Türkiye’nin saygın mimarları İnşaat Dünyası Dergisi’ne konuşuyor: Durmuş Dilekci
İnşaat Dünyası Dergisi Eylül-Ekim 2026 sayısında “Mimarlar Ne Diyor?” özel dosyasında Türkiye’nin saygın mimarlarını ağırlamaya devam ediyor. DİLEKCİ Mimarlık Kurucusu Durmuş Dilekci dosya çerçevesinde sorularımızı yanıtladı. Durmuş Dilekci, “Mimarlık benim için her durumda aynı cevabı vermek değil; soruyu yeniden kurmak ve yerin, zamanın, programın özgün koşullarından başka bir cevap üretebilmektir” dedi.
DİLEKCİ Mimarlık’ın DDA kuruluş hikâyesi ve mimari tasarım felsefesiyle ilgili düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Mimarlık eğitimime başladığım ilk yıllarda fark ettiğim en önemli şey, mimarlığı besleyen unsurların çoğunun onun sınırları dışında olduğuydu. Sanat, teknoloji, edebiyat, sinema, müzik, seyahat ve siyaset; görme biçimimizi geliştiren her şey mimarlığa da dâhil olur. Çünkü bir çizginin duvara, o duvara düşen ışığın duyguya ve bir yaşam senaryosuna dönüşmesi, mimarlığın teknik bir üretimden fazlası olduğunu gösterir.
Mesleki yolculuğumun ilk on yılının ardından 2003 yılında ortaklık yapısıyla Uras Dilekci Mimarlık’ı kurdum; 2014’ten bu yana bu birikimi DİLEKCİ Mimarlık DDA adıyla sürdürüyorum. Bu nedenle DDA’yı yalnızca bir kuruluş tarihiyle değil, zaman içinde oluşmuş bir düşünce, araştırma ve deneyim sürekliliğiyle tarif ediyorum. Odağımızda nitelikli proje üretmek var. Az ve nitelikli üretmeyi, yapılan işi sindirmeyi ve her projede öncekinin üzerine yeni bir düşünce koymayı önemsiyorum.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
Tasarım sürecimiz çoğunlukla aynı soruyla başlıyor: Yapının, parçası olduğu hayat ve kentle ilişkisini nasıl kurmalıyız? Form veya imajdan önce bağlamı, iklimi, programı, kullanıcıyı ve yerin potansiyellerini okumaya çalışıyoruz. Mimari benim için yalnızca yüzey üretmek değil; formun, özün, malzemenin, ışığın ve hareketin oluşturduğu algısal bir bütünlük.
Bugün benzer programların ve tasarım araçlarının yaygınlaştığı küresel bir üretim ortamındayız. Bu nedenle farkı biçimde değil, soruyu kurma biçimimizde ve görünenin ötesindeki potansiyeli okuyabilmekte arıyorum. Üzerinde çalıştığımız İzmir Bayraklı, Kadıköy, Bodrum ve Kartal’da sürdürdüğümüz farklı programlardaki projeler de hazır bir dili tekrar etmek yerine kendi cevabını üretmemizi gerektiriyor.

Büyük ölçekli karma projelerin kentsel siluet ve kamusal alanla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Konut ve karma projelerin kendi içine kapanık adalara dönüşmesini önlemek için hangi stratejileri izliyorsunuz?
Bugün yapı ölçekleri büyüdü; konut, ofis, ticaret, turizm ve sosyal alanlar aynı yapı içinde birleşerek neredeyse mikro kentler oluşturuyor. Temel risk, bu yapıların kentin parçası olmak yerine kentle yarışan ve kendi içine kapanan adalara dönüşmesi. Oysa büyük bir yapı yalnızca kendi parselinden sorumlu değildir. Sokağa ne verdiği, yaya hareketini nasıl karşıladığı, zemin kotunda kentle nasıl temas ettiği, kamusal ve yarı kamusal alanları nasıl oluşturduğu ve siluette nasıl algılandığı tasarımın doğrudan konusudur.

Büyük hacimlerle baş etmek için kütlesel parçalanmaları, yarılmaları, boşlukları ve farklı ölçekler arasındaki geçişleri kullanıyoruz. Ancak amaç yalnızca kütleyi görsel olarak küçültmek değil. Yapının içindeki hayatın çevresine sızmasını, peyzajın mimariyle kesintisiz devam etmesini ve insanların yalnızca geçtikleri değil, durdukları, karşılaştıkları ve zaman geçirdikleri ara alanların oluşmasını istiyoruz.
Buyaka’da karma programın kentle ilişkisini kurarken de büyük kütleyi tek bir nesne gibi değil, farklı kot ve işlevlerin birbirine bağlandığı geçirgen bir sistem olarak ele aldık.
Kentsel dönüşüm yalnızca yapı stokunu yenilemek olarak okunmamalı. Şehir hayatını, kültürü ve hafızayı güçlendirmiyorsa gerçek bir dönüşüm üretmez. İşlevini yitirmiş alanların yeni kamusal ilişkiler kurması; meydanların, kıyıların ve ara sokakların gündelik hayatın etkin parçaları hâline gelmesi gerekir. Mimarın sorumluluğu yatırımcıyı kamusal fayda konusunda yönlendirmeyi de içerir.
Türkiye’de lüks konut ve karma kullanım projelerinin önemli örnekleri DİLEKCİ Mimarlık imzası taşıyor. Bu projelerin enerji verimliliği, işlevsellik ve estetik açısından sürdürülebilir tasarıma katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sürdürülebilirliği teknoloji, sertifika veya yapıya sonradan eklenen sistemlerden ibaret görmek eksik bir yaklaşım. Yapının yere nasıl oturduğu, güneşe nasıl yönlendiği, rüzgârı nasıl kullandığı, gölgeyi nasıl ürettiği, açık ve kapalı alanlar arasındaki ilişki, malzemenin ömrü ve peyzaj sürekliliği başlangıç kararlarının parçası olmalı. Bina doğru yönlenme, kesit, doğal havalandırma ve gün ışığıyla çözebileceği meseleleri sonradan eklenen mekanik sistemlere bırakmamalı.
Mi’Costa’da Çeşme’nin sıcak ve rüzgârlı iklimi doğrudan tasarım girdisiydi. Yapıların yönlenmesi, güneş açılarıyla gölge üretmesi, kuzey güney doğrultusundaki hava hareketinin doğal havalandırmaya katılması ve avluların kuzey rüzgârından korunaklı düzenlenmesi mimarinin kendi araçlarıyla çözüldü. Jeotermal enerjinin kullanılması bu bütünün devamıydı. Kıyı projelerinde denizi yalnızca manzara olarak değil; yönü, ışığı, rüzgârı, dolaşımı ve kamusal yaşamı örgütleyen bir eksen olarak ele alıyoruz.

Swissôtel Çeşme Resort Otel ve Rezidans ise sürdürülebilirliğin mevcut olanı değerlendirme boyutunu görünür kılıyor. Eski Sheraton Çeşme Oteli’ni yıkıp sıfırdan başlamak yerine ana taşıyıcı omurganın yaşatılabilirliğini araştırdık. Yaklaşık yüzde 74 oranında kiriş, kolon ve döşemeyi; çekirdeğin ise yüzde 97’sini koruyup güçlendirerek hesaplara göre yaklaşık 25.650 ton gömülü karbon salımını önledik. İşlevsiz eklentileri temizledik, dolaşımı ve mekânsal organizasyonu yeniden kurduk, yapının denizle ilişkisini çağdaş ihtiyaçlara uyarladık. Bu yaklaşımı yıkmadan yeniden yapmak olarak tarif ediyorum. Çünkü mevcut yapıda saklı malzeme, emek, enerji ve hafıza da korunması gereken bir kaynaktır.
Sürdürülebilirlik ancak yaşanabilirlikle birlikte anlam kazanır. Enerji performansı kadar erişilebilirlik, bakım kolaylığı, dönüşebilirlik ve uzun vadeli işletme de önemlidir. Lüksü pahalı malzemelerle sınırlamıyorum. İyi ışık, temiz hava, nitelikli açık alan ve insanın kendisini iyi hissettiği mekân daha kalıcı bir lüks tanımı sunuyor.
Markalı rezidansların yaygınlaşması konut ile otel arasındaki sınırları yeniden tarif ediyor. Reges a Luxury Collection Resort’ta müellifi olduğumuz yapıyı aynı markanın rezidans programına dönüştürürken mevcut kimliği koruyup konut yaşamının mahremiyet ve servis ihtiyaçlarını marka standartlarıyla uyumlu hâle getirdik. Doğru ele alındığında bu model ortak alanların niteliğini ve işletilebilirliği tasarım girdisine dönüştürür.

Durmuş Dilekci’nin mimari manifestomdur dediği projesi hangisidir? Söz konusu proje manifestonuzun hangi değerlerinin hayata geçmiş hâlidir?
Mimari yaklaşımımı tek bir proje üzerinden tarif etmeyi veya bir yapıyı manifestom olarak göstermeyi doğru bulmuyorum. Manifesto, kullanılacaksa, tek bir yapının içine sığmayacak kadar geniş bir düşünsel sürekliliği ifade etmeli. Otuz yılı aşan meslek hayatımda farklı ölçeklerde, coğrafyalarda ve programlarda çalıştım. Her proje başka bir soru sordu ve mimarlık düşünceme başka bir katman ekledi.
Buyaka’da büyük ölçekli yapıyı kente eklemleme; Hilton DoubleTree Avcılar’da çelik strüktür ile yüksek yapı dilini bir arada kurma; Mi’Costa’da iklimle çalışan kıyı yerleşimi; Swissôtel Çeşme’de mevcut omurgayı yıkmadan dönüştürme öne çıktı. Bahriye Üçok Anaokulu’nda ise mimarlığın toplumla ilişki kuran, öğrenmeye alan açan yönü belirleyici oldu. Bu projeler aynı biçimsel dili tekrarlamıyor; fakat yerin potansiyelini okuma ve insanla kurulan ilişkiyi güçlendirme çabası hepsinde sürüyor.
Bir manifesto aranacaksa onu tek bir sonuçta değil, projeler arasında ilerleyen bu araştırma hattında bulmak daha doğru. Mimarlık benim için her durumda aynı cevabı vermek değil; soruyu yeniden kurmak ve yerin, zamanın, programın özgün koşullarından başka bir cevap üretebilmektir.

Yakın olduğunuz, doğasına hâkim olduğunuz ve sizin dilinizden anladığına emin olduğunuz yapı malzemesi hangisidir? Bu malzemenin öne çıktığı projelerinizden örnek verebilir misiniz?
Malzeme önceden seçilmiş bir imza değil; projenin düşüncesinin vücut bulduğu araçlardan biridir. Her projenin ölçeği, coğrafyası, iklimi, strüktürel gereksinimi ve anlatmak istediği başka bir şey var. Bu nedenle beni malzemenin adından çok nasıl davrandığı, nasıl yaşlandığı ve hangi ifadeyi ürettiği ilgilendiriyor. Hamlığı, ağırlığı, hafifliği, dokusu, yansıtıcılığı, geçirgenliği ve ışıkla değişimi mimari deneyimin parçasıdır. Bir malzemenin başka bir şeymiş gibi davranmasını sevmiyorum.
Hilton DoubleTree Avcılar’daki rafine çelik strüktür, taşıyıcı sistemi mimari dilin parçası yaptı. Swissôtel Çeşme’de ise yeni bir malzeme gösterisinden çok, mevcut taşıyıcı sistemin fiziksel değerini yeni programın parçası hâline getirmek önem kazandı.
Malzeme seçimini yer için uygun olup olmadığı, zamanın etkisini taşıyıp taşıyamayacağı, kullanıcının bakımını sürdürebilmesi ve gerektiğinde onarılabilmesi gerekir. Form, malzeme ve ışık birbirinden ayrılmadığında malzeme dekoratif bir kaplama olmaktan çıkar; yapım tekniği, mekânsal fikir ve zamanla kurulan ilişkinin görünür karşılığına dönüşür.
Son olarak mimarlığın geleceğiyle ilgili nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Bugün yapı üretimi çok hızlı; fakat düşünce aynı hızla derinleşmiyor. Görsellerin yapılardan önce tüketildiği ve benzer yapıların çoğaldığı bir ortamda tasarım, kaynak kullanımını, yapının ömrünü ve gelecekteki dönüşüm ihtimalini de öngörmek zorunda.
Önümüzdeki dönemde ne yapacağımız kadar neyi koruyup dönüştüreceğimizi de tartışacağız. Boş kalan alışveriş merkezleri, atıl ofisler ve güncel ihtiyaçlara cevap vermeyen konut stoku büyük bir tasarım alanı oluşturuyor. Bu yapıları güçlendirip içlerinden ikinci bir hayat çıkarmak çevresel ve kültürel açıdan önemli. Uzun ömür, nesiller arası kaynak kullanımını gözeten etik bir mesele.

Mimarlığın geleceğe dair iyimserlik taşıması gerektiğini düşünüyorum. Yaptığımız her müdahale henüz yaşanmamış bir hayata ilişkin öneri içeriyor. Bu yüzden merak etmeye, soru sormaya ve yeni mekânsal deneyimler aramaya devam etmeliyiz. Benim için mimarlığın en heyecan verici yanı, bildiğimiz cevapları tekrar etmek yerine her projenin kendi özgün cevabını bulmasına imkân vermesi.








