Türkiye’nin saygın mimarları İnşaat Dünyası Dergisi’ne konuşuyor: ACE Mimarlık

İnşaat Dünyası Dergisi Eylül-Ekim 2025 sayısında “Mimarlar Ne Diyor?” özel dosyasında Türkiye’nin saygın mimarlarını ağırlamaya devam ediyor. ACE Mimarlık dosya çerçevesinde sorularımızı yanıtladı. ACE Mimarlık ortakları açıklamalarında şu görüşleri dile getirdi: “ACE Mimarlık’ta çok ortaklı yapının getirdiği farklı perspektifler, karar alma süreçlerini daha demokratik ve kapsayıcı hale getirerek; projelerin hem işlevsel hem de kültürel bağlamda daha özgün, daha duyarlı ve daha yenilikçi olmasını sağlıyor.”
Öğrencilik yıllarınızda ACE Mimarlık’ta yaptığınız stajın ardından, mezuniyetinizle birlikte aynı ofiste profesyonel hayata adım attınız. Bu süreklilik, tasarım yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?
S. İREM ARDIÇ/ŞİRKET ORTAĞI/MİMARİ PROJE KOORDİNATÖRÜ: ACE Mimarlık’taki staj süreci, öğrenci ile profesyonel arasındaki geçişi öğretici ve eğitim odaklı bir deneyim haline getiriyor. Ofiste çalışan birçok mimarın özgeçmişinde tek satır bulunması, aslında bu sürekliliğin ve bağlılığın göstergesi olarak okunabilir. Bu durum, mimarlık pratiğinde istikrarı güçlendirirken, ortak bir kültürün ve metodolojinin ofis genelinde derinleşmesini de sağlıyor. Benim içinse bu süreklilik, mimarlıkta bir “devamlılık disiplini” geliştirdi; her projenin bir öncekinden bağımsız değil, ortak bir kültürün bir sonraki halkası olduğunu fark ettim.
2020 yılında pandemi koşullarının ortaya çıkardığı yeni arayışlar sırasında başlatılan ACE Online programı da bu yaklaşımın güçlü bir uzantısı oldu. Başlangıçta dijital ortamda öğrencilere ve genç mimarlara ulaşmayı amaçlayan program, zamanla kalıcı bir eğitim ve paylaşım platformuna dönüştü. Bu süreç yalnızca bilgi aktarımı değil; aynı zamanda ofisin tasarım kültürünün, farklı şehir ve ülkelerden katılımcılarla paylaşılmasına olanak tanıdı. Programın içinde yer almak, mesleğin eğitimle olan bağını sürekli kılan bir hat üzerinde ilerlememi sağladı.
Böyle bir ortamda şekillenen tasarım anlayışı, yalnızca estetik kararlar üzerinden değil; süreç yönetimi, disiplinler arası iş birliği ve ekip içi dayanışma üzerinden de gelişiyor. Öğrencilikten profesyonelliğe geçişim sırasında bu yöntemler, tasarım yaklaşımımda karar alma süreçlerini rasyonel kılarken aynı zamanda kolektif üretime daha açık olmamı sağladı. Dolayısıyla ACE’nin proje üretme biçimi ve metodolojisi, profesyonel hayatta edinilen tasarım yaklaşımlarının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynuyor.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.

ACE Mimarlık’ın “kolektif üretim” yaklaşımı ve çok ortaklı yapısı, proje süreçlerinizi nasıl etkiliyor?
ESRA TOYGAR/ŞİRKET ORTAĞI/DİREKTÖR: ACE Mimarlık’ın proje üretim anlayışı, bireysel yaratıcılığın ötesine geçen, kolektif aklı ve çok sesliliği merkezine alan bir yaklaşım üzerine kurulu. Ofis, kendisini yalnızca bir çalışma mekânı olarak değil, aynı zamanda bir araştırma, öğrenme ve paylaşım platformu olarak tanımlıyor. Bu kültür, ekip içinde yürütülen seminerler, komiteler, atölyeler ve yayın faaliyetleriyle sürekli besleniyor. Dolayısıyla ortaya çıkan her proje, yalnızca bir tasarım ürünü değil; aynı zamanda ortak bir düşünme, tartışma ve üretim sürecinin sonucu oluyor.
Çok ortaklı yapının getirdiği farklı perspektifler, karar alma süreçlerini daha demokratik ve kapsayıcı hale getirerek; projelerin hem işlevsel hem de kültürel bağlamda daha özgün, daha duyarlı ve daha yenilikçi olmasını sağlıyor. Sürekli öğrenme kültürü ve disiplinlerarası etkileşim, teknolojiden kullanıcı deneyimine, yerel kültürden küresel söyleme kadar pek çok farklı boyutun tasarıma dahil edilmesine imkân veriyor. Sonuçta ACE Mimarlık’ın projeleri, sadece bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermekle kalmıyor; geleceğin yaşam biçimlerini de şekillendiren, zamana dirençli ve ilham verici mekânlara dönüşüyor.

Ofisinizde düzenlediğiniz P’not etkinlikleri gibi meslek için eğitim faaliyetleri, ofisinizin tasarım kültürüne nasıl katkı sağlıyor?
A. SEDEF YILDIZ TOPÇU/ŞİRKET ORTAĞI/DİREKTÖR: ACE Mimarlık’ta eğitim faaliyetleri, yalnızca mesleki gelişimi desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda ofisimizin tasarım kültürünü besleyen temel unsurlardan birini oluşturuyor. Biz, mimarlık pratiğinin sürekli öğrenme ve sorgulama ortamında geliştiğine inanıyoruz. Bu nedenle eğitim, yalnızca genç mimarlar için değil, tüm ekip üyeleri için devam eden bir süreç olarak kurgulanıyor.
Bu yaklaşımın en önemli örneklerinden biri, Ankara mimarlık topluluğuna da açık olarak düzenlediğimiz P’not – Plenty of Notes on Thursdays seminer serisidir. Tarih, kuram ve eleştiri ekseninde ilerleyen bu seminerler, ofis içinde farklı bakış açıları kazandırırken, aynı zamanda mimarlık dünyasıyla entelektüel bir bağ kurmamıza imkân tanıyor. P’not, yalnızca bilgi paylaşımı değil, aynı zamanda sorgulama ve eleştirel düşünme reflekslerini de güçlendiriyor.

Bunun yanı sıra, ofis içinde süreklilik gösteren çeşitli eğitim araçları uyguluyoruz. Detay eskiz sınavları ve tasarım değerlendirmeleri, teknik bilgi ile tasarım düşüncesini bir arada geliştirmeye yardımcı oluyor. Hafta sonu dersleri, mimarlığın temel ilkeleri üzerine yeniden düşünme fırsatı sunarken, ofis kütüphanesi ve 3D baskı olanakları araştırma ve prototipleme süreçlerine katkı sağlıyor. Ayrıca, ekip üyelerimize sunduğumuz çevrimiçi kurs destekleri, mimarlıkla ilgili olmasa dahi kişisel ilgi alanlarına göre derinleşmeyi ve güncel bilgiye erişimi kolaylaştırıyor.
Eğitim faaliyetlerimizi yalnızca teorik ya da teknik çerçevede sınırlamıyoruz. Düzenlediğimiz şantiye ziyaretleri, geçmiş projeler üzerinden eleştirel değerlendirme yapma imkânı sunarken; aynı zamanda yeni ekip arkadaşlarımızın ofisin tarihini ve birikimini yakından tanımalarını sağlıyor. Sinema komitesi, film ve mimarlık arasındaki ilişkiyi gündeme taşıyor. Yapay zekâ komitesi ise tasarım pratiğinde giderek daha fazla yer edinen yeni teknolojileri araştırma alanımıza dahil ediyor. Bu çeşitlilik, öğrenme sürecimizi zenginleştirerek tasarım kültürümüzü çok yönlü hale getiriyor.
Tasarım kültürünün yalnızca zihinsel üretimle değil, sosyal ve fiziksel boyutlarla da desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle, ofisimizde sağlıklı ve dengeli bir çalışma ortamı oluşturmak için farklı uygulamalar hayata geçiriyoruz. Çok amaçlı salonumuzda düzenlenen yoga dersleri ve kısa günlük egzersiz araları, ekip üyelerimizin iş temposu içinde odaklarını tazelemelerine, enerjilerini korumalarına ve motivasyonlarını yüksek tutmalarına yardımcı oluyor. Sağlık ve zindeliğe yönelik alışkanlıklarımız, yalnızca günlük motivasyonu arttırmakla kalmıyor; aynı zamanda tasarım süreçlerine berraklık ve yaratıcılık katıyor.
Bunun yanı sıra, ekip içinde düzenlenen dil kursları, yalnızca yeni bir dil öğrenme süreci değil; aynı zamanda farklı kültürleri tanıma ve anlamada önemli bir köprü kuruyor. Bu da mimarlık pratiğimizde uluslararası bağlamı daha güçlü şekilde kavramamızı sağlıyor. Sosyal boyutta ise düzenlediğimiz aile buluşmaları, happy hour etkinlikleri ve ekip arkadaşlarımızın doğum günlerini sevdikleriyle diledikleri gibi geçirebilmeleri için sağladığımız doğum günü izni, ofis içindeki ilişkileri profesyonel sınırların ötesine taşıyarak güvene dayalı, samimi ve sürdürülebilir bağlar kurulmasına imkan tanıyor.
Böylece, mimari üretim süreçlerimizi besleyen yalnızca bilgi ve teknik beceriler değil, aynı zamanda güçlü bir topluluk bilinci ve sosyal dayanışma oluyor. Bu yaklaşımlar, ACE’de eğitimi yalnızca bir öğrenme süreci olmaktan çıkarıyor; ofisin tasarım kültürünü besleyen, yenilik ve yaratıcılığı sürekli kılan bir güç haline getiriyor.
Yakın olduğunuz, doğasına hâkim olduğunuz ve bu hakimiyetin karşılığında onun da sizin dilinizden anladığına emin olduğunuz malzeme hangisidir? Bu malzemenin yer aldığı, öne çıkan projelerinizden örnekler verebilir misiniz?
NİLGÜN DENİZ/ŞİRKET ORTAĞI/DİREKTÖR: Traverten diyebilirim, çünkü hem Anadolu kökleriyle bağlantılı hem de çağdaş mimaride yeniden değer kazanan bir malzeme. Bence travertenin asıl gücü, insanlara tanıdık bir sıcaklık hissettirmesinde.

Çocukluğumdan beri yaşadığım coğrafyada hep karşıma çıktı: bir çeşmenin kenarında, ya da tarihi bir yapının duvarında. O yüzden projelerimizde traverteni kullandığımda insanlarda farklı bir aidiyet duygusu uyandığını gözlemliyorum. Hane Gölbaşı Evleri projemizde de hem cephede hem iç mekanlarda travertenin o sıcak, tanıdık hissi kattığını düşünüyorum. İç-dış sürekliliğini güçlendiren dokusu, kullanıcılara hem zamansız hem de yerel bir deneyim yaşatıyor. Bir anlamda traverten, projenin sessiz ama en etkili anlatıcısı oldu.
Kendi ofisimizin bazı duvarlarında da traverten tercih ettik. Ofisimize gelenler, mekâna adım attıklarında o doğal sıcaklıkla karşılaşıyorlar ve sanki orası yıllardır bildikleri bir yer gibi geliyor. Bence travertenin asıl gücü de burada: zamansız ama tanıdık, sade ama derin…
“Mimari manifestomdur” dediğiniz projeniz hangisidir? Manifestonuzun hangi önemli değerlerinin hayata geçmiş halidir? Bu noktada Ersan Evi ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

UĞUR FURTANA/ŞİRKET ORTAĞI/MİMARİ PROJE KOORDİNATÖRÜ: “Mimari manifestomdur” dediğim proje benim için Ersan Evi’dir. Bu projede mimar olarak görev aldım; projenin müellifi Can Ersan’dır. Ancak süreç boyunca kendi mimari yaklaşımımın temel değerlerini pratiğe dönüştürme imkânı bulduğum için Ersan Evi benim için ayrı bir anlam taşıyor.
Benim mimari manifestomun özünde; doğayla uyum, işlevselliğin estetikle dengelenmesi, yalın ama güçlü bir mekânsal dil, insan ölçeğinde yaşanabilirlik ve zamansızlık var. Ersan Evi’nde doğal ışığın mekâna yön veren bir unsur olması, iç ve dış mekân arasındaki geçirgenlik, abartıdan uzak ama nitelikli detay çözümleri bu değerlerin hayat bulmuş hâlidir. Bir anlamda bu proje, teoride savunduğum ilkelerin sahadaki karşılığını deneyimlememe imkân verdi.
Benzer şekilde görev aldığım Park Oran Konutları projesi ise farklı ölçek ve işlev üzerinden bu değerleri sınamamı sağladı. Daha büyük bir toplu konut ölçeğinde, insanın gündelik yaşam pratiklerini kolaylaştıran çözümler üretmek, ortak alanların tasarımında sosyal yaşamı destekleyen mekân kurguları geliştirmek, manifestomun başka bir boyutta nasıl karşılık bulabileceğini gösterdi.
Dolayısıyla, ister bireysel ölçekte bir konut, isterse büyük ölçekli bir toplu yaşam projesi olsun, mimarlık yaklaşımımın özü değişmiyor. Ersan Evi ve Park Oran Konutları bu çizginin iki farklı yansıması oldu; biri daha kişisel ve özel, diğeri daha kolektif ve kamusal. Her ikisi de mimari manifestomun farklı açılardan ete kemiğe bürünmüş hâli olarak benim için çok değerli.








