Melike Altınışık: Mimarlıkta sürdürülebilirlik için önce insanlığın sürdürülebilirliği düşünülmeli
İnşaat Dünyası, Mimari Sanat Bölümü’nde Melike Altınışık Architects (MAA) Kurucusu Melike Altınışık’ı ağırladı. Altınışık, “Binanın bir kullanım alanına dönüşmesi, bireyle diyalog kurması ve keşif içermesi son derece mühim. Böylece gerçek bir ilerleme sağlayabiliriz. Bu düşünceleri mimari fikirlere entegre etme biçimim de aynı oldu: doğayı dinlemek, doğadan öğrenmek, doğanın matematiğini uygulamak…” dedi.
Melike Altınışık Architects’in tasarım dünyasındaki yolculuğu ne zaman başladı? Mimarlık ofisinizi ve tasarım anlayışınızı nasıl bir bakış açısı üzerinden temellendirdiniz?
Hayatımı ve kariyerimi değiştiren “dört kapı”nın hikâyesi bu aslında. Her mimari yapının kapısı, o yapıyla kurduğunuz mekânsal ilişkiye dair çoklu anlam taşır. Sebebi doğal: Kapılar, sadece mekânlar arası dış-iç mekân ilişkisinden öte bir rol üstlenirler, içlerinde bulunan insanlar ile bütünleşip, zihinler arasındaki geçitleri de temsil ederler. Kimi geçitler, aynı zamanda zihninizde varlığından bile haberdar olmadığınız kapıları açar. Bakışınızı, vizyonunuzu değiştirirler. Benim hikâyemde yer alan kapılar da sırasıyla İTÜ Mimarlık Fakültesi, Londra’daki Architectural Association DRL, Zaha Hadid’in Londra’daki ofisi ve Harbiye’deki MAA’nın bulunduğu o eski İstanbul binası… Gördüğümde ve ilk adımımı attığımda tüm bu binaların kapılarının açıldıkları mekân ve zihinlerdeki yolculukların bende uyandırdığı his, tüm kariyerimin özetidir bir anlamda.

Aileme sürekli gelecekte yaşayacakları evi resmeden bir çocuktum. “Bir gün mimar olacağım” cümlesi küçük yaşlardan beri bilincimde kazılıydı. Bu yüzden ne İstanbul Teknik Üniversitesi lisans eğitimini birincilikle tamamlamam ne de mimari yüksek lisans eğitimini Londra’da bir tasarım araştırma laboratuvarı olan Architectural Association DRL’de yapmam tesadüf duruyor. Eğitim sonrası hayatımı yine “o cümle” şekillendirdi. Londra’da uluslararası profesyonel platformda ZHA ile geçen yaklaşık 7 yıllık süreçte, master-plan, yüksek yapılar; konferans merkezi, müze gibi kültürel yapı tasarımlarından özel üretim mobilya tasarımlarına, farklı ölçeklerde, geniş bir yelpazede tecrübe kazandım. 2013’te İstanbul’a dönüp tüm bu birikimi ve tecrübeyi Melike Altınışık Architects (MAA) çatısı altında güçlü ve dinamik bir mimari tasarım ekibiyle birlikte kullanmaya karar verdim.
Temmuz - Ağustos Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
Hem yurtiçinde hem de yurtdışında eğitim almış bir isimsiniz. Yerelin ve globalin farklılıkları, birbirini ne yönde etkiliyor ya da besliyor?
Yurtdışında yüksek lisans eğitimi ve iş tecrübesiyle geçen 8 yıllık süreç, benim için 12 farklı ülkede 20’nin üstünde ödüllü, farklı ölçek ve tipolojilerde projeler üzerinde proje yürütücüsü olarak çalışma tecrübesine dönüşmüştü. MAA bünyesinde de bu tecrübeyi bir yanda fütüristik tasarımıyla 369 m boyunca yükselen İstanbul TV & Radyo Kulesi projemiz diğer yanda ise dünyanın ilk öncü Seul Robot ve Yapay Zekâ Müzesi projesiyle devam ettirmekte ve yurtdışında çeşitli projelerde yer almaktayız.
Farklı ülkelerde, farklı ölçek ve tipolojilerde projeler tasarlamak, size o yere özgün, farklı, politik, sosyal ve mimari sorunsallara nasıl cevap üretebileceğinize yönelik önemli bir bakış açısı da geliştirmenizi sağlıyor. Projenin ölçeği büyüdükçe genişleyen tasarım ve koordinasyon ağında rolünüz, adeta bir 21. yüzyıl maestrosuna dönüşüyor. Tasarımdan uygulamaya tek bir disiplinin taleplerini dikte ettiği hiyerarşik sistem yerine, ekip halinde üretimin önemini vurgulayan, disiplinlerarası bir platformda birlikte çalışma ortamının yaratılmasına olanak sağlayan düşünce sistemi süreçlerini tasarlamak ön plana çıkıyor.
Belki şu an yurtdışında edindiğimiz tecrübelerin hepsini Türkiye’de kullanamıyoruz, ama bu tecrübenin verdiği bilgi birikimiyle gerek tasarladığımız tüm projelerimizde, gerek ofis içi düzenlemeye çalıştığımız atölye çalışmalarında, gerek üniversitelerde verdiğimiz tasarım stüdyolarında, gerekse de işveren ile olan ilişkilerimizde, bizleri ileri taşıyacak olan olanakları yaratmaya çalışıyoruz. Bu konulardaki bilinci ve algıyı geliştirici girişimlerde bulunarak çevremize yaymaya ve farkındalık seviyesini arttırmaya çalışıyoruz. Bu bazen, bir projenin konsept aşamasını takip eden süreçte mimari değerlerden ödün vermeden, projenin mühendisleriyle koordinasyonun sağlanmasından üretici ya da müteahhitlere kadar uzanan, tasarım sorunsallarına çözüm üreten ileri bilgisayar ile hesaplamalı, tasarım teknik ve araçların tasarlanmasına kadar geniş bir yelpazede yer alabiliyor.

Zaha Hadid Architects Londra ofisinde çalıştığınız uzun bir dönem var. Bu süreç nasıl bir deneyimdi, size neler kattı?
Bugünkü Melike Altınışık’ın oluşumunda da büyük katkısı olan Zaha Hadid, Londra’da master eğitimimi aldığım AADRL’de jürilerimize gelen önemli mimarlar arasında yer alıyordu. Final jürimizin akabinde kendisinden aldığım bir iş teklifi ile 2006 yılı itibarıyla bu sefer kariyerim bambaşka bir kapıya doğru yöneldi. Londra’da Bowling Green Lane’de yer alan Zaha Hadid Architects ofisinde yaklaşık 7 yıl uluslararası platformda tecrübe edindiğim profesyonel mimarlık serüvenim başladı. Architectural Association’ın tasarım araştırmaları laboratuvarında özellikle ileri düzeydeki bilgisayar ile hesaplama konusundaki tüm araştırmalarımı, ZHA sayesinde uluslararası platformda uygulama şansım oldu. Sürekli gelişim ve değişim içerisinde olan, 2006 yılında 80-90 kişi iken geçen yıllar içerisinde 350-400 kişiye ulaşan, dünyanın her yerinden mimarların bir araya geldiği bu ortamda, bilgi akışının merkezinde olmak, benim için vazgeçmesi zor bir okul gibiydi.
ZHA’da çalışırken dünyanın değişik yerlerindeki, farklı ölçek ve tipolojideki projeleri Çin’den Dubai’ye ABD’den Avrupa’ya farklı coğrafyalarda dünyanın çeşitli yerlerinden mimar ve mühendislerle birlikte yaratma imkânı buluyorsunuz. Uluslararası bağlamda mühendislerle kurulan bu ilişkiler zinciri sayesinde, projelerin mimari tasarım dilinin gerektirdiği geometrik zorlukları aşmak için sürekli teknolojilerin, üreticilerin ve hatta müşterilerin sınırları zorlanan bir gelişim ortamı ortaya çıkıyor. Ofis içi proje bazlı ya da genel olarak düzenlenen seminerler ile bunlar destekleniyor. Her şeyin odağında ise ‘iyi’ iş üretmek var. Bu anlayışın yansımalarının MAA’da bir ekol olarak sürdürülmesine özen gösteriyoruz.

MAA, yarışma birincilikleriyle de öne çıkan bir mimarlık ofisi. Bu konuyu detaylandırmadan önce sormak isterim, şu an hangi proje/projeler üzerine çalışıyorsunuz?
Bugünlerde MAA’nın masasında inovasyon, teknoloji ile ekolojik değerleri harmanlayan Ar-Ge yapılarının yanı sıra eğitim yapıları da yer almakta.
İstanbul Televizyon ve Radyo Kulesi için yapılan tasarım yarışmasını kazandınız. Projenin detaylarını sizden dinlemek isteriz? Nasıl bir tasarım yaratımı bu başarıyı beraberinde getirdi?
İstanbul TV ve Radyo Kulesi, yüzü geleceğe yönelik, mimarlık uygulamalarında gelinen noktayı özetleyen bir proje. Dış cephesinden en ince kıvrımlarına kadar tamamı kentin doğası, bölgenin topografya özellikleri ve rüzgâr verileri baz alınarak tasarlandı. İstanbul doğasının ve Çamlıca rüzgârının modern bir portresi aslında. İstanbul TV & Radyo Kulesi için ön araştırmalar yaparken, çalışmamızı sadece mimarisi, tekniği ve teknolojisiyle sınırlı tutmadık; kuleyi aynı zamanda bir “kamusal alan” projesi olarak ele aldık. “Kamusal alan nedir, ne olmalıdır, yeni düzende ve değişen toplum dinamiklerine göre yeniden nasıl tanımlanabilir” gibi sorular etrafında uzun süre çalıştık. Projeye hem akademik hem sosyolojik açıdan yaklaştık.
Telekomünikasyon kulesinin yeni bir deneyim sunan, çağı yakalamış tasarım karakterlerini içinde barındıran özgün mekânlar içermesi üzerine bir tasarım geliştirildi. Giriş kütlesi içinde, halka açık fuaye, kafe, sergi ve medyatek alanları yer almakta. Kulenin iki yanında yükselen “Panorama Asansörler”, monolotik gövdeyi hem besleyen hem de ikiye ayıran mimari elemanlardır. Ziyaretçiler, panorama asansörleri ile 180 metre boyunca hem bir yanda tarihi yarımada diğer yanda Karadeniz kıyılarına uzanan dikey bir seyahat tecrübe ediyor hem de İstanbul’u deniz seviyesinden yaklaşık 400 metre yükseklikte seyir ve restoran katlarından izleme imkânı buluyor.
Asıl gaye, bulunduğu yer ile sağlam ilişkiler kurup ışığı, doğayı ve mekânsal boşlukları kullanarak sürpriz karşılaşmalar yaratma; böylece insanların bakış açısını değiştirmesini, farklı bakmasını ve düşünmesini sağlamaktı. Binanın bir kullanım alanına dönüşmesi, bireyle diyalog kurması ve keşif içermesini son derece mühim buluyorum. Ancak bu şekilde gelişimin yolunu açabilir, gerçek bir ilerleme sağlayabiliriz. Bu düşünceleri mimari fikirlere entegre etme biçimim de aynı oldu: Doğayı dinlemek, doğadan öğrenmek, doğanın matematiğini uygulamak…

Kulenin tasarımını yaparken İstanbul’un dokusuyla bütünleşen mi yoksa keskin bir farklılıkla ayrışan bir sonuç mu hedeflediniz?
Bugün kule, birçoğuna göre kentin siluetine “fazlasıyla fütüristik” kaçabilir. Kule tasarımının girdilerinin başında; hâkim rüzgâr yönü, manzara odakları ve iletişim sistemlerinin ana taşıyıcı ile kurduğu güçlü bağ yer alıyor. Herhangi bir kent dokusundan bağımsız bir duruşu var. Gözün pek alışık olmadığı, organik bir yapısı var. Aslen kendi içinde bir simetri aksı var. Önü-arkası yok, simetrinin aksını kullanarak manzaraya göre deforme olma durumu var. Asya’ya bakan yüzü farklı, Avrupa’ya dönük olan kısmı başka. Oysa tekniğini, hikâyesini ve önermesini incelediğinizde “en İstanbul duran, İstanbul kokan” yapı olduğunu iddia edebiliriz. Teknoloji nasıl günlük hayatta kullandığımız dili değiştirdiyse, mimari bir yapının bulunduğu kentin ruhunu ifade etme biçimini de etkiliyor. Yeni teknolojiler, bize İstanbul’un doğasına, coğrafyasına ya da geçmişine dair verileri kullanarak, İstanbul’u daha iyi tanımlayan yeni bağlamlar icat ederek mimari yapılar tasarlama olanakları sunuyor. Bu olanakları sonunu kadar değerlendirmeli.

Projenin yapısı ve yükseldiği bölgenin dokusu, iklim koşulları, çevre ile uyumu vb. unsurlar dikkate alındığında İstanbul Televizyon ve Radyo Kulesi’nde ne tür malzemelerin kullanımı tercih edildi?
Doğadan öğrenerek tasarım yapmanın ve sistemler kurgulamanın gücü, aslen yaşamı çeşitli enerjilerin bir maddeler bileşkesi bağlamında görebilmekle de ilişkili. Bu öğretilerin teknolojik gelişmeler sayesinde hesaplanabilir strüktürlere ve mekânlara dönüştürülebilir olmasını sağlayacak yenilikçi sistem çözümlerinin, en az madde kullanımı ile hafif doğal malzemelerin araştırılması MAA’nın vazgeçilmezlerini oluşturuyor. Yerli ve doğal malzemeleri kullanmaya son derece önem veriyoruz. Gerek mimari tasarımı gerekse de yapım metodolojisi açısından ileri mühendislik teknikleri gerektiren bu özgün projede, tüm malzeme seçimlerinde yapım süreçleri ile uyum sağlayacak özellikleri içermelerine özen gösterildi. Tasarımdan uygulamaya bilginin aktarılmasında dijital fabrikasyon yöntemleri ilk olarak sürece dâhil oluyor. Çalıştığımız ekiplerin üretim metodolojilerinin ve bünyelerinde yer alan teknik ekipmanların da bu süreç ile uyumlu olması önem taşıyor. 3DPrint, CNC, lazer kesim, robot kollar, ters kalıp sistemi ile dökme üretimler vb. Kullanılan malzeme seçimine ve tasarlanan ürünün geometrik zorluklarına da bağlı olarak, belli bir aşamadan sonra süreçte zanaatkârlık da diyebileceğimiz, insan elinin üretime dâhil olması gereken işlemler de gerekebiliyor. Cephe tasarımının özgün karakteri gereği ve rüzgâr tünel testi sonuçlarından gelen veriler de tasarıma eklendiğinde, seçilen cephe malzemesi GFRC (Glass Fiber Reinforced Concrete: cam elyafıyla güçlendirilmiş, çimento ve kum karışımlı birer kabuk beton paneller) özel üretimidir.
Bu bağlamda malzeme seçimlerimizde konusunda uzmanlaşmış, güven oluşturmuş, kaliteden ödün vermeyen, Ar-Ge çalışmaları ile de gelişime önem veren, yapı sektöründeki global teknolojik gelişmeleri ürünlerine yansıtan ve ekolojik değerleri de bünyesinde barındıran firmaları tercih ediyoruz.

MAA aynı zamanda Güney Kore’nin başkenti Seul’de hayata geçirilecek “Robot & Yapay Zekâ Müzesi” için düzenlenen yarışmanın da birincisi oldu. Uluslararası arenada yakaladığınız bu başarıya giden yolu ve projenin detaylarını sizden dinleyebilir miyiz? Nasıl bir tasarımdı size birinciliği götüren?
Bundan iki yıl önce, 2019 yılında MAA’da Seul Robot ve Yapay Zekâ Müzesi hikâyesi, MAA tasarımının Seul Büyükşehir yönetiminin açtığı uluslararası yarışmada birinci olmasıyla başladı ve 20 Mayıs’ta Güney Kore’nin Seul kentinde robotlar eşliğinde temel atma töreni gerçekleşti. Bilim, teknoloji ve inovasyonun toplum genelinde ilerlemesi ve desteklenmesinde önemli bir rol oynayacak olan müze için MAA’nın geliştirdiği tasarımda, robotları ve yeni teknolojiyi sergilemenin yanında, tasarım sürecinden üretim ve inşa sürecine kadar robot teknolojisi kullanılarak ilerlenecek. RAIM, Seul’un kuzeydoğusunda Changdong Sanggye bölgesinde bir bilim ve kültür müzesi olarak 4. endüstri devrimi için bir üs görevi görecek. Yakındaki üniversiteleri, araştırma enstitülerini, kurumları, vatandaşları ve araştırmacıları birbirine bağlayan bir bilim ve kültür ağı olarak bölgeye ilham vermesi bekleniyor. Ayrıca, yakındaki girişimcilik ve kültürel tesislerle bağlantılı olarak planlanan sergilere, örneğin ‘Changdong Aurene’ (2020’de tamamlandı), ‘Seul Fotoğraf Müzesi’ (2023’te tamamlanacak) ve ‘Start-Up ve Kültürel Endüstri Kompleksi’ (2023’te tamamlanacak) festivallere ve forumlara ev sahipliği yapması planlanıyor. RAIM Changdong Sanggye bölgesindeki yerel ekonominin ve kültürel ağın yeniden canlandırılmasında da merkezi bir rol oynayacak.
Toplum genelinde bilim, teknoloji ve yeniliği ilerletmede ve teşvik etmede katalitik bir rol oynayan yeni Robot ve AI Müzesi (RAIM), insanların robotik teknolojilerle etkileşime girmesine izin verebilecek bir deneyim alanı olacak. MAA’nın yarışmayı kazanan projesi ile geliştirdiği tasarım, robotları ve yeni teknolojiyi sergilemenin yanında, tasarım sürecinden üretim ve inşa sürecine kadar robotik teknolojiler kullanılarak ilerleyecek. Başka bir deyişle RAIM, ilk sergisini akıllı tasarım ve akıllı inşa etme metodolojileri ile başlatacak.

“Robot & Yapay Zekâ Müzesi” ne zaman tamamlanacak?
Doğadan öğrendiğimizi teknolojiyi kullanıp mimari yapılara uygulayan bir ekip olarak robotik bilim bizim için sadece özel ilgi alanı değil, aynı zamanda özel çalışma sahası. Mimar olarak bununla ilgilenmemizin en önemli unsurlarından biri robotların mimarı tasarım ve yapım süreçlerinde gitgide daha önemli roller almaları. Bir robot, bir evi inşa edebiliyor artık. Daha sistematik ve güvenli bir iş ortamı sağlıyorlar. Süreci hızlandırmakla kalmayıp aynı zamanda yapay zekâ ile birlikte tasarım süreçlerinde de aktörleşebilecekleri bir gelecek bizleri bekliyor. RAIM, yenilikçi bir şekilde toplum genelinde mimarlık, bilim ve teknolojinin geleceğinde robotları ve yapay zekâyı tezahür ettirmek için katalitik bir rolü sembolize edecek. 4. endüstri devrimi için Kore’nin bir sembolü olacak. Müzenin, 2023 yılı yaz aylarında inşaat sürecinin tamamlanarak kullanıma açılmasının planlandığı duyuruldu.
MAA’in motivasyonu ve heyecanı bundan sonra hangi tür projelere odaklanacak? Türkiye’ye ve yurtdışına yönelik hedeflerinizi paylaşır mısınız?
Mimarlıkta sürdürülebilir olmak için önce insanlığın sürdürülebilirliği düşünülmeli. Bundan sadece 50 yıl önce 3,5 milyar olan dünya nüfusunun geleceği için kaygılanan araştırmacılar o dönem, bugüne yönelik birçok araştırma yapmış, ütopyalar kurgulayıp geleceğe önermelerde bulunmuştu. Bugün 7,5 milyara yaklaşan dünya nüfusunun 30 yıl içinde 15 milyara ulaşması öngörülüyor. İnsanlığın sürdürülebilirliği aslen mimarlıkta enerji kullanımını nasıl yönettiğimizle ilgili. Dünyayı, insanı, doğayı bir bütün olarak incelemeli, her şeyin tek bir enerji kaynağına bağlı olduğunu her fırsatta hatırlatmalı. Hızla değişen iklimsel çevre sorunları için arayacağımız cevaplarda bu konular çok önemli. Teknolojiyi, başta mimari olmak üzere tüm disiplinlerde, asıl doğanın ve buna bağlı olarak da insanlığın sürdürülebilirliğini sağlamaya yönelik kullanmalı. Mimari alanda belki de şu an kullanılmayan öyle malzemeler tasarlanmalı ve üretilmeli ki doğanın kaynaklarını daha tasarruflu ve akıllı bir şekilde kullanmaya başlayabilelim. Bunun için geleceğin yaşamları tasarlanmalı ve sonrasında yapılı çevrelerde gerekli projeler geliştirilmeli. Bu sayede sürdürülebilir farkındalıklardan ve mimarlıktan söz edebiliriz… Bu bağlamda MAA İstanbul ve MAA Seul bünyesindeki mimari çalışmalarımızı global çerçevede başka coğrafyalarda da genişletmeyi hedefliyoruz.








