Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Ömer Kurdak, Ömer Somer / Ömerler Mimarlık

[kutusag=3965]Ömerler Mimarlık kurucu ortakları, Ömer Kurdak ve Ömer Somer, 40 seneye yaklaşan mimarlık hayatlarında beraber ilerliyorlar. Birçok başarılı ve aynı zamanda etkili projede imzaları bulunan Ömerler, yarım asra dayanan mesleki tecrübeleri ile genç mimar okuyucuları için mimarlığın yol haritasını çizdi.

Mimari, birçok mimar tarafından hem fonksiyonel, hem de estetik sorumlulukları olan bir branş olarak ifade ediliyor. Bu bağlamda, İstanbul ölçeğinde, Türk mimarisini değerlendirir misiniz?
Ömer KURDAK: Mimariyi, hem fonksiyonel hem de estetik olarak ifade etmişsiniz ama aynı zamanda kültürel, sosyal, psikolojik faktörlerden de söz etmek gerekir. Bütün bu saydığımız etkileyenlerin dışında sorumluluk kısmı da var. Mesleğe, işverene, kendine, ülkeye karşı sorumlu olmak da bu işin bir parçası. Örneğin, bir binanın yapılışı şu kadar zaman, bu kadar maliyet gerektirecek deniyorsa mimarın ortaya çıkması beklenen o tablonun sorumluluğunu da alması lazım. Dolayısıyla sadece estetik ve fonksiyonel olarak değil, biraz daha kapsamlı almak gerekiyor. İstanbul ölçeğinde Türk mimarisini ise değerlendirmem oldukça zor görünüyor. Çünkü bugün yapılan binaların Türk mimarisini yansıttığını düşünmüyorum. Buna ister globalleşme deyin, ister popülizm deyin şu an dünyada beğenilen, rağbet gören bu yaklaşım. Bu yaklaşım Türkiye’ye de uçup geldi.

Ömer SOMER: Ne yazık ki çok özgün bir mimari yaratıldığı söylenemez. Örneğin, Sedat Hakkı Hoca özgün mimariyi yaratanlardan biriydi. “Sadece O’dur” denemez elbette. Başka mimarlar da var. Sedat Bey, çalışmalarında gelenekseli, yeni olanla birleştirebildiği için böyle söylüyorum. Sedat Hakkı Bey’in yakaladığı bu sentez Japon mimarisinde iyi görülürdü. Ancak şimdi orada da bozulmalar var. Anadolu’ya sadece Türk mimarisi diye bakmamak gerek. Yapılarda birçok farklı kültürel iz var. Örneğin, İskandinavya’da daha belirgin bir mimari fark edilir. Diğer gördüklerinizden ayrılan, farklı bir mimari hissiyatına kapılırsınız. Özel durumlar olmasına karşın, artık tüm dünyada teknolojinin ve globalleşmenin getirdiği malzeme ve biçimlerdeki değişim, mimariye de yansıyor, bir çeşit aynılaşma yaşanıyor.
KURDAK: Ben bu aynılaşmanın nedeninin, popülizm olduğuna inanıyorum. Popülizm kelimesini kullanırken olumlu bir anlam yüklemiyorum. Globalleşmeyi kullanabilirsiniz. Çaresiz bu kavramı kabullenmelisiniz. Bütünleşen bir dünya ve gelişen teknoloji bir merkeze doğru gidiyor. Buna itirazım yok. Ancak popülizmi sadece gündelik beğeni olarak ifade edebiliyorum. Bugün revaçta olanın yarın anlamsızlaşması gibi geliyor.

İstanbul akıllı bir şehir olma yolunda adımlar atıyor. Şehrin silueti de değişiyor. Sizce bu değişim diğer şehirlere de yansıyacak mı?
SOMER: Öncelikle akıllı şehir olma yolundaki adımlara katılmıyorum. Ulaşım konusunda İstanbul, muadili olacak şehirlerle kıyaslanamayacak kadar sefalet durumda. Londra, New York, Paris, Moskova gibi şehirlerdeki toplu taşıma, İstanbul’a göre kat kat gelişmiş sistemlerle gerçekleşiyor. Biz çok çabuk yeni teknoloji kullanımlarına alışabilen bir toplum olarak, batıda eski sayılan bu sistemleri daha çabuk adapte edebiliyor olmalıyız. Madem bu kadar çabuk şekilde tüm ülke olarak yeni teknolojilere adapte olabiliyoruz o zaman bu avantajımızı daha önce pratik hale getirmeliyiz. Fakat buna rağmen maalesef sunulan altyapı hizmeti oldukça yetersiz. Bu nedenle gerekli şartları yerine getiren bir akıllı şehir olduğunu düşünemiyorum. Diğer şehirlere yansıma konusunda ise daha umutluyum. İzmir, Kayseri, Konya gibi şehirlerin daha başarılı şekilde teknolojik sistemlere geçtiğini, şehirsel organizasyonlarının İstanbul’a göre daha planlı olduğunu görebiliyoruz.

KURDAK: Az önceki sorunuzla da bağlantılı olarak, İstanbul’un yaşadığı bu karmaşık düzenin abartılı bir rant mimarisinden kaynaklandığı düşüncesini taşıdığımı ifade edebilirim. Şehrin silueti de bu ranta göre değişiyor. Elbette ki rant olacak. Hiç olmaması garip olur. Ama abartılı bir rant haline geldiği zaman, bu şehrin silueti de abartılı şekilde değişiyor.

SOMER: Şehrin silueti içerisinde tabii ki yüksek binalar olmalıdır. Hiç karşı değilim. Elbette Tarihi Yarımada’yı ve değerleri bozmayacak şekilde olmalı. Ne yazık ki bu yüksek binaları şehir silueti içerisinde konumlandıran kentsel planlama değil. Bu konumlandırmayı belirli alanlardaki rantlar biçimlendiriyor. Rant söz konusu olduğu zaman, gerçekte orada durmaması gereken bir yapı beliriveriyor ve sevimsiz oluyor. Yoksa yüksek binalara silueti bozuyor diye düşünerek karşı değilim.
KURDAK: Bu konuştuklarımızı tamamen olumsuz olarak nitelendirmeyin. Elbette doğru yapılan binalar da var. Ama bu biraz abartılı rant diyelim yoksa rant olmadan da bir şey olmuyor. O zaman bina yapılmaz. Hani en başta demiştik ya, bir bina yaparken, ülkenize, kültürünüze, tarihinize, insanınıza saygılı olacaksınız diye. İşte öyle bir mantıkla bu binalar yapılıyor olsa –yapılanlar da var tabii- daha doğru işler ortaya çıkar.

Tasarımlarını gerçekleştirdiğiniz projeler hayata geçtiklerinde parmakla gösterilen yapılar oluyor. Sizce bunu sağlayan nedir?
SOMER: Böyle gördüğünüz için teşekkür ederiz. Bunu sağlayanın ne olduğunu mucizevi birkaç kelime ile anlatmak oldukça zor. Tabii ki biz yaptığımız her işe çok sarılarak, çok beğenerek, çok saygı duyarak yapmaya çalışıyoruz. O yansıyordur belki.

KURDAK: Bir de çok çalışıyoruz. Bizim bir diğer adımız da “nöbetçi mimar”. Cumartesi, Pazar, gece, gündüz hep çalışıyoruz. Başarıyı getiren de her zaman budur; çalışmak…

İyi bir mimar olmak için ne gerekir?
KURDAK: Meraklı olacaksınız ve çok çalışacaksınız.

SOMER: Aynı zamanda iyi mimarın çevresine, kendisine, kültürüne saygılı olması gerektiğini de ekleyebilirim.

Mall of İstanbul projeniz, adeta tek başına bir şehir… Projenin detaylarını paylaşır mısınız?
SOMER: Proje, son zamanların modası “mixed used” kategorisinde olan bir çalışma. “Karma kullanım” diye Türkçe’ye çevrilebilen bu tanım, birçok yaşamsal mekanın aynı anda aynı alanda buluşmasını sağlıyor. Temelde öncelikle konut, sonrasında AVM ve ofis alanları var. AVM bölümü sırdan olanların biraz dışında eğlenceli ve büyük bir alan.
140 bin metrekare kadar kiralanabilir alanı var. Tabii, bütün bu büyük alanda yer alacak kişilerin otopark ihtiyacını karşılayacak yine oldukça büyük bir otopark alanı mevcut. Tasarım için hem iç hem de dış mekan ekipleri kuruldu. Konsept projede DDG Firması ile birlikte çalıştık. Üç büyük ana meydan arasında bağlanan bir iç mekan düzeni var. Bir de AVM, rezidans bölümlerinde dış mekanlar var. Home-office olarak kullanılan başka bir kütlemiz, dört tane rezidans kütlemiz mevcut. Aşağıya doğru giderek katları azalan bir şekle sahip. Ancak hepsi yine de birer kule. Mall of İstanbul için gerçekten, ifade ettiğiniz gibi, başlı başına bir şehir demek mümkün. İnsanın bir günde hepsini birden gezmesi mümkün değil. Biz kontrol amaçlı gittiğimizde bile ancak belli bir kısmını dolaşabiliyoruz. Bir seferde her yeri gezmek olanaksız. Mall of İstanbul projesinin zemin oturumu 100 bin metrekare civarında. Neredeyse bir kasabanın yüzölçümü kadar. Bittiğinde çok güzel olacağına inanıyoruz. Tabii bu kadar büyük mekanlarda insanların nasıl davranacaklarını bilerek ona göre oryantasyon yapmak kolay da bir iş olmuyor, açıkçası bayağı da uğraştırıyor. Projelendirme aşamasını geride bıraktık. Şimdi uygulamasında da temaslarımız devam ediyor. Ortak bir ekip çalışması işi ile ilerlenebiliyor. Siz bir şey hayal edip projelendiriyorsunuz ancak uygulanma şekli de önem taşıyor. Projenin kiralanabilir alanlarını kullanacak kişiler, belki kendi mimar ve iç mimarlarıyla çalışacaklar ama bizim en baştan önerilerimiz ve yönlendirmelerimiz oluyor. “Bu, bu, bu esprilerle olsun, şu, şu, şu yerlerde toplanılsın” gibi… Bunu bir şekilde yapmak zorundasınız yoksa karmaşa yaşanabilir. Tabii bununla beraber mümkün olduğu kadar özgür bırakan bir dizayn anlayışımız var. Ancak bazı olmazsa olmazlar da var. O olmazsa olmazların temin edilmesini istiyoruz. Böylece ortaya çok katılımlı bir iş çıkmış oluyor. Konutlar için, ofis için bu geçerli değil tabii. Fakat AVM’yi oluşturan fasatlarında bir nevi ekip çalışması gerekiyor. Karma kullanımın yanında karma demokratik bir çalışma olmuş oluyor.

Karma kullanımlı yapılarda proje aşamalarının uzun sürebildiğinden bahsettiğiniz. Mall of İstanbul için ne kadar bir süre gerekti?
SOMER: Mall of İstanbul için, neredeyse üç buçuk senedir uğraşıyoruz. Bir sürü aşaması var. Ön aşaması, daha sonra kati aşaması, ondan sonra da uygulama aşaması var. İşte uygulama aşamasında böyle büyük ölçekli projelerde bile fikirler değişebiliyor. Gerek işverenin, gerek bizim… O değişikliklerle de bu işi harmanlanıp nihai haline gelebiliyor.

Her proje için mimar tarafından farklı bir felsefe sunulur mu? Sunulmalı mı? Yoksa her tasarım mimarın hayatla ilgili olan tek duruştan mı doğar?
SOMER: Bence genellikle öyle. Ama bu her zaman aynı esprilerin kullanılacağı anlamına gelmez. Yerine göre tabii ki bakış açıları değişebilir. Bir tatil köyü yapmanız ile bir şehir oteli yapmanız arasındaki fark gibi… Genel manada bu farklılıklar ile olaya bakışınızın da değiştiğine inanmıyorum. Genel bir bakış her zaman vardır ve bu genel bakışa ancak küçük farklılıklar yansır diye düşünüyorum.

KURDAK: Ömer Somer’in söyledikleri çok doğru. Ayrıca bir de değişim konusu da var. Her şeyin aynı kalması mümkün değil. Değişim yaşanmasaydı, biz hala taş kemerler yapıyor olurduk. Ama öyle yapmıyoruz. Çünkü süreç içerisinde, müşteri taleplerinde de bir farklılaşma gözleniyor ve projelere yansıtılıyor.

SOMER: İşin içine ticari konular da girdiğinde yatırımcı isteklerine kulak tıkamak olmaz. Biri kendine özel bir villa yaptırmak istiyorsa, sizin hayaliniz ne olursa olsun, o evi yaptıranın hayaliyle uyuşmak zorunda. Tabii ki mimari hataya sebep olacak bir isteğe evet demezsiniz ancak alternatifli konularda o yapının sahibi olacak kişinin beğeni ve yönlendirmelerini öne alırsınız. Felsefemizden vazgeçmeyiz ama illaki de sen böyle yaşayacaksın diyerek kimseye olmayacak bir şeyi dikte etmeyiz.

KURDAK: Aksi durumda kalabalık bir aileye, zorla, bir oda ve bir salondan oluşan bir ev yapmak gibi olurdu herhalde.

Mimar eserlerine yapısal imzalar atar mı? (Sinan’ın kemer köprüleri gibi…)
SOMER: Buna aslında biz değil de başkalarının karar vermesi gerekiyor. Bir yapıyı gördükleri zaman “Bu yapı Ömerler’in yaptığı bir eserdir” diyebiliyorlarsa, bizim bir imzamız vardır. Günümüzde imza ve tarz oluşturmak da zor. Her şey o kadar çabuk güncelleniyor ki… Teknolojik gelişmelere bağlı yaşanan bu hızlı değişim ile 40 sene gibi bir süre için dahi olsa da öyle bir çizgi yaratma fırsatı kalmıyor. Ama tabii ki şu da var, bütün bu teknoloji, malzeme, şu, bu vesaireyi dışladığınız zaman mimari aslında soyut bir çizgiye indirilebilecek bir şeydir. Oradaki o çizgi ancak iyi bir göz tarafından ayrıntılarıyla seçilebilir, tanınır, bilinir.

KURDAK: Son cümleye ben de katılıyorum. Artık her şey o kadar karmaşık ki, iyi gözlerin bakması gerekiyor. Bir de o döneme baktığınızda, işveren kim? Sadece ve sadece devlet. Mimar kim? Sinan ve yanındaki insanlar. Halktan birinin çıkıp da Sinan’a “Haydi gel bana bir villa yap” demesi mümkün değil çünkü mülkiyet yok. Ancak mülkiyet kanunu geldikten sonra bu boğazdaki yapılar, yalılar yapılmaya başladı. Yoksa bütün yapılanlar cami, medrese, çeşme ve kervansaraydan ibaret. Mesela konut anlamında bakıldığında Sinan’ın yaptığı bir villa göremezsiniz.

SOMER: Sadece devlet sarayı yapılabiliyor. Valide sultanlar, paşalar için olan yapılar.

Mall of İstanbul’un felsefesi nedir?
SOMER: Mall of İstanbul’da, insanların hayatını en kolay, en eğlenceli, en rahat yaşamalarını temin edecek bir anlayış söz konusu. Zaten rezidans için ifade edilebilecek çok bir şey yok. O barınma ihtiyacı ile ilintili. Hem asgari gereklilikleri yerine getirmek hem de AVM ve ofisler ile organik bir bağ kurarak bir yaşam merkezi haline gelmesi hedeflendi. Orası aynı zamanda sinemaların, tiyatroların, gösteri alanlarının da bulunduğu bir yer. Bu bütünün bileşenleri arasındaki organik bağ önemli. 

KURDAK: AVM’lerin üzerinde rezidanslar var. Dolayısıyla, bir arada bulunarak, sinerji yaratmaları gerekiyor. Aynı mekanı, otoparkı paylaşmak zorundalar. Aynı yoldan gelip geçmek zorundalar. Ve bu etkileşimden kötü de etkilenmemeleri gerekli. Orada yaşamak, rezidans sahibi kişiler için avantaj olmalı. Aynı anda aşağıdaki alanda bulunan dükkan sahipleri için de orada bulunmalarının bir anlamı olmalı.

Ütopik bile olsa aklınızda yer edinen bir mimari hayaliniz var mı?
SOMER: Benim şu andaki hayalim çevreci, tamamen kendine yetebilen, yeraltı suyundan enerji üretebilen, güneş pillerini, rüzgar türbinini kullanan basit bir ev yapmak. Şu anda ütopik mi yoksa gerçekleşebilir bir hayal mi bilemiyorum.

KURDAK: Bir tatil köyü ya da kasaba planlamasını, kültürel ve tarihi mirasımıza bağlı kalarak –ama asla kopya olarak değil- yapmaktan keyif alabilirim. Örneğin, Kapadokya olabilir.

Son dönemde dini yapılar, köprüler, parklar İstanbul adına yapılan tartışmaların merkezini oluşturuyor. Sizce bu Türkiye’de mimari bilincin oluştuğunun bir göstergesi mi?
KURDAK: Bunun temelinde plansız, programsız, hiçbir estetik ve kültürel değere önem vermeksizin bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Şimdi bir cami yapılacak Çamlıca’ya. Buradan oraya gidip gelmemiz mümkün değil. Yoksa caminin yapılmasına bir itirazım yok. İnsanlar elbette dini görevlerini yerine getirecek, gerektiği şekilde ibadet edecekler ama yeri orası mıdır? Onu tartışmak daha doğrudur. Yapılışı ile ilgili de sorunlar var. Ben böyle bir yarışma bilmiyorum. 15-20 günde projesi verilecek denen bir yarışma olmaz. Altı minareli olaması şartı vardı. Benim bildiğim altı minare yalnızca padişahların şerefine yapılır. Neden altı minareli? Bir caminin muhteşem olabilmesi için 18 minaresinin mi olması gerekir? Buraya yapılacak yapı, anıt eser niteliği taşıyacak bir yapı olabilir. Bu planlama, bu proje yapılırken yeterince bir araştırma, ilgi gösterilmeden yapılıyor. Birileri için, birilerinin aklına böyle geldiği için yapılıyor. Gösterilen alanlar da yeşil alanlar. Bir Taksim, bir Göztepe, bir Çamlıca diyorlar. Halbuki İstanbul, Türkiye’nin en az yeşil alanına sahip ili. Dolayısıyla insanların tepkisi de buradan çıkıyor.

SOMER: Aslında bu konularda kişilerin karşı duruşu için öyle çok büyük bir bilinç de gerekmiyor. Ayan beyan ortada her şey. Üç tane boş alan var, üçüne de “acaba buraya ne yapalım?” yaklaşımını görüyoruz. Herkesin bu kadar bilinçlenmesinde üçüncü köprünün de etkisi büyük. Bir süre sonra insanlar fark etti ki üçüncü köprü müthiş bir plansız gelişmeyi de yanında getirecek, yeşil alan tahribi görülecek. Tamam biz şehir planlamacı değiliz ama bu kadar dünyada örneği olan çalışmaları bilmek için de şehir planlamacı olmak gerekmiyor. Örneklerini görüyoruz. New York kentinin East Nehri, Manhattan ile Brooklyn’i ayıran bir nehirdir. Genişliği yaklaşık olarak İstanbul Boğazı kadardır. Üzerinde 4 tane 5 tane köprü bulunmaktadır ama 12 tane de ayrı metro hattı vardır. Metropollerde bunun gibi çoklu çözümler olmalı. Araç trafiği ile ulaşımı rahatlatma ihtimali sıfıra yakın. Bu, bir çözüm olamayacağı gibi daha da zor bir hale getiriyor.

40 seneye yaklaşan mimarlık hayatınızda “kıskanarak” baktığınız bir proje oldu mu?
KURDAK: Akademi yıllarımızda –henüz öğrenci olduğumuz seneler- Japon Kenzo Tange adında bir adam vardı. Onu kıskanırdım. Çok müthiş binalar yaptı. Tange için, yeni bir mimarinin başlangıcını değil ama devamını getiren biri diyebiliriz. Hem çağdaş binalar yaptı hem de kültürel verilerini korudu. Şimdilerde mesela Tadao Ando diye bir adam var. Matrak bir adam. Bizden Sedat Hakkı Hoca vardı. Bozdoğan Kemeri’ne giderken sol tarafta Sosyal Sigortalar Binası vardır. Şimdiki kirliliğine ve malzemesine aldırmayın. O dönemde Bayındırlık Bakanlığı’nın şartlarıyla yapılmıştır. O binayı çevresiyle uyumu çerçevesinde değerlendirmelisiniz. Bina, minnacık bir çeşme ile bina yan yana gelir. Arkasında eskiden ahşap binalar vardı (şimdi yok). Ahşap binaların hepsi görülürdü. Yan tarafında ise dev gibi bir eski Sosyal Sigortalar Binası vardı ona da katı büyük bir blokla yanaşırdı. Güzel bir binaydı. Her zaman örnek olarak gösterdiğim bir yapı da, Ankara’da Hindistan Büyükelçiliği binası yine Sedat Hakkı Hoca’nındır.
SOMER: Mimarlık biraz soyutlama işidir. Salt bir çizgi olarak bakabilmek gereklidir. Şehrin karmaşasında, gürültüsünde, pisliğinde, bakımsız olan yapılar, o salt çizgiye indirgendiğinde bambaşka bir anlama bürünüyor. Bu yüzden de mimariyi sadece görünen üzerinden değerlendirmemek daha doğru olur.

KURDAK: Örneğin, Frank Lloyd Wright, kıskanılacak bir mimardır. Dediğim dediktir. İstediğini yaptırır. Onun yaptığı binalarda biraz kısa boylu olmak gerekir çünkü kendi de biraz kısa boyludur.

SOMER: Şelale evi oldukça ünlü ve güzeldir ancak binanın boyu 240 santimetre kadardır.

KURDAK: Tadao Ando’nun Osaka’daki kilisesi inanılmaz derecede yalın ama bir o kadar da çarpıcıdır. Dümdüz bir beton ve ışık’tan oluşan bir kompozisyonu vardır. Işığın tam geldiği yere bir haç koymuştur. Kuru bir beton duvarın ortasında betona oyulmuş ışıktan bir haç görülür. Sadece beton ve cam kullanılmıştır. Ev olarak almak isteyeceğiniz bir yapı değildir ama kilise olarak son derece büyüleyicidir.

SOMER: Tadao Ando oldukça zor bir şeyi başarmıştır. Mimarlık basitliktir ama basiti yapmak çok zordur.

Eserlerini beğendiğiniz yeni nesil mimarlar/yapılar var mı?
KURDAK: Beğendiğimiz birçok mimar var elbette. Ama eğer isim isim söylersek atladıklarımız olabilir ve bu da çok doğru olmaz. Sadece yeni nesilde iyi işler çıkaran, beğendiğimiz çok mimar gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Mimari eğitim hakkında düşünceleriniz?
KURDAK: Mimari eğitimin artık kılıf değiştirmesi gerekiyor. Daha çağdaş bir eğitim olmalı. Ancak çağdaş olacak diye de varolan bilgilerimizi deneyimlerimizi yok saymak doğru değil. Sadece kurşun kalemle eğitim verilirken, bilgisayarlı eğitim verilmemesinin doğru olmaması gibi bunun tersinin yani sadece bilgisayarlı eğitim verilerek, kurşun kalem tekniğinin gösterilmemesi de aynı derece yanlış olurdu. Mimarın kalemi de kullanması gerekir. Çünkü kalemle aynı anda el, göz ve beyin koordinasyonu sağlanır. Bu, üç organ arasındaki güzel bir bağın ifadesidir ve çok kolaydır. Kalem ve defter dışında başka bir malzemeye de ihtiyacınız olmaz. Sadece bugünü anlatan değil, geçmişi de hatırlatan bir eğitim düzeni kurulmalı diye düşünüyorum.

SOMER: Mimarlık üç, beş satır çizip bina yapmak değildir. Mimarlık, aslında kültürel bir faaliyetin çok önemli öğelerinden biridir. Medeniyet dediğimiz şeyin hepsini değil elbette ama büyük bir çoğunluğunu mimarlar yaratır. Bir şehre gittiğinizde medeniyet seviyesini etrafınızı kaplayan binalar ve yollar ile ölçersiniz. Bu nedenle mimari eğitimin içeriği de bahsettiğimiz bu bilinci oluşturmaya aday olabilecek kişiler yetiştirmeye yönelik olmalıdır.