalara sahip olan bir ekiple yürütülüyor. Hummalı bir çalışmanın ürününü bize sunuyorlar. Bu çabalarını ve katkılarını takdire şayan buluyorum.

Şehri simgeleyen yapılar genellikle tarihi geçmişi uzun olanlar. Londra’daki “London Eye” ise yeni nesil bir yapı. Siz İstanbul’un simgesi olacak bir yapı tasarlasanız bu yapı nasıl olurdu?
Bilmem. Bilemiyorum. Düşünmem lazım. Çok fazla düşünmem lazım. Çünkü bu konunun çok derin olduğunu düşünüyorum. Bence bunun öncelikle kişilikle bir ilgisi var. Ama özünde şöyle bir yapı yapmak isterdim. Hiç iddialı olmayıp da bir anda kendi kendine çok iddialı olmayı beceren bir yapıya imza atmak isterdim. Biraz karmaşık gibi oldu ama onun da nedeni şu, çok büyük bir megapolün içerisinde bir simgesel, anıt yapıyı yapmak çok zor bir şeydir. Herhalde 21. yüzyılın teknolojilerinin de getirdiği, İnovatif bir kurgulama yapmak isterdim.