Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Nazmi Durbakayım: “İstanbul’u çok güzel bir hanımefendiye benzetiyorum”

Şehir estetiği” kavramı size ne ifade ediyor? İstanbul’u nasıl değerlendiriyorsunuz?
[kutusol=3969]İstanbul’u çok güzel bir hanımefendiye benzetiyorum. Siz onu ne kadar çirkinleştirmeye çalışırsanız çalışın bir yere kadar çirkinleştirebilirsiniz. İstanbul’a biz çok kötülük ettik. Biz diyorum çünkü hepimizin payı var bunda. İstanbul artık daha da kötüleşemiyor. En kötü hali bu. Dünyanın her halde en cazip, en güzel şehirlerinin başında geliyor ama artık yapacağımızı yaptık İstanbul’a. Ben İstanbul’u bundan sonra master planla daha da hırpalamayalım diyorum. Çünkü İstanbul dediğimiz vakit, gözümüzün önüne hemen Boğaz geliyor. Atalarımızın yaptığı binalar; Boğaz’ın her mevsim açan çiçekleriyle, her mevsim değişen rengiyle uyum sağlamışlar. Yaptıkları aşı boyalarıyla bu binaları yaprakların içine saklamışlar. Biz gözlerine batırmak için beyaz renkler, turkuaz renkler, çingene pembesi renkler kullanıyoruz. Bunlar kolay… Sadece ve sadece renklerle ilgili bir tutum olsa Boğaz’da gözümüze batan binalar kamufle olur. Ama yeni yapıları kesinlikle İstanbul’un karakterine göre ve siluete zarar vermeyecek şekilde yapmamız lazım. Bunları kabullenmemiz lazım. İstanbul’a biz yeterince zarar vermişiz ama bizim verdiğimiz zararların yanında bir de yabancıların verdiği zararlar var. Henry Prost’u çağırmışız mesela, demişiz ki: Ne yapalım? Bunu da yine ben çok güzel bir hanımefendiye onu kıskanan bir hanımın yaptığı makyaj tavsiyesine benzetiyorum. Prost Haliç’e fabrikaları salık vermiş, Boğaz’a fabrika koydurmuş. Şimdi onları temizliyoruz. İstanbul’u yabancıların projeleriyle değil, öz ve öz bizim yurdumuzun ortak fikirleriyle, yarışılan projeleriyle güzelleştirmemiz gerekiyor. Çünkü altyapısı var. “Bu güne kadar biz mahvettik bundan sonra dönülmez” deyip de karamsar olmaya gerek yok. İstanbul hala güzel, gözümüze batanlar da toparlanabilir. Gözümüze batan binalar vardır. Bu binalara paralar harcanmıştır, mülkiyet vardır ancak fonlar oluşturmak suretiyle, buranın sahipleri de mağdur edilmeden maddi karşılıkları ödenir ve bu çirkinlikler ortadan kalkabilir.

Peki, hukuksal düzenlemeleri yeterli buluyor musunuz?
Yasal düzenlemelere eğer eleştirel olarak bakarsak İsviçre’deki kanunlarla hiçbir şey yapamazlardı. Orada bir kanun çıkıyor, millet kanunu lafsıyla uyguluyor. Biz daha kanun çıkmadan bu kanunu nasıl deleriz, nasıl önüne takoz koyarız onların hesabını yapıyoruz. Onun için bizde kanun çıktıktan sonra içtihatlar, Danıştay ciltleri oluşuyor. Şimdi çıkan kanunlar diyor ki; “Silueti bozma, doğayı bozma, kaçak inşaat yapma”. Bunun altında “Bunu nasıl deleriz?” gibi arayışlara girilirse kanunlar muhakkak yeterli olmaz. Ancak biz tutup da kanunlara lafsıyla saygı duyduğumuz vakit bu kanunlar fazla bile. Yoksa bu mantıkla yetmez.

Afet Yasası çıktı. Daha çıkmadan bunların taslakları ele geçirildi. Kat mülkiyetinden dolayı kenti sömürmüş rant zihniyeti bu yasayı nasıl delerim diye bunun hazırlıklarını yaptı. Yasa çıktı. Hala bu yasayla uğraşan bir zihniyet var. Şimdi depremden sonra olan manzara ortada. Geçen gün hafif yine bir sallandı, milletin aklına geldi herhalde. Deprem riskini ortadan kaldırabilmemiz için bu Afet Yasası’na sarılmamız lazım. Hala “Afet Yasası’nı çalıştırmayalım” diyenler var. Çalışmayacak da ne olacak? Tabut binalar kalacak. Kötü binalar kalacak. Çıkan kanunlarda bardağın dolu tarafına bakıp “Bardağımız doludur” dersek fazlasıyla yeter. Ama boşluk arıyorsak, kentsel iyileştirmede hiçbir kanun bize faydalı olamaz.

“ÖZEL SEKTÖRÜN PEYZAJA OLAN İLGİSİ ARTTI”

Şehir estetiği dediğimizde yapılaşmanın yanında peyzaj düzenlemeleri, donatılar gibi birçok unsurdan bahsetmiş oluyoruz aslında. Şehirleri bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eskiden projelerde bir mimar vardı, statik ekip vardı, bir mekanik bir de elektrik ekibi vardı. Ancak bunun olmazsa olmazı peyzajı havalandırma, iklimlendirme… Bütün bunlar projelerin başında giriyor ve ciddi peyzaj projeleri yapılıp uygulanıyor. İstanbul’un yeşili bu kadar mahvedildikten sonra yerine bu kadar yeşil alan kazanması özel sektörün peyzaja olan alaka ve ilgisinin fazlalaşmasındandır. Etrafımızı güzelleştirirsek yaptığımız eser de o kadar ortaya çıkıyor. Yüzükteki montör gibi… Sizin taşınız istediği kadar büyük olsun, montör kifayet etmiyorsa o taşı gösteremezsiniz.

Teknik Yapı’nın ilkeleri nedir bu konuda?
Biz inşaata, çevreye duyduğumuz saygıyla başladık. 1974’te inşaatların etrafına eski inşaat kerestesinden bir korkuluk çakılırdı. O korkuluklar çocuk düşmesin, insan girmesin diye konulurdu. Biz buralara panolar koyduk. O günkü şartlarla panoyu koyduk. Panonun üzerini plastik boyayla boyadık. Ondan sonra bu panolar sac, prekast olarak ışıklı hallere geldi. Öyle olunca ne oldu? Tertemiz bir çevre içinde çalışılıyor. Sese saygı duyduk, çalışma saatlerini ona göre ayarladık. 1976’da komşulara bülten dağıttık. Dedik ki; “Biz burada inşaat yapıyoruz. Süreçte bir şikayetiniz olduğu vakit bu numarayı arayın”.

Şehrin içindeki çalışmalarda kule vincini ilk defa biz kurduk. Hazır beton santrali kurduk. Bu imkanları nasıl kullandık? Sanayi yapısı varken beton santralimiz vardı. O tarihlerde beton firmaları yoktu. Betonu büyük şantiyeniz varsa kendiniz yapıyorsunuz. Mikserle şehrin içine kendi betonumuzu taşıdık. Dolayısıyla orada çevreyi kirletmedik. Bunları yaparken bir de standart getirdik. O zamanlar duvarlar örülürdü, hala bir sürü inşaat öyle yapılıyor, marangoz gelir ölçü alırdı. Bir pencere 150 cm, bir pencere 160 cm olurdu. Şimdi standart getirdik. Dolayısıyla bunların hepsi bize bir sürat, ekonomi ve estetik kazandırdı. Şimdi siz bunu bir anda böyle yapılsın diye dayatamazsınız. Güzel bir bahçe yaparsanız, bahçenize güzel bir peyzaj yaparsanız komşunuz onu görüp o da benzetecektir. Böylelikle bütün yol düzelecektir. Her yolda birer tane Teknik Yapı binasının olması oralara değer getirdi. Çünkü insanlar sorguladı. Daha sonra inşaat sözleşmelerine bir tip getirdik. İnşaat sözleşmeleri elle yazılan paçavra gibi şeylerdi. İnşaat sözleşmelerine bir standart getirdik. Standart getirirken resimler koyduk, detaylar koyduk. Bunlar örnek alındı, yapıldı. Bazı inşaat sözleşmeleri elimize geldiği vakit keyifle görüyorum, bizim sözleşmelerimizi olduğu gibi kullanıyorlar. Konut yapımında bir imalat kısmı var, bir sözleşme kısmı var bir de teslim var. Bizim binalarımızda sene mefhumu yok. Eğer bir probleminiz varsa bizim ekibi arıyorsunuz.

“İNŞAAT SEKTÖRÜNDE MÜCADELE ETTİĞİMİZ ÇOK  ŞEY OLDU”

Bu konuda trafik sıkıntısı da çok önemlidir. Yollarda arabaların park edilmesi çok büyük problem. Bağdat Caddesi’nde 20–30 yıl önce yaptığımız projede otoparklar hep kapalıydı ve sitenin dışında değildi. Teknik Yapı, otoparkı tüm kapalı sitelerde ve ondan sonraki tüm projelerinde yapan ilk yerli firma oldu. UpHill Court projesini yaparken orası açık bir araziydi. Şimdi burada 3 bin araçlık kapalı otopark var. Buradaki otoparkı yaparken belediye dedi ki; “Bu kadar otoparkı ne yapacaksınız?”. Dedim ki; “Vatandaşlar arabalarını bırakacaklar”. 1+1’e bir tane, 2+1’e iki tane, 3+1’e üç tane olmak üzere otopark yaptık. Hala Türkiye’nin en büyük otoparkıdır orası. Büyük mücadeleler sonucunda kabul ettirdik. Projemizi tasdik etmiyorlardı. Teknik Yapı olarak inşaat sektöründe mücadelemiz çok oldu. İnşaat yapım sistemini değiştirdik. Yeşil alan konusunda da, İstanbul’a katma değer yaratan projelerimizin yüzde 70’i ve 85’i yeşil alana ayrıldı.