Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Mehpare Evrenol, Evrenol Architects Kurucu

[kutusag=4303]Günümüz modern mimarlık anlayışının temellerini atan Le Corbusier, geliştirdiği teorilerle, sanat ve mimari pratikleriyle öncü bir tasarımcıdır. Resim, heykel, kent planlaması, mimarlık ve endüstri ürünü tasarımı yapan Le Corbusier, teknolojik ve bilimsel üretimin çok geliştiği ve kutsandığı bir dönem olan 20. yüzyılda tasarımlarını cesurca ortaya koymuş ve kamuya açık hale getirmiştir.

Mimarlığın en temel tartışma konularından biri olan form – işlev ilişkisine yepyeni bir bakış açısı getirmiştir Le Corbusier. Onun için işlev ve standartlaşma en temel belirleyicidir; estetiğini bu anlayış üzerine kurar. Tasarımlarında, binaların özgürleşmesi gerektiğine yaptığı vurgu beni etkilemiştir. Binaları kolon, duvar, çatı gibi parçalara ayırarak, farklı fonksiyonlar yüklemesine yönelik çabasını çok değerli ve öncül buluyorum. Modernizm öncesi en uç noktaya kadar götürülen süs estetiğinden arınma olarak nitelenebilecek bu anlayış, gerçekten de çığır açıcı. Mimarinin en temeli olan malzeme kullanımı bu anlayıştan etkilendi. İşlevi ön planda tuttuğu tüm tasarımlarında betonarme strüktürü estetik bir değer olarak kullanma fikri, Le Corbusier’i betonun yeni yüzünün kaşifi yaptı.

Kent planlamasında da benzer anlayışı güderek kenti fragmanlarına ayıran, en temel gündelik ihtiyaçları, sosyal yaşantıyı ve çalışma hayatını bir uyum içinde çözmeye çalışan ana fikri çok önemlidir. Gerek bina gerekse kent ölçeğindeki planlamasını ve biçimlenişini tam da modern anlayışın “makineleşen” gündelik hayatına endeksleyen tasarımları bugünden bakıldığında birçok eleştiriye de maruz kalıyor. Fakat bu eleştiriler, cesaretini ve öncü tasarımcı kimliğini asla zedelemeyecek.
Onun ütopik kentinde, yukarı yükselen yapılar, sokağa çıkmayı gerektirmeyen alışveriş alanları, teras parklarında gezinti ve piknik alanları, tenis kortları gibi spor kompleksleri olan bloklar, yerin altında garajlar, yollar yer alıyordu. Le Corbusier’nin kentlerinde yaşayan insanlar, yollar yer altına indiği için, evlerinden çıktıklarında parklar, bahçelerle karşılaşır. Le Corbusier yerleşmeleri her zaman doğal çevreyle bütünleşmiş olarak ele alır. Bizler de kendi mimarlık anlayışımızda, benzer bir ele alışla master plan düzeyinde tasarım problemlerine yanıtlar arayan bir ekibiz. Elbette günümüz ihtiyaçları, insan ilişkileri ve ekonomisi çok farklı ama teorik olarak uzlaştığımız ve izinden gittiğimiz alanın, tasarım ölçeklerindeki zenginlik olduğunu düşünüyorum.

Gezgin bir tarafı olduğunu da biliyoruz Le Corbusier’nin. İstanbul ve İzmir kent planlaması için çok değerli görüşleri var: İstanbul’un planlanma kararı alındığı dönemde “kente el sürmemek gerekir” fikriyle talebi geri çevirdiğini okumuştum. İzmir için ürettiği kent planları da çok doğru bir konsept olduğu halde acıklı bir şekilde uygulanamamış. Bu seyahatleri onu yere, yöreye göre tasarım geliştirmek konusunda etkilemiştir ki bence günümüzün en değerli ve üzerinde titizlikle çalışılması gereken konusu bu. Globalleşen dünyaya, globalleşen mimariye yerel özellikleri geri çağırmak en temel tasarım ilkemiz olmalı. Modernizm ilkeleriyle bir bakıma ters düşen bu yaklaşımın tohumlarını Le Corbusier atmıştır mimarlık alanında. Bizler de günümüz kentlerini ve binalarını onun yaklaşımlarının sentezinde tasarlama yolundayız.