Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Mehpare Evrenol: “Şehir estetiğini biçimlendirmek için belleği günümüze doğru taşımamız gerekiyor”

Şehir estetiği kavramından ne anlamalıyız?
[kutusol=3970]Şehir estetiğini bir cümleyle tanımlamak oldukça zor… Nasıl ki şehir birçok unsurdan oluşan bir yapıysa, aynı şekilde şehir estetiği de çok disiplinli ve birçok konunun kaynaşarak ortaya çıkardığı bir sonuç. Tarihsel sürece baktığımızda şunu görüyoruz; insan toplulukları, kolonileri hep belli kültür düzeyine geldikten sonra şehirleşme kavramı başlamış. Şehri tarif eden en önemli konu da, hatta çekirdeği oluşturan konu, insanların birbirlerinden etkilendikleri sosyal, psikolojik alışverişin gerçekleştiği piyasa yerlerini temsil ediyor olması… Şehir, bu çekirdeğin etrafından büyümeye başlıyor ve bu süreçte gerekli bir takım kamusal alanlar da oluşuyor. Sonrasında ise metrekare olarak çoğunluğu oluşturan barınma alanlarıyla devam ediyor. İnsan topluluklarının kültürüne koşut olarak şehrin estetiği belirleniyor. Çağlar boyunca şehirlerin estetiğini en çok belirleyen ve değiştiren unsurun yaşanan kültürel değişimler ve nüfus hareketleri olduğunu düşünüyorum. Biz, nüfus hareketlerinin yoğun olduğu bir coğrafyada yaşadığımız için şehir estetiğimiz ciddi değişiklikler geçirmiş. Son 3 bin yıla baktığımızda; birçok kavmin kaynaştığı bir yer, üst üste birikme görüyoruz. Aynı zamanda yeni gelenin bir öncekini tahrip ederek yerleşmesi de söz konusu. Çünkü bizim bölgemizde sürekli göç var. Bugünkü şehir estetiğimizi oluşturan ana unsurlar ise; son 60 – 70 yılda nüfusun üç misli, hatta beş misli artması, bu bölgeye gelen insanların, henüz tam anlamıyla özümseyemedikleri bölgelerinin kültürünü geldikleri yere getirmeleri ve bu getirilen kültürün gelinen yere entegre olamaması. Bu, büyük bir kargaşa yaratıyor. Belki de şehirlerimizdeki estetiksizliğin en büyük nedeni bu.

Aklınıza gelen ilk estetik kent hangisi?
Birkaç hafta önce Edinburgh’taydım. Edinburg, dünyada çok nadir denebilecek şekilde kendini iyi korumuş, “şehir estetiği”ne sahip bir kent. Burada gördüğümün tezadını gördüm orada. Yerleşim 1000’li yıllarda başlıyor, 1200’lü yıllarda da kale etrafında bir şehirleşme var. O zamandan günümüze bu alanlar aynen duruyor ve korunuyor. Göç yok, işgal yok… Dünya Savaşı’nda da bombalanmamış. 17. ve 18. yüzyılda şehir biraz daha büyümüş, 20. yüzyıldaki etkiler ise sadece düzeltme şeklinde… Gidip baktığınız zaman görüyorsunuz; 1000 yıllık şehir orada duruyor ve bugünün insanı o 1000 yılık şehrin içinde yaşıyor. Geleneklerine de oldukça bağlılar. Bugün hayata adapte edilmesi oldukça zor olan yapıları; mesela banyosu, tuvaleti, mutfağı olmayan binaları, sıhhileştirerek kullanımlarına adapte etmişler. 18. yüzyılda yapılmış birtakım binaları restore edip oteller, ofisler ve yaşam alanları haline getirmişler ve içinde yaşıyorlar. Yapıların günümüz şartlarına uyması için adamakıllı bir restorasyon geçirdiği muhakkak. Fakat en çok şunu gördüm; kültürleri 1000 yıllık başlangıç filizinden gelişerek gelmiş.
Yani aynı kültür gelişerek serpilmiş ve büyümüş. Zaten nüfusu da 500 bin… İstanbul gibi 500 bin 600 binken 17 milyon olmamış. Modern binaları yok denecek kadar az… Şehirde müthiş bir taş duvar hâkimiyeti var. Yeni yapılanlar da bu dokuya uygun olarak yapılmış ve katiyen yabancı duran hiçbir şey yok. Şehrin bütün unsurları birbiriyle entegre halde. Şehirdeki estetik, bütünlük insanı çarpıyor. Belki herkes en çok şehrin bu yönünden etkileniyordur.

Paris’teki gelişmeye baktığımız zaman da şunu görüyoruz; belli bir noktası zaman durdurulmuşçasına korunuyor. Fakat ondan sonra çok yeni ve modern yeni bölgeler inşa etmişler tabii. Hatta son zamanlarda, bence yine kapitalizmin yükselmesi ve dayatması ile birçok Fransız’ın mutlu olmadığı kadar büyük, yüksek ve hacimli binalarla La Défence bölgesinde çok modern bir Paris büyüyor ve gelişiyor. Aynı şey Londra’da da söz konusu ama yine de bir bölgesini, yani esas nüvesini çok titizlikle koruyorlar. Herkes çok titizlikle bu alanları korumaya niyetli ve bunun için büyük gayret var, çok sıkı kurallar var. Bütün bunların neticesinde yeni ne yapılıyorsa yapılıyor ama şehrin esas damarındaki kanın aktığı, kalbinin attığı bölgeler eski birçok fonksiyonuyla, estetiğiyle korunmuş ve yaşıyor.
“TARİH BİLİNCİ, DÜZLÜKTE BİTMİŞ ŞEHİRLERDEN DAHA KIYMETLİ”

Yine dönüp dolaşıp en çok bundan etkileniyoruz; demek ki şehirdeki tarih bilinci; son derece yeni, sıfırdan yapılmış ve düzlükte bitmiş şehirlerden çok daha kıymetli. Tarihi olan, tarihiyle size seslenen ve yüzyıllardır insan topluluklarına bağrını açmış bölgeler insanı başka türlü cezbediyor. Bizim ülkemiz de bütün bunların izlerini taşımamız gereken topraklarda konumlanıyor. Belki çok gelip geçildiği için, çok çiğnenen bir yol olduğu için, çok fazla farklı kavim gelip buralarda hükümran olduğu için sürekli çok büyük değişiklikler geçirmiş ve eski katmanlar diğerlerinin altında kalmış ya da yitip gitmiş. Yani İzmir’de, Adana’da, Antakya’da tabii İstanbul’da bunu görmeliydik. Çok azını görüyoruz, çok azını korumuşuz, koruyabilmişiz. Bir takım tartışmalar gündeme getirilebilir ama bazı şehirlerde yitmiş gitmiş binalar da tekrar yerine konuyor. Bu da bir çeşit tarihi ve şehrin belleğini korumak adına yapılan bir şey. Ama tabii bu şehirlerin her türlü ulaşım aksları, meydanları, yeşil alanları, parkları doyurucu bir şekilde var ve ondan sonra da yapılar nasıl korunabilir diye dikkatle bakılıyor.

Gelişen yapı teknolojileri, imkânların çeşitliliği, ekonomik açılımlar da şehir estetiğini biçimleyen şeyler artık. Altyapı çalışmaları, ulaşım; şehrin ne kadar dağınık olup olmayacağını, emsal artışlarıyla ne kadar yoğun olacağını bizim önümüze koyuyor. Tabii arsanın kıymeti ile hepsi bir araya gelmiş oluyor. Dolayısıyla dünyanın birçok yerinde, artan nüfus hareketleri ve yeni şehirleşen alanların belirli, tanımlanmış planlar üzerinde yürüdüğünü biliyoruz. Aslında her zaman kentsel planlamanın üzerinde yükselmiş şehirler zaten. Ancak İstanbul’da olduğu gibi, yağma halinde 17 milyona çıkan bir şehirde biz bu planı hiç bulamıyoruz, ona uygun gelişemiyoruz. Bu alanlar plana uygun olmayan şekilde ur gibi büyüyor. Bu yapının içinde yükselmiş olan binalar ve semtler bütünü de bu ur gibi büyüme halinden nasibini alıyor.

“ŞEHİRLER KARMAŞIK YAPILANIYOR”

Şehir estetiğini yaratan en önemli unsurlardan bir tanesi de yapı adaları ve ulaşım yollarının tarif edilir bir biçimde ortaya çıkması ve bunun üzerine yapılanıyor olması. Bizim yeni gelişen bölgelerimizde bir takım araziler bölünerek ve birleştirilerek yapı adaları oluşturuyor. İfraz ve tevhid diyoruz biz buna. Böyle yapılınca yolların birbiriyle nasıl kesiştiği kesinlikle tarif edilemiyor. Nereden girdiniz, nereden çıktınız göremiyor, algılayamıyorsunuz. Şehir karmaşık ve adeta bir puzzle şeklinde yapılanıyor. Şimdi sizinle bir mercek tutalım. Herhangi bir yaşam alanına, örneğin Bostancı’da ya da Samandıra’da bir alana bakalım. Gerçekten burada çıkmaz yolların ve biçimsiz bir takım arsaların belirlenmiş olduğunu göreceğiz. Çünkü bunlar çok tesadüfî olarak bir takım mülkiyetlerin bir araya getirilmesi ve bölünmesiyle ortaya çıkmış alanlar. Düzgün yapı adaları halinde değil. Mesela Barselona’da hakikaten müthiş bir şehir planı var. Tarif edilmiş adaları içinde yapılmış binalar, etrafındaki yolların boyutları belli, kaldırımları belli, neresi bulvar belli, nasıl bulvarlara çıkılıyor belli… Chicago’ya gidin bakın orası da aynı. Yani burada düzgün şehirlerden, grid sisteminin üzerinde büyümüş şehirlerden bahsediyoruz. Maalesef bizim şehirlerimizdeki en büyük eksiklik bu. Şuraya bir şehir planı açsak, yolların arasında iki tane birbirine paralel, düzgün çizgi çizemeyiz. Bu da bütün şehrin içinde bir perspektif karmaşasına sebep oluyor.  Ben bunu en çok kendi projelerimiz geliştirdiğimiz bölgelerin çevresinde, “Neyi nirengi noktası almalıyım? Neye gönderme yapayım? Etrafa nasıl uyayım?” diye bakmaya başladığımda anladım. Yapı adalarının karmaşasından doğan bir perspektif karmaşası var şehirde.

“TARİHİ YAPILARI BOĞUYORUZ”

Binaların yüksekliklerinin birbirleriyle olan uyumsuzluğu… Bu yapıların korumaya çalıştığımız tarihi yapılara, onları boğacak şekilde yanaştırmamız… Mesela Aksaray Camisi acıklı bir durumdadır. Viyadük içine girmiş, gitmiş bir halde; koruyamamışız. Daha sonradan gelişmiş şehir. Orada da kentsel perspektif karmaşası var. Önünden koskocaman yol giden tarihi bir camimiz var mesela. Bugün bütün bunları gördük, yaşadık, acısını çektik ve yeni şeyler yapmaya çalışıyoruz. Yapmaya çalıştığımız şey de Haliç Köprüsü… O köprünün Süleymaniye’yi nasıl boğduğunu Pera’dan bakıp görebilirsiniz. Yeni yapılmış Haliç köprüsü kentsel perspektif olarak, yapıların birbirine saldırır biçimde organize edilişinin bir güzel örneğidir. Demek ki şehrin estetiğini biçimlendirmek için ilk olarak; var olan, eski belleğini koruyan kısımları yenilememiz ve onları günümüze doğru taşımamız gerekiyor. İkinci olarak ise; şehrin yeni gelişmekte olan bölgelerini çok daha tanımlı, kurallı ve insan yaşamını zenginleştirecek, bugünün kültürüne çiçek açtıracak şekilde geliştirmemiz gerekiyor. Türkiye şehirleri gerçeğinde baktığımızda her iki konu birden şehirlerimizi estetik yoksunluğa götürüyor. Şimdi ki en büyük problemimiz de bu…
“GÖRSEL KİRLİLİK KARMAŞASINDA YAŞIYORUZ”

Şehirlerarası yolculuklarda hepimiz dikkatimizi dağıtacak, ürpertecek, bizi güzel tabiattan alıkoyan müthiş bir reklam kirliliğine maruz kalırız. Birtakım medeni ülkelerde bu yoktur ve hakikaten özellikle yoktur. Bu reklam kirliliği yoktur İngiltere’nin, Fransa’nın yollarında, baktığınızda sadece manzara görürsünüz. Bunun yarattığı facia artık anlaşılıyor. Otoyollarda daha az artık bu reklamlar. Dikkat ediliyor ama tabii çok var hala… Şehir dışında giderken bu görüntüyle karşılaştığınızda birden irkilirsiniz; çünkü hakikaten etraf boştur ve bir şey gözünüze çarpar. Biz bunun son derece saldırgan şekliyle şehirde sürekli muhatabız. Ama zaten etrafta her şey karmaşa halinde olduğu için, şehirlerarası yollardaki gibi, bir balyoz misali çarpmıyor bizi bunlar bizi. Tonlarca iğne benim beynime batıyormuş gibi oluyor. Her tarafta bu değişen ışıklı reklamlar, cephelerdeki reklamlar, her türlü yazının, her türlü boyutun bir arada oluşu… Şimdi, az önce bahsettiğim kentsel perspektif kirliliğine bir de bunlar ekleniyor. Tabii ses kirliliği de bunun içinde, birçok kirlilik bir arada… Ama biz kirlilik deyince sadece yerlere atılmış bir takım çöpleri anlıyoruz, bu çok eksik. Hatta bu hiçbir şey… Esas büyük kirlilik o görsel kirlilikle geliyor. Bundan bir süre önce bir karar verdiler mesela; Kapalı Çarşı’da bütün tabelaları tektipleştirdiler. Birden bire adam oldu Kapalı Çarşı, birden bire fark etti. Bizim şehirlerimizde de zaman zaman böyle hassasiyetleri hissettiğimiz oluyor ama reklamın ve paranın gücü sürekli bunun önüne geçiyor. Koskoca duvarlar işgal halinde… Gözünüze giren ve devamlı dönen ışıklar sizi yürümekten alıkoyuyor. Yani öylesine para ve reklam kıskacı içindeyiz ki bu unsurlar küçük küçük kente giriyor ve şehrin tamamını bozuyor. Sistem tabii bunun önünü açıyor. Belediye reklam gelirlerinden vazgeçmek istemiyor. Bütün vatandaşlar bunu çok pahalıya ödüyoruz. Sürekli bir görsel kirlilik karmaşasında yaşıyoruz.

Şehir estetiğini betimleyen en önemli konulardan biri de kentin nefes almasına olanak veren parklar, ören yerleri, bahçeler, yeşil alanlar… Bunları, aktif ve pasif yeşil alanlar olarak düşünüyoruz. Yani daha görsel olarak deneyimlediğimiz alanlar var, bir de rekreasyon aktiviteleriyle içinde yaşadığımız alanlar var. Bu alanların da yeşil zenginliği çok önemli. Çin ve Japonya, bahçeleriyle ve yeşil alan donatılarıyla çok ünlü biliyorsunuz. Yüzlerce yıl önce yapılmış göletler, göletlerin üzerindeki zarif köprüler, köprülerdeki oturma elemanlarıyla çok özenle tasarlanmış ağaçlar, hangi köşeden dönünce ne renk görülecek endişeleriyle yapılmış o parklar… Gerçi Pekin’de de çok vahşi bir şehir büyüyor ama öylesine büyük alanlarda parklar, yeşillikler var ve bunlar öylesine şehrin estetiğiyle bütünleşmiş ki her an böyle bir yere kaçarak nefes alma imkânınız var. Amerika, Avrupa gibi gelişmiş ülkelerin park ve bahçelerinde de bu kavramlar çok yerleşmiş durumda. Sadece kentsel park ya da Central Park gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Kentler büyürken bizdeki gibi ur şeklinde büyümüyor. Belirli tanımlanmış bölgeler halinde büyüyor.  Bu alanların araları da yeşilliklerle ve parklarla kesintiye uğratılıyor. Böylece siz sürekli parkların içinden geçerek, çeşitli alanlara uğrayarak kentin merkezine varıyorsunuz.
Washington’da mesela, bir şehirden uzaklığı arabayla yaklaşık 1 saat olan bir yerleşim bölgesinden çıktığınızda, sizi götüren araba yolu bitmez tükenmez mahallelerin içinden değil, bitmez tükenmez yeşilliklerin içinden geçiyor. Bütün bu yeşilliklerin az ötesinde başka bir yerleşim, az berisinde başka bir yerleşim bulunuyor ama siz hep yeşilliklerin içinden gidiyorsunuz. İki tarafında yeşillikler olan bir yolun sonunda kent merkezine varıyorsunuz. İstanbul da aslında bu şekilde yapılmaya çalışıldı. İstanbul’un boğaz kısmı eski şehir planlarında köy köydü. İstanbul boğazı, önden bıçak gibi giden bir sahil yoluyla değil, arkadan giden bir yolla tepeden bu köylere inen ve her biri yeşil korularla korunmuş yollardan oluşan bir sistemle kurgulanmıştı. Mesela bunu yapsaydık, dünyanın en güzel yerlerinden biri olacaktı Boğaz. Bu, Cumhuriyet’ten sonra, şehir kalabalıklaşmaya başladığında düşünülmüş bir sitemdi ama yapılamadı. Hep şöyle diyorum; İstanbul’un bölgelerini yeşillerle kucaklayıp, onu yayıp dışarı doğru büyütmek zorundaydık. Yani eğer nüfus durmadan artacaksa, 17 milyondan 20 milyona çıkacaksa burası da büyüyecek, yayılacak ve yükselecek. Yayılmak ve yükselmek yapıların birbiri üstüne yığılması şeklinde olacak diye bir şey yoktu. Birçok şehirde milyonlar oturuyor. Örneğin Pekin’de o parkları, bahçeleri, yeşillikleri korumuşlar. Kilometrelerce yeşil park var. Bir uçtan bir uca, birbirine bağlanan parklarla gidiyorsunuz. Adamlar da bunu yüzlerce yıl önce yapmış ve korumuşlar. Birçok sivil mimari eserleri yıkıyorlar, korumuyorlar ama yeşil alanları koruyorlar. Çünkü Çinlilerde peyzaj geleneği çok eski. Zaten Japonlar da onlardan öğrenmiş.

“YEŞİL ALANLARIMIZI BETONLAŞTIRIYORUZ”

2000’li yılların başında Kiev, dünyada kişi başına düşen yeşil miktarı en fazla olan şehirdi. Sonrasında bazı yeşil alanlarını yapıya açmak niyetine girdiler. Maydan isimli bir meydanı var kentin. İnsanlar bu meydanı çadırlarıyla, kamplarıyla işgal etmişler. “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordum, “Bizim yeşil alanlarımızı tahrip etmeye çalışıyorlar” dediler. Oradaki bilinç beni ürpertmişti. Kiev’de kişi başına düşen yeşil alan İstanbul’dakinin 5 katından fazladır. Buna rağmen o yeşil alanları korumak istiyordu insanlar. Parkların ve bahçelerin bizim kentlerimize de çok büyük estetik katkısı olacak, şüphesiz…
Bizim peyzaj algımızda da yine görsel kirlilik oluşturan bir konu var. Biz bir alana ya da parka peyzaj yapmak istediğimiz zaman; bunu nasıl yeşillendireceğimizi düşünmüyoruz. Önce yaya yolları ve yaya yollarının ortasında çok büyük taşlaşmış, betonlaşmış alanlar tasarlıyoruz. Önce parkları betonluyoruz. Oldukça yeşil olan Göztepe parkını imar ettik; kimin, nasıl kullanacağını anlayamadığım kocaman yollarla betonladık. Kıyılarda da park düzenlemesi yaptığımız zaman hep aynı şeyi görüyorum. Halbuki tamamıyla daracık, ağaçların içinde kaybolmuş yürüme yollarına ihtiyacımız var. Gökyüzünü bile görmeden ağaçların altında yürümek istiyorum ben. Böyle bir şey yok. Olanları da bozuyoruz. Renkli mermer, parke döşeli yürüme alanları yapıyoruz parkların içine, yeşillendireceğimize… Mesela dümdüz yüzlerce metrekare çimenin güzelliğini bilmiyoruz, katiyen tahammül edemiyoruz böyle bir şeye… Çiçek tarhları yapıyoruz mesela arasına. Yani o sükûneti görmüyoruz. Aslında, şu şehir karmaşasında sükûnete çok ihtiyacımız var. Bir başka örnek de şehirlerimizin içindeki otoyollarımız… Otoyolların etrafına yeşil alanlar yapıyoruz. Bu yeşil alanlarda mutlaka zigzaglarla oluşmuş çimler, çiçekler, bir takım yazılar bulunuyor. Altunizade’den Boğaz Köprüsü’ne doğru giderken, bu yamaçlara taşlar kaplamaya başladıklarını gördüm. Gözlerime inanamadım! “Neden taş yapıyorsunuz?” diye sordum. Sanki böyle bir düzenleme eksikmiş gibi, Kız Kulesi’ni taştan yapıp koydular o çimlerin içine. Biz zaten taş görmekten bıkmışız bu şehirde. Lütfen karşıya geçerken yüzünüzü şöyle bir sağa çevirin, bir görün.

Renkli taşlardan tasarlanmış uçan kuş şekilleri falan var. Konuşmakta zorlanıyoruz. Biz sanat eğitimini tamamen yok ettik. Zaten sanata bakışımızda bir kıtlık vardı, geçtiğimiz son 20–30 senede büsbütün yok ettik. Bilmiyorum sizler kaç defa sanat tarihi dersi, resim dersi, müzik dersi falan alarak büyüdünüz. Benim çocuklarım evde benim gösterdiğim kadarıyla, sergiye götürdüğüm kadarıyla bunları öğrendi. Yıllarca sınavlara çalışmak için Türkçe, matematik çözdüler. Kaçıncı jenerasyonu böyle büyütüyoruz biz. Onun için sanattan koptuk. Böyle bir derdimiz var bizim.

Şehir plancılarının rolü nedir bu konuda?
Plancıların yaptığı planlarlar raflarda durur, yıllardır. O planlar raflara konmak için yapılır. Uygulama o planlara göre yapılmaz; Allah ne verdiyse, o günkü şartlar neyi buyurduysa, kimin aklına nasıl estiyse şehir o şekilde geliştiriliyor. Üniversiteler bu konuda yeteri kadar çalışma yapmıyorlar. Çünkü hiçbir kamu görevlisi üniversitelere gelmez, üniversite ne yapıyor diye bakmaz, ilgilenmez. Üniversiteler kamuyu çağıramazlar, serbest mimarları, şehircileri, iş yapanları da çağırmazlar. Bu insanlar da üniversiteye gidip danışmazlar. Tamamen herkesin kendi başına hükümran olduğu bir ortam var, kapanın elinde kalıyor gibi… Çarpık bir şekilde büyüyen bir kent estetiği var.

Peki, mimarların sorumluluğu nedir?
Biz mimarların çok büyük bir sorumluluğu var. Bu kadar kusurlu bir şehirde, bir mimar olarak “Ben mimarım” demek, bana bazen çok zül geliyor. Fakat biz mimarlar dört yıl boyunca, Başbakanın da alçaltılmasını istediği, Topkapı Zeytinburnu aksındaki 3 tane binanın silueti ne kadar kötü etkileyeceğine dair yazıp çizdik. Bir netice elde edemedik. Kimse bizi dinlemedi. Başbakan “Bu nedir?” deyince ilgi odağı oldu. Nirengi noktası olan birçok kıymetli otelimiz de, oldukça bilgili mimarlar ve arsa geliştiren yatırımcılar tarafından, bilinçli olarak şehre çok kötü etkileyecek şekilde yapıldı. Taksim’deki otelleri düşünün, Dolmabahçe tarafındakileri, Kadıköy’dekini düşünün…