“Mimarlar Ne Diyor”a başlarken…
İnşaat Dünyası Dergisi Eylül-Ekim 2024 sayısında “Mimarlar Ne Diyor” özel dosyası İnşaat Dünyası Dergisi Önceki Genel Yayın Yönetmeni Oya Eşenli Gazioğlu yönetiminde hazırlandı. Etriye B2B İletişim Ajansı Kurucusu Oya Eşenli Gazioğlu özel dosyanın hazırlanması süreci ile ilgili sunuş yazısı kaleme aldı.
Nene torun, üç dört kuşak önce toplanıp geldiğimiz şehirleri terk etme vakti gelmiştir belki.
Oya Eşenli Gazioğlu
Daha iyi eğitim, nitelikli meslek icrası ve maddi bolluğu, erişilebilir sanat, entelektüel sosyal çevre imkânları ile göç alan kentler hâlâ vadettiklerini bir ölçüde sunabiliyor olsalar dahi beraberinde getirdiği kaosu, kirliliği, yorgunluğuyla yaşamlarımızı hırpani bir atmosferde konuk edebiliyor ancak.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
Dijital çağın olanaklarıyla esnek hâle gelen çalışma düzenleri iş merkezlerine, makine öğrenimi (ML) ile endüstriyel otomasyonun insanı banttan ayıran yükselişi sanayi tesislerine göre mesken edinmenin gerekliliğini ortadan kaldırıyor. Bu yönüyle en temel göç gerekçemizi yitirmiş oluyoruz da sanki durum böyle değilmiş de uzaklaşma fikriyle; unutulur, yetişemez, erişemezmişiz gibi bir anksiyete yaşıyoruz.
Belki sosyal evrimimizin kilometre taşı olarak değerlendirilebilecek dijital iletişimin etkileşim biçimlerimizde ve dolayısıyla ihtiyaçlarımızda yarattığı dönüşüm, iç görümüzün radarına yakalanamayacak kadar hızlı içselleştiriliyordur. Like almanın tatlı tatmini içerisinde arkadaşla, dostla göz göze sohbetin ihtiyacı gölgeleniyor da fark etmiyoruz.
Bugün işlevini yitirmiş bu düzeni, ‘her şey eskisi gibi olacak’ romantizminin savunucuları ya da olanı sürdürme eğilimindeki durağanlar misali devam ettiriyoruz sanki. Dönüştürmek yerine yine kolay yoldan başa çıkıyoruz değişimle ve kenarından köşesinden değişiklikler yaparak devam ettirmeye çalışıyoruz; mesela home office işlevi taşıyan mekanlar tasarlıyoruz. İnsanın her bir diğerinden kaçtığı, doğayla buluşamadığı pandeminin bıraktığı izle bahçeler, geniş balkonlar, nitelikli peyzaj alanları ekleniyor planlara ama sanki olmuyor. Bahçeler dilediğimiz sıklıkta dilediğimiz kişilerle dolmuyor. Yakınlar trafik yoğunluğuyla uzak oluyor, saatler hep geç. Balkonlar boş. Like alıyor, veriyor, rahatlıyoruz sonra bir yorgunluk çöküyor ama tatlı olanından değil. Vücudun eşlik etmediği, kasların onaylamadığı bir yorgunluk… Gün boyu olan bitene dahil olamayan küskün bedenler ya pes ediyor bayıltıyor ya da isyan ediyor uyutmuyor insanı. O da haklı. Ayıdan kaçacakken otur diyorsun bedene, karşındaki ayı değil iş stresi, o bilmiyor tabii…

Çağın getirdikleri götürdüklerine bir de ülkenin ekonomik, siyasal ve sosyal dinamikleri ekleniyor. Enflasyonun salt fakirleşme olmadığını toplumun pek çok katmanında dengenin karşıtı bir olgu olduğunu deneyim ettiğimiz; orta sınıfın sosyo-kültürel ve ekonomik tüm varlığı silinmiş, kira bedeli karşılığında yüksek katma değerli çıktı üreten ama değerin pul olduğu bir ortamda yaşam alanı kurgulama öncelikleri de elbette değişecek. Artık doğal olarak sosyal ve kültürel uyumu yakalayacağı çevreye nereden erişeceğini kestirmeyerek, her şeyin eriyip iç içe geçtiği bir düzende entelektüel yalnızlığını dindiremeyerek içine dönecek, hiç olmazsa sesler azalsın düşüncesiyle kendini doğanın sakin ve şefkatli kollarına atmak için fırsat yaratmaya bakacaktı. Tatili karavana, çadıra, yuvasını da bağa taşımaya karar verenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Olası büyük Marmara depreminin, özellikle İstanbul’da, şehrin deprem performansı can güvenliği kriterlerini karşılamayan milyona yakın konut stoku sebebiyle beklenen yıkıcı etkisi bilime güvenen ve bilinçlenen herkesi önlem almaya zorluyor. 2000 yılından önce inşa edilmiş konutlarda ne güvenilir müteahhidin ne de kaya zeminin büyük olasılıkla sağlayamayacağı can güvenliği nedeniyle; konutları daha yakın bir dönemde mevcut yönetmeliğe göre inşa edildiyse bile olası bir depremde şehrin karanlığı, kaosu ve kontrolsüzlüğünde başına gelecekleri öngörebilen bireyler için yeni bir yaşam kurgulamak zaten elzem hale geldi bile…
Mimarinin bu şartlar altında nasıl bir dönüşüm geçirdiğinin detaylarını merak ederek ülkemizde mimarlık alanında etkili olmuş isimlere fikirlerini sordum. Ufuk açıcı cevaplarıyla, tekrar tekrar düşünmeye sevk eden değerlendirmeleriyle kıymetli hale getirdikleri bu çalışmayı severek sunuyorum.
Mimarlar Ne Diyor? çalışmasını oluştururken mimarlık camiasının yakın dönemde kaybettiği isimleri anarak başlamıştık. Onlardan ilki ODTÜ’nün ilk dönem yerleşkesi içerisindeki tüm yapıların Behruz Çinici ile birlikte mimarı olan ve bu senenin başında aramızdan ayrılan Altuğ Çinici’ydi. ODTÜ yerleşkesinin ilk yapısı olan Mimarlık Fakültesi binası topografyayla kurduğu süreklilik ilişkisi, yalın dili, yalınlığa rağmen sunduğu mekânsal deneyim zenginliğiyle bence ülkemizin en özgün mimari yapısı. Mimarlığın özüne inerek, yalın bir felsefi anlayışla ışığın ve boşluğun tasarımını okuyabildiğimiz bir yapı tasarlamanın mümkün olduğunu gösteren bu yapıyı şanslıyım ki yaşayarak deneyimledim. Toprak yüzeyden ayrılıp betonarmenin içine girdiğimi, iki aksta alabildiğine uzanan müthiş bir genişlik hissiyle karşılandığımdan ve yürürken sanki her adımımda ortaya çıkan, ışığımı kesen, enerjimi emen duvarlar görmediğimden anlayamadığım bu benzersiz yapı ve diğerleri için teşekkürler Altuğ ve Behruz Çinici.

Anmanın ikinci ismi geçtiğimiz ay aramızdan ayrılan Levent Aksüt. Yaklaşık bir asırlık yaşamını mimarlığa adamış, örnek bir partnerlikle mimarlık ofisi yönetmiş, Türkiye’de uzay kafes sistemleri alanına öncülük etmiş, Boğazı 30’dan fazla kere 87 yaşındayken dahi yüzerek geçmiş, Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk neslin örnek bir ferdiydi Aksüt. Yaşar Marulyalı ile 1955 yılında kurdukları UMO Mimarlık bünyesinde yaklaşık 70 yıl süren ortaklık bile tek başına az bulunur, özel bir durumken mimaride çelik kullanımına ilişkin öncü yaklaşımları ve serüvenleri de mimar camiasının takdiriyle uzun yıllar anılacaktır. Pelin Derviş’in projesini üstlendiği, bu yılın başında yayınlanan bir kitap da hediye etmiş oldu Aksüt bizlere. Çok uzun yılları barındıran bir mimarlık öyküsü bu. Bu yönüyle de kıymetli bir kaynak. Kütüphanelerimizde kendine yer bulmalı.
Anmak istediğimiz üçüncü isim ise birkaç ay önce, erkenden aramızdan ayrılan Adnan Kazmaoğlu. Tasarımlarında işlevselliğin yanı sıra mekan ve kütle kurgusunu ön plana alan, strüktürü özgün biçimde mekanla bütünleştirmeye çalışan Kazmaoğlu genelde form, kütle ve mekanı temel geometrik formların kümelenmesiyle elde etmeye çalışıyordu. Malzemeyi alışılmışın dışında ve aynı zamanda yalın kullanımıyla dikkat çeken mimarın özellikle camii projeleri mimari alanda etkisini sürdüyor olacaktır.








