Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Business İstanbul, Türkiye’nin üst segment ofis ihtiyacına cevap verecek

Ofis edinme sürecinde olanlar, SVR İnşaat’ı neden tercih etmeliler?
[kutusol=4374]Ofis ihtiyacı olan kitleyi tespit etmek lazım öncelikle. Biz, biraz daha büyük ölçekli firmalara hitap etmeye çalışacağız. Bence firmaların ihtiyaçları ve bu sorunun cevabı aslında birbirleriyle örtüşen şeyler.

Bir firmanın kendini geliştirebilmesi için iyi bir çalışma ortamına ve çalışan elemanlarına ihtiyacı var. Lokasyon ve projenin modernize olmasının yanı sıra çalışanlarının ve partnerlerinin ihtiyaçlarını da karşılamalı. Firmanın bu ihtiyaçlarına kim cevap veriyorsa onu tercih etmesi lazım.  Projemizin büyük ölçüde firmaların ihtiyaçlarını karşıladığını düşünüyoruz. Daha iyi bir çözüm sunduğumuz için bizi tercih etmeliler. Büyük şirketlerin ofis seçimlerinde 3 tane parametre var. Lokasyon birinci sırada. İkincisi, ulaşım durumu.

Üçüncüsü ise çalışanların kendilerini daha mutlu hissedebileceği ofis tasarımı ve ofisin dışında sosyalleşebilecekleri alanların varlığı. İnsanlar artık sadece ofise git gel şekliyle çalışmak istemiyorlar. Sabah sporlarını, öğlen alışverişlerini, akşam iş çıkışı arkadaşlarıyla organizasyonlarını yapabilecekleri bir düzen istiyorlar. Çalışanların bu ihtiyaçlarını karşılayan projeler her zaman yatırımcısını buluyor. Business İstanbul’a çok inanmamızın bir sebebi de bu. Lokasyon çok iyi, ulaşılabilir bölgede ve burada sosyalleşmek çok kolay. Firmalar eğer iyi elemanları çekmek ve çalışanlarını elinde tutmak istiyorsa çalışan memnuniyetini gözetmek durumundalar.

SVR İnşaat, öncelikle arkasındaki firmaların büyüklüğü sayesinde finansal olarak çok güçlü. Bu güç, alıcılar için bir güven teşkil ediyor. Önemli bir nokta çünkü insanlar buraya gelip alım yapacaklarsa finans probleminin olmadığı, uzun vadede projenin sağlıklı şekilde sonuçlanacağına inandıkları projeleri seçmek istiyorlar.  Biliyorsunuz inşaatta çok fazla yatırım var. Bu yatırımlarda sıkıntıların olması ihtimali de var, projelerin çok büyük olması sebebiyle ne kadar büyük bir talep toplayacağı veya sonuçlanmaları ile ilgili… Bunlarla alakalı bence güven konusunda iş ortaklarımıza veya müşterilerimize karşı iyi bir pozisyonda olduğumuzu düşünüyorum.

İkincisi, SVR’nin yapmaya çalıştığı şey firmaların bizi tercih nedenlerine odaklanmaktı. Bu konuda 4 firmayla fizibilite çalışması yapıldı. Firmanın neye ihtiyacı var? Bu ihtiyaçlar içinde biz neyi sunmalıyız? İhtiyaçları nasıl görmeliyiz? Sorularını baz aldığımız sorgulamalar yaptık. Orada bu fizibilitelerden çıkan sonuçlardan biri de artık esnek bir yapı sunmanın gerekliliği oldu.

Buna dayanarak çalışanların ihtiyaçlarını karşılayacağımız donanımlar sunmaya özen gösterdik. Alt tarafta, cadde şeklinde sunacağımız alışveriş ve sosyal alanlar oluşturduk.

“EN İYİ HİZMETİ ALMAYA GAYRET EDİYORUZ”
SVR olarak en büyük farkımız, iş ortağı olarak en iyileri tercih etmemiz. Proje için dışardan aldığımız destekleri en kaliteli, en iyi hizmeti verebilecek yerlerden almaya gayret ediyoruz. Mimari ile alakalı dünyanın farklı yerlerinden aldığımız 10 farklı tasarım oldu. Ortaya çıkan bütün bu kaliteli yapıları yarıştırdık. Sonunda en iyi olanı tercih ettik. Tercihimiz projenin geleceğini en iyi hayal edebildiğimiz tasarımdan yana oldu. Bu tasarımın, başarılı bir dış görünümü ve kaliteli iç çözümleri var.

Müşterilerimizin içeride çalışanlarıyla mutlu olabilmeleri için ihtiyaçlarını karşılayabileceğimiz bir tasarım oldu. Bu ihtiyaçları metrekareden tutun da depolamaya, asansör ve rüzgâr hesaplamalarına kadar birçok alanda karşılamayı hedefledik. Bu yüzden bünyemizde olmasa da o işi kim en iyi yapıyorsa ondan hizmet almayı tercih ediyoruz. Örneğin, pazarlama konusunda TNL Gayrimenkul Geliştirme ile çalışıyoruz. TNL, bu konuda son birkaç yıldır üst üste lider olmuş bir pazarlama şirketi.

Business İstanbul projenizden bahseder misiniz? Alıcılara ne gibi olanaklar sunuyorsunuz?
Ofislerde konfor ve verimliliği bütünleştiren tasarımlar aranıyor. Yaratılan katma değer, kullanıcının verimliliğini artırabilecekleri bir ortam sağlamaktan geçiyor. Efekta Mimarlık ile çalışıyoruz. Efekta ortaya çıkardığı modern yapı, tüm danışmanlarımız ve ortaklarımız için çok sevimli hale geldi. Bu nedenle tercihimizi bu yönde kullandık. Efekta, hakikaten yaptığı işi önemseyen, ödüllü bir ofis. Mimari ekibin projeye kattığı çok şey var. Planlananın parçalanabilir olması, parçalanabilir olmasına rağmen verimliliğinin kaybolmaması, insanların tüm yapının içinde rahatlıkla kendini mutlu hissedebileceği bir ortam yaratılması ve LEED sertifikasına hazırlanması bu etkilerden bir kaçı.  Biz mimarinin tüm yapısını komple bir proje olarak kabul ettik. Yaptığımız operasyonun en aşağısında muhaberatın nasıl çalışacağı, yani mektup geldikten sonra yukarıdaki 20. kata nasıl ulaşacağı, burada çalışan insanın evine nasıl mutlu gidebileceği, lokasyon uygunluğu, ulaşılabilirliği hem bu düşünce şeklinin parçaları.

Ofis, sadece bir çalışma masasından ibaret değil. Tavan yüksekliği, enerji verimliliği, ulaşılabilirlik de önemli. Burada çalışan insanlar, öğle tatili için Marmaray’ı kullanıp Eminönü’nde Kapalıçarşı’ya gidip dönebilir mesela. Bizim Avrupa’da da yatırımlarımız var. Bu nedenle bir karşılaştırma yapabiliyorum. Orada insanlar projenin büyüklüğüne bakarlar. Yan giderlerin ne kadar olduğu kilit kriterdir. Kullanmadığınız bir şeyin parasını ödemek istemezsiniz. Eğer böyle bir yapınız varsa kiralamada da çok büyük sıkıntılarınız olur.

“BUSINESS İSTANBUL TASARRUFLU BİR PROJE”
Bir ticarethanenin birinci vazifesi, tasarruf etmektir. Çünkü para kazanmanın en kolay yolu tasarruf etmektir. Firmalar onu dikkate almalı. Tüm projedeki özellikleri üst üste koyduğunuz zaman Business İstanbul tasarruflu bir proje olarak insanların karşısına çıkıyor. Uluslararası standartlara uyan, tavan yüksekliğinden, rüzgâr hesaplamalarından deprem hesaplarına kadar titiz bir çalışma var.

“HEM YATAY HEM DİKEY SARSINTI HESAPLAMASI YAPILDI”
Deprem yönetmeliğinde de bir değişiklik söz konusu. Türkiye’deki deprem yönetmeliğinde şu anda kendine özgü bir deprem yönetmeliği var. O da yer sarsıntılarına karşı. Yani yatay sarsıntılara karşı hesaplama var. Dikey sarsıntılara karşı bir hesaplaması yok. Amerikalıların bu konuda uzmanlığı var. Önümüzdeki yılbaşından itibaren büyük ihtimalle Türkiye’de hem yatay hem dikey hesaplamalara geçilecek. Ancak biz, kendi projemizde deprem hesaplarını bu sene hem dikey, hem yatay planlamalarla gerçekleştirdik. Bu yönleriyle projemiz güvenlik alanında da bir kademe daha öne geçmiş durumda. LEED sertifikası var. Dolayısıyla çevreyle barışık bir yapı. Bunu yanı sıra aidatları aşağıya indirmek gibi bir gayretimiz var.  Örneğin, giriş çıkışları çok artırmadık ve bu yönetmle güvenlik görevlisi sayısını da düşürmeyi planladık. Nihayetinde ticaret yapan insanlarız. İnsanların çok işine yaramayan ama maliyette yük yaratan bölümleri bu projede konumlandırmadık. Kullanıcının bu yapıda uzun süre kalmasını istiyoruz. Nihayetinde sadece 10 yıl ya da 20 yıllık değil, en az 100 yıllık binalar yapıyoruz.

LEED için danışmanlık aldınız mı?
Arke ve Erke’den danışmanlık alıyoruz. LEED kriterlerini sağlamak için onların yönlendirmelerini uyguluyoruz. Tüm elektrik ve mekanik sistemini çalıştığımız bir yol haritamız var.

Kentsel dönüşümle beraber kent merkezinde açılan alanlar, daha fazla proje yapılabilmesi anlamına geliyor. Sizce çok fazla proje gelişir mi? Önümüzdeki 5 sene içerisinde sektör bundan nasıl etkilenir?
Nüfus yapısında son 10 senede çok büyük değişiklikler oldu. Nüfusun belirli bir kısmı batıya Beylikdüzü tarafına hatta daha ileriye Silivri’ye doğru kaydırıldı. Anadolu tarafında da Tuzla, Kocaeli’ne kadar yayıldı İstanbul. Ancak ne olursa olsun ofiste çalışan, beyaz yakalı personel kesimimiz yine de merkez konumunda olmak zorunda çünkü finansçılar burada. Bir de tabi yöneticiler çok fazla şehir dışına gidip fabrikalarda, o bölgelerde yerleşip yaşayamadığı için de önemli.
Artık 3-5 kilometre değil mesafeler, uzak. Bugün bakıyorsunuz Hadımköy, Göztepe’den 60 kilometre. Artık şehirlerarası yolculuk seviyesine geldi. Firmalar artık merkez ve şube usulüyle çalışmaya başladılar. Çünkü beyaz yakalı ekibinizi siz alıp Hadımköy’ün merkezine taşıp orada yaşamasını isteyemiyorsunuz. Bütün ihtiyaçlarınızı merkezlerde kabul etmek durumundasınız. Bu sebeple benim tahminime göre önümüzdeki dönemde Türkiye’de ofis ihtiyacı devam edecek.

Mevcut ofis stoğu yeterli değil mi?
Şu anda zannediyorum, 3.8 milyon civarında bir ofis arzı var. Ancak bu 3.8 milyon, aslında büyük gözükse bile Türkiye’nin bir de görünmeyen ihtiyaç yapısı var. Eskiden çalışma yerleri bilgisayar dilinde “ziplenmiş” gibiydi. Sıkış tıkış çalışılıyordu. Zaman geçtikçe daha ferah alanlara geçildi. Toplantı masasına ihtiyaç olduğu ortaya çıktı örneğin. Departmanların kendi toplantı odaları olmaya başladı. Çalışanların ne kadar rahat ederse o kadar verimli oldukları görüldü. Bunu patronlar da fark etti.

Artık Türkiye’nin iş gücü ucuz değil. Almanya’da, Amerika’da çalışan elemanlarım da var. Bakıyorsunuz ki orada da insan çalıştırmanın maliyeti 5 bin dolar, burada da 5 bin dolar. Arada çok büyük bir fark kalmadı. Orada da, burada da maliyet aynı ise aynı imkânları sunun ki kaliteli ve verimli bir sonuç alasınız.
Çalışan insanın mesuliyeti de patronlardaysa oradaki insanın da buradaki gibi mutluluğundan ve veriminden sorumlusunuz. Avupa’daki araştırmalar da onu gösteriyor. Ne kadar geniş alanda çalışırsanız o kadar verim elde edersiniz. Ondan dolayı önümüzdeki dönemde 5 yılda ya da 10 yılda da denilebilir, ofis ihtiyacının biteceğini düşünmüyorum.

“NİTELİKLİ İŞ GÜCÜ İÇİN NİTELİKLİ OFİSLER”
Türkiye’de apartman altlarında, ufak ofisler halinde ite kaka yapılan operasyonlar artık işlemeyecek. Çünkü ona uygun iş gücümüz yok. Daha kaliteli iş gücümüz var. Daha pahalı iş gücümüz var ve ona bağlı olarak daha uluslararası çalışıyoruz. Önceden bir Alman, bir Amerikalı ya da Japon Türkiye ile çok fazla içli dışlı değildi. Kapalı bir Türkiye vardı ama artık öyle değil. Şimdi yurt dışından gelen misafirlerimiz var. Bugün Kongo’dan da müşteriniz gelse sizden beklentisi yüksek. Aynen Avupa’da gördüğü servisi istiyor. İnsanların beklentisi artınca da o talebi Türkiye’nin karşılama mecburiyeti doğdu.  Kaliteli iş gücünü, önceki yıllara göre pahalı iş gücünü alıp da şehir dışına taşıyamıyorsunuz. Ondan dolayı firmalar, merkezde kalıp o az bulduğu iş gücünü burada tutmak zorunda. Şansınız yok, daha kalitelisini merkez dışında bulamıyorsunuz. Duvarlar diploma dolu ama bir üniversite mezununu oturtun bir masaya sonuç alamıyorsunuz.
Bu Türkiye için üzücü bir şey. Yazı yazmayı bilmiyorlar, dünyayı tanımıyorlar, analitik düşünce zaten gelişmemiş… Firmalar, bu nedenle zor buldukları, kıymetli elemanlarını zorla taşraya götürmeye çalışmaz. Bir yarım saat Boğaz’da çay içme olanağına sahip olmaları çok kritik bir şey. Sosyal toplum içinde olabilmek lazım.

Ofis ihtiyacının bir sebebi de aslında ofis olmayan yerleri ofis olarak kullananların gerçek ofis alanlarına geçmeleriyle de belirecek. Örneğin, doktorlar, mimarlar, apartman dairelerini ofis ve muayenehane gibi kullanıyorlardı ancak bu artık yasak. Doğal geçişle, yeni yapılarla bu dönüşüm yapılabilir.

Belki biraz teşvik lazım… Çünkü işin maddi tarafı da var. Yerleşik bir yeri bırakıp yeni bir yere taşınmak da bir maliyet. Var mı öyle bir devlet teşviki?
Devlet teşvikinin olması doğru değil. Devlet bence burada yapılması gerekeni fazlaca yapıyor. Kentsel dönüşümde inşaatçı firmalara destek veriyor. Belki paylaşım oranlarında bir denge oluşturulabilir. Arzı biraz fazlalaştırmak insanları terbiye etme yöntemi olabilir. Çünkü bu devirde insanı terbiye etmenin tek yolu para.

Kentsel dönüşüm projelerinin çalışma şekliyle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Kentsel dönüşüm organizasyon şemasının aslında daha iyi oturması gerekiyor. Kentsel dönüşüm, şu anda yürüyor ama belli bir yapı içerisinden daha tecrübeli bir şekilde yürümesinin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Şu anda yaşadığımız problemlere bakılırsa kentsel dönüşüm hakikaten zorlu bir süreç. Bu sürecin içinde de ada maliklerinin, arsa sahiplerinin içlerindeki yoğun kargaşa ve karmaşadan çıktığını düşünüyorum. Onun derlenip toparlanabilmesi için mevzuatın daha sade ve basit şekilde toparlanması, hem müteahhit hem de arsa sahibi için çok büyük önem taşıyor. Mevzuatın aslında iyi niyetli ve kötü niyetlileri ayıklaması gerekiyor.

En azından iyi niyetli olmayan bir kişiler için bir kurum işaret etmeli. Çünkü firmalar, buraya milyonlarca dolarlık yatırım getiriyor. Uluslararası yatırımcı geliyor. Burada olacak en ufak bir negatif gelişme, tüm sektörümüzü, tüm imajımızı sıkıntıya sokabilir. Bu konuda bence kurumların mevzuatı daha basitleştirip işleri hızlandırması çok faydalı olur. Fikirtepe sadece bir örnekti aslında.

Buna bağlı olarak ülkemizin birçok yerinde yapılacak kentsel dönüşüm planları var. Buradaki örnek eğer iyi çalışırsa, insanlar için de çok daha öngörülebilir bir yapı oluşur.  Bir de 300 bin müteahhidin Türkiye için fazla olduğunu daha kontrollü hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ülkenin tüm enerjisinin ülkeye gayrimenkul yatırımı yapacak hale gelmesi de ülke açısından tehlikeli. Bütün enerjimizi buraya verip ülkeyi bloke edecek hale gelmememiz lazım. Sektörümüzü küçültse bile bence önemli değil. Ülkenin geleceği için inşaat sektörünün bir şekilde disipline olması gerekiyor.

“TÜRKİYE GSMH’SİNİ 10 BİN DOLARIN ÜZERİNE ÇIKARMAK İÇİN SANAYİYE ODAKLANMALI”
Türkiye ekonomisi aslında bence son 5–6 senedir zaten 10 bin dolar sınırına ulaştıktan sonra biraz tökezledi. Bu 10 bin dolar sınırını bir türlü aşamıyoruz. Bu, uluslararası kapsamda da sıkıntılı bir sınır. Ancak baktığımızda çok büyük bir rakam değil. İki çeşit çalışma vardır: Birinde kas gücünü kullanırsınız, diğerinde beyin gücünü. 10 bin dolardan öncekini, ilkinde olduğu gibi çok fazla düşünmeye, tecrübeye gerek kalmadan yapılan çalışma olarak düşünün. 10 bin dolardan sonrakini de daha çok kafayla, bilgiyle, tecrübeyle, uluslararası iletişimin gelişmesiyle yani sizin daha batıya yaklaşmanızla alakalı.

Demokrasi, uluslararası pazarı bilme, insan yetiştirme gibi değerlere sahip oldukça 10 bin dolar sınırının üzerine çıkmak çok kolay aslında. Türkiye bence 10 bin dolar sınırına geldi çünkü oldukça yüksek bir genç ve tüketime meyilli bir nüfusu var. 2002 yılına kadar geçen 13-14 yıllık süre aslında kayıp bir süre Türkiye için. Koalisyonlar geldi, krizler oluştu, Türkiye’nin önünü açacak herhangi büyük bir makro planlama yapılamadı. O dönemden sonra yaşadığımız 10 yıllık bir bolluk vardı. Tüketime teşvik vardı, üretime sıkışmıştık zaten. O arada aldığımız bir yoldu. Ama 10 bin dolardan sonrası gerektiği gibi planlanamadı. En azından sanayinin daha çok öne çıkması gerekiyordu.

Bizim bir yanımız da sanayi. Yurt dışında sanayinin ne kadar kuvvetli olduğu ve inşaatla alakalı neler yapılması gerektiği konusunda farklı bir durum var. Tüm Almanya’da olan müteahhit sayısı 2800. Türkiye’de 300 bin! Türkiye’nin GSMH’sini bir kenara koyun, 85 milyon Almanı bir kenara koyun, AB’yi koyun, tüm para geçişlerinin olduğu hattı oraya koyun, bu özellikleriyle Almanya’da kaç tane yapılan operasyon var?  Türkiye’de kaç tane? Tüm bunlara baktığınızda aslında Türkiye’de iyi planlama yapılmadığını görüyorsunuz.

“SON 5 SENEDE TÜRKİYE’DE NE ÜRETİLDİ?”
Türkiye’de ekonomi büyüdü. Ancak bu büyüme, halk tarafından çok iyi anlaşılmıyor galiba. Büyüme denildiği zaman bunun karşılığı ne kadar tükettiğinizdir. Tüketiminize bakıyorlar. O arttıkça büyüdüğünüzü söylüyorlar. Ancak nasıl tükettiğinizi görmüyorlar. Nasıl tüketiyorsunuz? Banka gidip yurt dışından kredi alıyor. Gelip krediyi size satıyor. Sizin paranızla ben inşaat yapıyorum. Bu şekilde borçlu konuma geliyorsunuz. Sizin borcunuz 10 sene sonra ödeniyor. 100 bin avro aldığınızı 150 bin avro olarak geri ödüyorsunuz. Büyüme dediğimiz şey aslında bu. Bu şekilde hesaplanıyor. Büyüme dediğimiz zaman diğer tarafa da bakmamız lazım. Sanayide ne üretiliyor? Nasıl bir katma değer sağlıyorsunuz? Ülke ne yaptı son dönemde? Son 5 senede Türkiye’de ne üretildi? Hangi fabrikayı kurduk? Üretimi canlandıracak hangi operasyonu yaptık? Hangi sanayiciyi teşvik ettik? İhracat arttı ama zaten sıkışmış bir ihracattı. 1990’lı yıllardan 2000’li yıllara kadar ihracatta bir sıkışma vardı çünkü.

“BU ŞEKİLDE DÜNYA İLE BAŞ EDEMEYİZ”
O sıkışıklığın üzerine birden bire bir açılma oldu. İnsanlara güven geldi, istikrar geldi. Bunun üzerine büyüdü Türkiye. Ancak buradan sonra tıkandı.
Bu noktadan sonra artık farklı bir zekâ lazım. Yüksek teknolojili ürünlerin üretimdeki payı çok az. 2000 yılında Çin’in yüksek bağlantılı ihracatı 30 milyar dolardan 500 milyar dolara çıkmış. Kendini 16’ya katlamış. Türkiye’nin rakamları ise 1 küsur milyardan 2.2 milyara çıkmış. Yani ancak ikiye katlamış. Aynı süre içerisinde bizimki yüzde 100 artmış, Çin’inki yüzde 1600! Kore’de bu artış yüzde 1000 seviyelerinde. Bu şekilde dünyayla baş edemeyiz. Bunu görmek lazım.

“TEKNİK ELEMANIMIZ YOK”
Son dönemde yapılan operasyonların hepsi sıcak parayı teşvik amaçlıydı. Arap sermayesi, Rusya’daki, Ukrayna’daki, İran’daki kargaşalardan dolayı Türkiye’ye kaydı. Amerika’nın faizleri sıfırlayıp yüklü miktarda doları piyasaya sürmesinden sonra 2007 yılından beri yaşanan bir para bolluğu vardı. Bunu Türkiye’nin aslında tamamen sanayiye döndürüp iyi büyüklükte teknoloji yatırımları yaparak, destekleyerek kullanabilmesi, işte o 10 bin dolar, 20 bin dolar seviyesini hızlı aşmasına sebep olabilirdi.  Türkiye’nin bence asıl sıkıntılı noktalarından bir tanesi eğitim sistemi. Batıdaki eğitim sistemine bakıyorsunuz, bizdeki üniversitelilere bakıyorsunuz aradaki fark muazzam. Herkes üniversiteli ama teknik elemanımız yok.

Bir fotoğrafçı, bir marangoz, bir grafiker bulabiliyor musunuz Türkiye’de? Çok zor. Ancak gidin üniversitelere, her taraf diploma dolu. Diplomamız çok ama bir marangozumuz yok. Batının aslında başarısı teknik eleman yetiştirebilmesinde saklı. Bu konuda çok iyiler ve bu kabiliyetleri ile dünyanın gıpta ile baktığı otomobilleri yapabiliyorlar. Eğer Türkiye önümüzdeki dönemde başarılı olmak istiyorsa kaliteli insan yetiştirmek zorunda. Diploma bir işe yaramıyor. Bunun farkına belki 10 sene sonra ancak varacağız ama yazık olacak. Türkiye’nin geleceği ile alakalı bence tamamen yeni kafalara ihtiyaç var. Sloganları bir kenara bırakmak lazım. Ülkenin elit, aydın kesiminin üniversiteli olmasa da teknik elemanları üst yönetim kadrolarında değerlendirmesi lazım.

“TEK BAŞINA GAYRİMENKUL YETMEZ”
Bence ekonominin genel olarak toparlanması için önümüzdeki dönemde sanayinin tekrar öne çıkması lazım. Sanayi ile beraber eğer burası gayrimenkulü götürebiliyorsa denge içinde olabilir yoksa tek başına gayrimenkul hiçbir zaman yetmez. İspanya’nın durumu da bir süre önce Türkiye’ninki gibiydi. Gayrimenkul bir süre yükseldi sonra bir baktı ki insanlar, müşteri yok. Çok güzel bir binanız olabilir ama kiracınız yoksa o bina bir işe yaramaz. Çünkü nihayetinde bütün operasyonu ödeyen kesim sanayi ve ihracat. Ülke dışından bir şeylerin ülkeye gelmesi gerekiyor.  Gayrimenkul için gelen yatırımlar var ama bunlar kısa dönemli. Yarın satar, gider.

Üstelik insan da istihdam etmeyen yatırımlar.  Siyasi belirsizlikler her zaman ola geldi. Türkiye, dünyanın en büyük 17. ekonomisi. 25 sene önce de dünyanın en büyük 17. ekonomisi idi. Bunu değiştirmek istiyorsak insan eğitmeye, teknolojik yatırımlara önem verilmeli.

Projenize yabancı yatırımcı ilgisini görüyor musunuz?
Aslında Türkiye, merkez ülkelerden biri. Ortadoğu’ya yakın, Rusya, AB, Afrika komşumuz. Adeta problemli ülkelerin ortasında sakin bir ada. Böyle olunca da çevre ülkelerin gözdesi haline geliyor. Demokraside çevre ülkelere göre çok daha iyi konumdayız. Batıya göre geri olabiliriz ama çevreye göre iyi konumdayız. İçindeyken çok fark etmiyoruz ama biraz etrafımıza bakarsak, çevre ülkeler arasında nasıl sıkıntılar olduğunu fark ediyoruz. O ülkelerde yaşayanlar, Türkiye’de aydınlık bir gelecek görüyorlar. Problemlerin az olduğu, parçalanmaların az olduğu, ekonominin sağlam olduğu, ailesinin sağlıkta sıhhatte olduğunu gördüğü bir ülke Türkiye. Yabancıların ilgisi bu yüzden var ve devam edecek gibi duruyor.

Business İstanbul projemize de ilgili olduklarını görüyoruz. Projemizin yabancı yatırımcı için ilginç olmasının birkaç tane sebebi var. Lokasyon bunların ilki. Merkezin dışına çıktığınızda İstanbul’un batısına ya da doğusuna gittiğinizde elinizde çok alternatif var. Ancak merkezde yer bulmak o kadar kolay değil.

Ülkenin gelişmesiyle yabancılar buraya hem yatırım hem de kârlılık için geldiler. Kira geliri elde etmek için, yap-sat usulüyle çalışmak için ya da fonlarla iş birliği ile gelmiş olabilirler.

Yatırımlarının dönüşünü hesaplamak durumunda olan yatırımcıların, İstanbul’u yönetim noktası olarak kullanmak gibi bir eğilimleri var. Örneğin İran’ı merkez yapamıyorlar, çünkü kendi ülkelerindeki çalışanları gelip orada çalışmak istemiyorlar. Ama buraya yerleşmeyi kabul ediyorlar. Bu şekilde Türkiye’den çevre ülkeleri yönetebiliyorlar.

Bizim bu bağlamda Araplarla çok iyi diyaloglarımız var. Burayla alakaları iyi. Burada kira getirici mülk şeklinde baktıkları yerler var. Geçen günlerde Almanya fonlarıyla da görüştük. Onlar da ilgili.  Şu anda faiz getiri oranı Almanya’da sıfır. AB’de de öyle.  Avrupa Merkez Bankası faizleri indirince yatırım için gözler dışarıya açıldı.

Ellerinde para var. Bu paranın bir yere gitmesi lazım ama nereye gidecek? İşte bu soruyu sorduklarında karşılarında Türkiye iyi bir alternatif olmalı. Güvenlik, onlar için çok önemli bir kriter. Riski sevmedikleri için kârı az bile olsa güvenli bölgelere gitmeye çalışıyorlar. Bu konuda toplu hareket gerekiyor. Bizim projemiz ya da diğerleri… Eğer güven ve istikrarı sağlayabilirsek buraya gelmeye ve burada kalmaya devam ederler.

Business İstanbul’un, büyük, ticari bir yapı olması, muhatap olarak karşılarında bir şirketi görmeleri onlar için cazip. Uluslararası yatırımcılar, karmaşık yapıları sevmiyorlar. Çünkü karmaşık yapıların çözülemeyeceğini biliyorlar. Yapının kendini amorti edeceği süreyi biz şu anda 14-15 sene gibi hesaplıyoruz. Bununla birlikte kendi üzerine eklenecek değerle beraber oldukça güzel bir rakam ortaya çıkıyor. Hem satış fiyatınızın normal fiyatların altında olması hem de kira gelirinizin 14-15 senede kendini karşılaması ile uluslararası yatırımcı için iyi bir fizibilite sonucu ortaya çıkıyor. Bu yüzden yabancı yatırımcı ile ilgi herhangi bir sıkıntı çekmiyoruz. Önümüzdeki süreçte de tüm bahsettiğimiz bölgelerdeki yatırımcılarla buluşacağımız bir ziyaret planımız var.

Gelecek dönem için planladığınız projelerinizden bahseder misiniz?
SVR, bir konsorsiyum aslında. Bu konsorsiyumda birkaç tane firmamız var. Rochel, Aksun ve Horizon’un da dahil olduğu büyük bir yatırım grubu SVR. İlk projesi Businness İstanbul. Ancak bu 3 etaplı bir proje. İlk etabını Business İstanbul’la yapıyoruz. İkinci etabı var, yine ticari. Bir de üçüncü etabımız var. O da konut adası. Hemen bitecek projeler değil. Baktığınızda bu konsorsiyumun 10 yıllık bir birlikteliği var.

İlk aşamada konsorsiyumun vazifesi, bu projeyi tamamlamak. Rochel’in Çengelköy’de de büyük bir yatırımı var. Aksun’un yurt dışında ve yurt içinde yatırımları var. Horizon’un Yalova’da villa yatırımları var. Herkesin kendine ait de birçok projesi var. Ortak SVR olarak şu andaki projenin üstünde başka bir projemiz yok. Ancak bu güçlü birlikteliğin çalışmaları da büyük olacaktır. Bir sonraki projeyi ortaya çıkarmadan önce biraz beklemek lazım. Önce işlerimizi teslim edelim. Ondan sonra önümüze çıkan fırsatları değerlendirerek ilerleriz.