Yeni tasarım ve içeriğiyle okurlarıyla buluşan Türkiye’nin en köklü inşaat dergisi olan İnşaat Dünyası dergisi, Türkiye’nin lokomotif sektörü olan inşaat ve yapı sektörünün uluslararası gelişimini ana misyonu olarak görür ve yıllardır ödün vermediği yayıncılık çizgisini sürekli geliştirerek bu misyonu gerçekleştirmeyi hedefler.

Mimarlar-Workshop Proje Mimarı Mehpare Evrenol

Mimariye kent ölçeğinden bakan bir mimarın, Mehpare Evrenol’un eserini inceliyoruz. Bu çerçevenin hangi alt disiplini açısından değerlendirdiğimizde en iyi örnek Akasya Acıbadem projesi olur?

Mimari üretim bina elde etmenin yanında yarattığı estetik değerle birlikte sosyal bir çevre de oluşturur ve kente bütünlüklü bir yapı kazandırır. Biz Mimarlar-Workshop olarak işverenimizle birlikte tüm projelerimizde nitelikli kent parçaları yaratmaya özen gösteriyoruz. Bu da yaşam çevresini oluşturan tüm alt disiplinlerle uyumlu çalışmakla sağlanıyor; bu bir ekip işi. Bu ekibin içinde önemli olan disiplinler ve mimari arasındaki koordinasyonun en verimli şekilde işlemesi.

Akasya projesi bu uyumun maksimumda sağlandığı, her projemizde gözettiğimiz gibi tasarım kriterlerinin kentsel ölçeğinde belirlendiği bir projedir. Arazi, Üsküdar ve Ataşehir gibi İstanbul’un hem tarihi hem de modern yüzünün yaşandığı merkezi bir arakesitte konumlanıyor. Biz projeye başlarken öncelikle alanın sahip oluğu topografik ve sosyal yapıyı analiz ettik. Elde ettiğimiz sonuçlarla önerilecek yeni konut anlayışının gereklerini gözeterek ilerledik.

Amacımız; kullanıcılarına sunduğu yaşam kalitesini ve doğal çevreye olan sorumluluğunu gözetmeyen konut üretim yaklaşımının tersine, kente artı bir değer kazandırmaktı. Bunu da nitelikli, doğal bir çevre yaratarak, bir arada yaşamayı güncel eylem ve fonksiyon biçimleriyle donatan sosyal alanlar üreterek, alt ve üst yapılarda modern teknolojiyi kullanarak sağladık. Böyle bakınca tüm disiplinler eşit önemde oluyor.

Yoğunluğun homojenliği, kütlelerin dağılımı açısından kendi içerisinde estetik bir kent izlenimi veren projenin yaratım sürecinde; bu anlamda çözüme ulaşmak için ne kadar vakit ve efor harcadınız?

Akasya büyük bir konut yerleşkesi olduğu için Göl, Koru ve Kent olarak 3 ayrı etapta geliştirildi. Her etap birer yıllık tasarım süreci, ikişer yıllık uygulama projeleri süreci ile oluşturuldu. Zaman zaman bu etap süreçleri bir araya geldi. Bu süreçlerde sayısı 15-20 arasında değişen mimar arkadaş yoğun tempoda çalışarak projeleri tamamladık. Proje 2007 yılında başladı, hala devam etmekte. Bu süreçlerin bu kadar uzun olmasının en önemli nedeni projelerimizin çok incelikli ve detaylı kurgulanması ve en küçük detaylarına kadar bürodaki çalışmalarımızla çözülmesi… Projenin çok farklı konut tipi içermesi, farklı boyutta ve işlevsellikte konutlar elde edebilmek için birleştirilebilir şekilde çözülmüş olması emek sürelerini katladı. Ardından şantiye süresince verdiğimiz kontrollük hizmetlerimiz ise halen devam ediyor. Ofisimizdeki mimari ekibin yürütücüsü Tamer Tunbiş’in ve şantiye koordinatörümüz Kerem Buğdaycı’nın projenin hayata geçirilmesinde çok emekleri oldu.

Benzer parçaların sıralanması, bir araya getirilmesi gibi ilkel sıralama tekniklerinin dışına çıkılıp, farklı elemanların çok başarılı bir basic design süzgecinden geçirilerek tasarlandığı ilk bakışta hissedilen projede büyük kütlelerin de kendi içinde farklı konut tipleriyle çeşitlendirildiğini görüyoruz. Bu “binlerce pencerede kaybolma” klişesini ve olumsuzunu yok etmek için tercih edilen bir kriter midir? Kişiselleştirme ve “bana ait” hissi verme, bir konut için ne kadar önemlidir?

Bizim projelerimizde çok arkasında durduğumuz bir konu; projenin, kendiliğinden gelişmiş şehir parçaları olarak kente katılması. Projelerimizde kutu kutu binalar yapıp insanların o kutulardan birinde kaybolmasını istemiyoruz. Muhakkak meydanları, yürüme yerleri, toplanma, karşılaşma alanları olsun ki komşularımızla en azından karşılaşalım ve aramızda bir göz aşinalığı olsun. Önce konutları yerleştirmek sonra arta kalan alanı donatmak anlayışı yerini yaşam alanı düzenlemesine bıraktı. Bence çok kıymetli ve olması gereken bir fikir… Eski, bütün büyük yerleşimlerdeki en büyük eksik; yaşamı tanımlayan fonksiyonların dağınıklığıydı. Meydanı yok, yaşam alanı yok, eğlence-dinlence yok. Halbuki şimdi bunlar var ve insanlar artık bu tip yerlere gittiğinde şehrin kargaşasına geri dönmek istemiyorlar. Ben onlarca birbirinin eşi binanın, yüzlerce birbirinin eşi penceresinde, kaybolmuş insan siluetlerinden çok ürküyorum. Bence insanların bak işte şu sarı yuvarlak binanın göle bakan tarafındaki evde oturuyorum, diye rahatlıkla tarif edebilmesi lazım. Yoksa 8. binanın 16. katının 4.’sü demesi son derece itici. Orada bir kayıplık var. Projelerimizde aidiyet duygusu yaratacak ve insanların özeline hitap edecek bir tutum sergiliyoruz.

Herkesin farklı vizyonları ve istekleri var. Onlara ulaşmak istiyorsak bu farkı ortaya koymamız gerekiyor ve bu da yaşamı iyi gözlemlemekle olabilir. Örneğin; son yıllarda iş ve yaşam alanları birleşti ve ortak yaşam fonksiyonları zenginleştirilmiş home office konsepti çok talep edilir duruma geldi. İnsanlar işlerini evlerinde sürdürme eğilimi gösteriyorlar. Biz de Akasya Kent Etabı projemizde bu eğilime yanıt aradık. Alışveriş merkezi üzerinde tasarlanan, kule ve yatay blok binalardan oluşan Kent etabı, Koru ve Göl etaplarının doğa içindeki dingin yapılarından farklı olarak, esnek plan tiplerine sahip üniteleri, kullanım çeşitliliği ve kendi alanı içinde projelendirilen sosyal tesisleri ile günün her saati farklı kişi ve kullanımlara açık dinamik bir yaşam öngörüsüyle tasarlandı.

Projelerinizde bireyi doğaya ve suya yakınlaştırarak, insani içgüdülerin tatmin edildiği hissediliyor. Bunun günlük yaşama yansımaları; konut tasarımlarına ve kullanıcılara etkisi ne boyuttadır size göre?

Projelerimizde çok fazla gölet kullanmamız bazen tepki alıyor ama medeniyet su kenarında gelişir. Eşimin yıllar önce anlattığı bir gözlemini örnek verebilirim: Suudi Arabistan’dan Almanya’ya bir uçuşunda gündüz ve çok güzel, açık bir hava var. Uçaktan aşağıya bakıyor her taraf çöl, bomboş. Giderek su kenarları artıyor, yeşillik artıyor ve nüfus artıyor. İnsanlar su kenarlarında yaşar; medeniyet su kenarında gelişir. Dolayısıyla insanların suya karşı bambaşka bir ilgileri vardır. Bütün projelerimde su kenarlarını tenkit edenler bile gönüllerinde bir su kenarında yaşamak isterler. Bu günün şartlarında biyolojik gölet yapma lüksümüz olduğu için de biz su kenarı konsepti kullanıyoruz ve çok seviyoruz. Akasya Acıbadem’i çevresiyle birlikte değerlendirdiğinizde, kentsel mimariye etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şehircilik konseptleriyle baktığımızda çok yakınında, büyük yüksek konut yerleşimlerinin yer aldığı Ataşehir ile tarihi İstanbul dokusunun bulunduğu Üsküdar Acıbadem’in tam da ortasında ve iyi bir bağlantısında bulunan bir lokasyon burası. Koru etabını bu bağlamda tanımladık. Binalarımızı öyle bir şekilde yerleştirelim ki; binaların ortasında eski bir Acıbadem, bir Üsküdar korusu oluşturalım dedik. Burada ciddi bir alan, 13.000 m² lik bir yeşil alanımız var ve bunun 10.000 m² si de hakikatten koru olabilecek altyapıda tasarlandı. Projenin taban alanını azaltarak bir de kule yükseltmek zorunda kaldık. Kuleyi yükseltmemizin en büyük nedeni bu akciğeri projeye oturtmaktı. Göl etabında ise eskiden burada bulunan ve zamanla kuruyan akarsuyun halen duran yatağını, suyu yerine iade etmek maksadıyla kullandık. Suyu eski kaynağına dönerek alacak ve bölgenin kaybettiği suyu iade etmiş olacağız. Böyle bir su yüzeyinde oluşacak buharlaşma normal yeşil alanları suladığınız zaman oluşan buharlaşmadan daha az. Yeşil alan yapıp da sulamaya başladığınız zaman su tüketiminden kaçamazsınız. Dolayısıyla bu suyu temin edip doğal olarak arıtıp tutmak ve doğasına geri döndürmek istedik. Kimyasal bir arıtma olmayacak.

Ayırt edici bir diğer önemli özelliği ise binaların birbirine mesafeli oluşları ve insanların özeline hürmetli duruşları. Yani konut kullanıcıları için saklanmadan, kaçgöçsüz, perdesiz yaşam mümkün… Üçüncü etabımız ise alışveriş merkezindeki home office’ler, ofisler ve rezidans yaşamını bir arada kılan kule projesi. Arkasındaki yatay blokta da rezidanslar yer alıyor.

Arazinin büyüklüğünün bir avantajı var. Normal olarak kent içinde bu kadar büyük araziyi bir arada bulamazsınız. Dolayısıyla da bir kocaman bina yaparsınız, etrafına da üçer beşer metrelik bahçeler bırakmakla yetinmek durumunda kalırsınız. Burada arazinin genişliği ve yükselme şansımızın olması sayesinde bunu yapabildik. Eğer o 40 katlı kuleleri oraya koymasaydık ve o boş alanları konutlarla doldursaydık bildiğimiz blok apartmanlardan oluşan bir proje haline gelirdi burası. Yükselerek taban alanında insanların nefes alacağı anlar yarattık. Oval parktaki, sosyal alana bağlanan sonsuz yeşiliyle, korusuyla, su kenarlarıyla doğaya yüzünü dönmüş bir projedir bu. Kuleler hariç alçak bloklarımızın tamamında balkon dediğimiz alanlar, aslında teras bahçedir ve boylu boyunca giden topraklı alanlardır. Bu proje bu nevi projelerin ilklerindendir.

Çevreci çözümlerle maliyetleri optimize eden bir anlayışla tasarlanan Akasya Kent Etabı C kulesi tasarım sürecinde ne gibi teknik çözümler çalıştınız? Dikkatlice çözümlenen birçok teknik ayrıntıdan biri de rüzgar faktörü… Bu çözümün teknik ayrıntılarını bizimle paylaşır mısınız?

Vaziyet planı oluşturulurken iklim ve doğa koşullarını gözetmek gerekiyor; çünkü bu sayede enerji verimliliği sağlanıyor. Akasya’da yüksek binalar hakim kuzey rüzgarını arkasına alacak şekilde yerleştirildiler. Bu sayede üst katlarda bile kat bahçesi oluşturulabildi ve kulelerdeki doğramalar da açılabilir olarak tasarlandı. Ayrıca sürme doğramalarda en üst performans değerlerine sahip sistem firmalarınca özel geliştirilmiş ürünler kullanıldı. Bu tercih ilk aşamada maliyet arttırıcı gibi gözükebilir. Ancak böylece uzun vadede bakıldığında ısının korunabilmesi yalıtım maliyetleri ve en önemlisi kullanıcı konforu açısından ciddi bir avantaj sağlanmış oldu. 40 katlı bir binanın açılabilir doğrama ile yapılması ülkemizdeki ilklerden biridir.

Projenin genelinde “çevreci” bir yaklaşım benimsediniz mi? Yeşil bina sertifikasına yalnızca Kent Etap kulesi için mi başvuruldu? Her ayrıntısıyla, tam anlamıyla çevreci bir bina tasarlamak; kullanıcı, mimar veya yatırımcı için dezavantajları olan bir tutum mudur içinde bulunduğumuz koşullar düşünülürse?

Günümüz global problemlerinin en önemlilerinden biri olan “çevreyi tüketmek” konusuna en yapıcı cevap; sürdürülebilirlik kavramı. Bunun gereklerini yapmamız gerekiyor. Akasya projesindeki binalar sertifikalı yeşil binalar olacak. Kullandığımız malzemeler, yalıtımlar, suyun geri dönüşümü konusunda çok dikkatli ve özenli seçimler yapıyoruz. Artık kimyasal temizleme ile gölet yapmıyoruz. Mutlaka biyolojik arıtma kullanıyoruz. Binalarımızda kullandığımız bahçelerimiz yeşille insanı yaklaştırıyor. Çok yüksek katlı binalarımızda dahi açılır doğrama tercih ediyoruz. Bunlar iklimlendirme sistemlerinin dışına çıkarabiliyor projelerimizi. Bu konuda elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. İşverenin katkısı da çok önemli… İşveren mimarın önünü açtıkça bu konunun gelişeceğini ve daha iyi noktalara geleceğini düşünüyorum.

Projenin şantiye aşamasına geçilirken ve şantiye sırasında sizin tarafınızdan süreç nasıl takip edildi, hangi konularda proje müdürü veya şantiye şefleri ile istişare edildi? Proje çözüm ortakları (markalar) belirlenirken mimar tarafının rolü nedir veya nasıl olmalıdır?

İnşaat süresince şantiye, mal sahibi, proje yönetimi ve bizim ortaklığımızda deneyimli bir ekip oluşturuldu. Bu ekip sorunların çözülmesinden ve tüm aktörlere güncel bilgilerin ulaştırılmasından sorumluydu. İşverenin çok olumlu yaklaşımı nedeniyle çizdiğimiz her çizginin inşa edilmesi gibi bir olanağa sahibiz mimari ofis olarak. Akasya’nın tasarladığımız şekliyle olması, istenilen nitelikte ürünlere sahip markalarla çalışmamızın sonucu. Bu süreçte tüm çözüm ortaklarımız özel tasarımlar, standartlarının dışında ürünler geliştirdiler. Dolayısıyla birbirimizi beslediğimiz bir süreç yaşadık, farklı tecrübeler edindik. Yapı sektörüne bu sayede yeni ürünler bile kazandırdık. Olanakların zorlanıyor olması hem mimari ofis hem de markalar için çok önemli. İşverenimizin bu süreci destekler tavrı sayesinde ortaya öncü bir proje çıktı.

Projenin “Mehpare Evrenol” için önemi nedir, ne boyuttadır?

Bir mimar için, elde kalem bir dosya sayfasına karalamaya başladığı çizgilerin gelişip, büyüyüp, ayaklanıp üç boyuta kalkmasının ne demek olduğunun heyecanını anlatabilir miyim acaba?

Çok zor, bunu ancak tüm benliğinde hisseder o mimar. Bir de hayal ettiği projeyi tüm desteği ile eksiksiz ve değiştirmeden hayata geçiren bir işveren varsa…

Mimar için her proje yeni bir serüvendir. Bu çapta bir proje ise yıllar boyu beraber yaşadığı, emek verdiği, olgunlaştırdığı, tüm birikimini akıttığı adeta çocuğu gibidir mimarın. Görücüye çıktığı günlerde en büyük heyecanı yaşadığımı söyleyebilirim. Oldu mu, beğenildi mi? İşte Akasya benim için hayatımın bir bölümüdür, bir sürecidir. Hayallerimin gerçeğe dönüşmesidir.

Projenin Türkiye için özellikle İstanbul için önemi nedir?

Konut üretiminin arttığı bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Bu süreçte yenilikleri takip etmek ve yaşam alanlarını zenginleştirmek önem kazanıyor. Yatırımcıyla aynı dili konuşmak ve işbirliğini her anlamda sağlamak üretiminizi tüm bu nicelik içinde farklılaştırıyor. Kullanıcıları bilinçlendirmenin yolu da bu niteliği elde etmekle mümkün ki artık tüketici de bunu talep eder hale geldi son yıllarda.

Akasya projesi işte bu anlayışla gelişti. Konsept aşamasından inşa sürecine kadar farklı ve özenli bir mimari üretim gerçekleştirildi. Yüksek emsalli bir bölgede araziyi doğru kullanarak yüksek yapı ve doğayı içi içe eritebildik. Modern hayatın gerekleri insanın en temel ihtiyacı olan doğayla buluştu. Yüksek katlarda oluşturulan kat bahçeleri bunun en önemli örneği. Konut tiplerindeki çeşitlilik, sosyal donatıların doğru paylaşımı, malzemedeki doğru tercihler sayesinde kullanıcılarını mutlu edecek bir yaşam alanı yarattığımıza inanıyoruz.