Jale Kulin: Yaşam alanları sürdürülebilir bir yaklaşımla yeniden kurgulanmalı

“Tasarım dünyasında en büyük ilerlemeler genelde kriz çıkışlarında olmuştur. Pandemi sonrası iş yaşamı uzun vadeli bir değişime girecek. Bu durum evlerdeki yaşantımıza da yansımaya devam edecek.”
Tasarım dünyasındaki en büyük ilerlemelerin genelde kriz çıkışlarında gerçekleştiğini belirten Jalekulin Interior Design’ın kurucusu Jale Kulin ile tasarım dünyasında yerelin ve globalin dinamiklerinden Covid-19 salgının evlerde ve ofislerde yarattığı dönüşüme, “kök kavramlara” dönmenin neden gerekli olduğundan renklerin, aydınlatmanın, akustiğin ve yalıtımın tasarımdaki yerine ve geleceğin mekân yaratımında öne çıkacak unsurlara dek uzanan geniş kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

İç mimaride yerelin ve globalin dengelerini yakından bilen bir mimar olarak, tasarım dünyasında şu an neler yaşandığını özetler misiniz?
Eski manada bildiğimiz tüm yaşam döngüleri değişti; mesafeli iletişim içerisinde birbirimize davranış şeklimizden toplumsal iletişim yöntemlerimize, sosyalleşme ve doğal hareket kavramlarımız şimdilik belirsiz bir şekilde evriliyor. Bu belirsizlik, sosyal davranışlarımızı, tüketimi ve üretimi de derin bir şekilde etkiledi elbette. Temel ihtiyaçlar olarak adlandırabileceğimiz temiz hava, temiz ortam, doğal ışık ile kök kavramlara dönmenin vazgeçilemez unsurlar olduğunu hatırlıyoruz yeniden. “İnsanın” odak olduğu, sürdürülebilir yaklaşımla düzenlenecek yaşam alanlarını yeniden değerlendirmenin elzem ve acil olduğunu dünyaca deneyimliyoruz. Doğadan uzaklaştıkça ve yaşamımız şehirlerde sunileştikçe beraberinde gelen problemlere kritik bir bakış açısı getirdi pandemi.
Temmuz - Ağustos Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
Tasarımcılar, bilim insanları, ekonomistler ve politikacılar birleşerek, daha adil ortak yaşam paydalarının kurulması, teknolojik malzemeler ve tasarım unsurlarını aplikasyonlar ile destekleyerek kontaminasyon riskinin mimimize edilmesi, toplu taşımada, toplu buluşmada korunmak ve sağlıklı, düzenli bir ortam yaratmak için çalışıyor. Geleceğin inşası, kırılganlığını yeni anlamış ve bunun şokunu yaşayan 21. yüzyıl insanına doğa ile barışık, çevresi ile bütün, emniyetli ve sağlık açısından korunaklı bir yaşamın kurgulanması üzerine yeniden ele alınıyor. Felaket senaryosunun habercisi tahmin edilenden daha yakın bir zamanda, beklenilenin ötesinde bir hızla hareket etti; insanoğlu global olarak bu konuda tüm teknolojik gelişmelere ve imkanlara rağmen ne kadar hazırlıksız olduğunu gördü. Şimdi değişimi ve sorumluluğu sahiplenme zamanı.

Pandemiyle birlikte evler aynı zamanda iş ortamlarımız haline dönüştü. Süreç, evlerde ve çalışma alanlarında tasarımsal açıdan ne tür değişimleri beraberinde getirdi?
Evlerin iş ortamına dönüşmesi beraberinde beklenmedik yeni parametreler getirdi. Öncelikle genel bir denklemde, farklı yaşlardaki ve ihtiyaçlardaki ev halkının; aynı anda, aynı çatı altında, aynı yöntemlerle iş ortamı çerçevesinde düzenlenmemiş mekânlarda çalışması gerekti. Görüntülü iletişim günlük hayatın bir parçası haline gelirken, Zoom’daki derse yetişen çocuklar ile Zoom’dan şirket toplantısına katılan ebeveynler arasında ses etkileşimi sorununu çözmek ön plana çıktı. Evin doğal akışı içerisine giren temizlik, yemek yapma ve dinlenme ihtiyaçlarının ev halkı dinamikleri içerisinde ayrıştırılması gerekti. Çalışma alanının sadece bir ‘masa köşesinden’ ibaret olamayacağı hızlıca anlaşıldı. Herkesin kendi ses düzenini kurabileceği, bilgisayarını kullanabileceği alanlara ihtiyaç duyuldu. Buralarda, aydınlatmanın yansımadığı, akustiğin sağlıklı olduğu mekânların yaratılması da önem kazandı. Açık alanlar içerisinde mini istasyonlar beliriverdi. Aslında evlerin oda fonksiyon kurgularının değiştiği, tıpkı Japonya’da olduğu gibi her santimetrekareyi çok fonksiyonlu değerlendirdiğimiz bir kullanıma geçtik.
Salgın nedeniyle çok fazla zaman geçirdiğimiz evler aynı zamanda en fazla dönüşüm yaptığımız alanlar haline geldi. Pandemi; aydınlatma, akustik, yalıtım, malzeme, aksesuar, renk seçimi, vb. faktörleri daha da görünür kıldı mı?
Salgın nedeniyle birdenbire her şeyi evde yapar hale geldik. Ev, yaşam alanı ve barınak işlevini sürdürürken ayrıca iş alanı, spor alanı, SPA alanı gibi ihtiyaçlara da cevap verecek bir konuma geldi. Pandemi süreci uzayınca konut sektöründe renovasyon patlaması yaşandı ve bu durum halen devam etmekte. Toplumsal olarak bir travma yaşanan bu dönemde herkes kendini evinde ‘iyi’ hissetmek istedi. Bunu; kişinin kendisine özel, küçük, huzurlu ve işlevsel kapsüllerini yaratması gibi düşünebiliriz… Renk başta olmak üzere, dekorasyonla ilgili her unsur tabii ki öne çıktı. 7/24 kullandığımız her ürünün kalitesi, konforu ve dayanıklılığı önem kazandı. Evde çalışılan yoğun bir günün ardından banyoda arınma duygusu metrekare ihtiyaçlarını değiştirdi, tasarım adeta bir SPA mekânı gibi düşünülmeye başlandı. Yemek odaları veya masaları çalışma fonksiyonuna döndükçe mutfaklarda pişirme/yeme düzeni ön plana çıktı. Ayrıca evde pişen yemek ve alışverişin depolanması için mutfakta buzdolabı ve dolapların artması gerekti. Mekânın dinlenme/üretme aktiviteleri arasında toplanabilmesi ve düzenli kalabilmesi en önemli psikolojik etkenler arasında.

Renklerin tasarımdaki yerine ve etkilerine de değinmek isteriz. Özellikle pandeminin yarattığı sınırlı alan algısında renkler nasıl bir rol üstleniyor?
Renk, mekânı mimari boyut algısında değiştirirken psikolojik olarak da çok kuvvetli bir etki yaratıyor. Pandemiyle birlikte mekânların renklendiğini, doğaya referans veren ve sıcak tonlara bir eğilim olduğunu görüyoruz.
Fiziki mesafe kurallarına uyularak çalışmaların devam ettiği ofislerde ve işyerlerinde mekân kurgusu ve tasarım çizgisi nasıl olmalı?
Berlin’deki “the Cube” veya Alper Derinboğaz tarafından tasarlanan Ecotone binası gibi çevreyi ve teknolojiyi iyileştirici etki olarak kullanan binalara yöneleceğiz elbet. Ancak mevcutta, özellikle yüksek yapılarda, öncelikle çalışanların kendilerini emniyette hissedecekleri bir ortam yaratılmalı. Sosyal mesafe tehdit edici bir koşul olarak hissedilmemeli, mekân doğal olarak bu şekilde tasarlanmış gözükmeli. Ofis ve işyerlerinde biyofilik tasarımın etkisi çok büyük. Bu mekânlarda, temiz havaya erişim, dış mekânda dinlenme ve buluşma alanları olmalı. Ana sirkülasyon akslarının genişlediği, esnek oturumlu ve kullanımı ferah ortamlar yaratılmalı. Yemek alanları, serviste olabildiğince minimum temas sağlayacak şekilde tasarlanmalı. Havalandırmanın burada daha da elzem bir rol oynadığını düşünüyorum. Ayrıca tuvaletlerde temassız ürün kullanılmalı ve otomatik dezenfeksiyon sağlanmalı.

Geleceğin iç mimari alan yaratımında bizleri nelerin beklediğine dair öngörülerinizi de paylaşır mısınız?
Tasarım dünyasında en büyük ilerlemeler genelde hep kriz çıkışlarında olmuştur. Pandemi sonrasında iş hayatının muhtemelen uzun vadeli bir değişime girmiş olacağını şimdiden hissediyoruz. Bu, evlerdeki yaşantımıza da yansımaya devam edecek. İç mekân kullanımına yönelik yeni malzemeler, biyoplastik ve metal alaşımlar gibi bulaşma riskini azaltan materyaller geliştirilecek. Bina içi havalandırma, her proje için çok değişik boyutlarda analiz edilecek ve kullanıma göre akıllı filtrasyon veya havalandırma sistemleri geliştirilecek. Yaşam teknolojileri değişecek, temassız kullanımı geliştirecek teknolojiler yaratılacak. Mutfaklarda daha fazla depolama alanı olacak, elektronik eşyalar minimum temasla çalışacak. İmkân oldukça ayrı çalışma alanları evin dışına taşınıyor olabilecek. Tiny house ve konteyner çalışma alanları buna örnek gösterilebilir. Yüksek yapılarda böylece evden çıkıp başka mekâna gitme duygusu yaratılacak veya ev halkının farklı zamanlarda evden bağımsız olarak kullanabileceği alanlar oluşturulacak.








