Kayalara Oyulmuş Taş Yapılar: Dünya Üzerindeki 10 Taş Yapı
İnşaat Dünyası Dergisi'ni Google'da tercih edilen kaynaklar olarak ekleyin. EkleBeton, tuğla, gaz beton ya da herhangi bir yapı malzemesi olmadan sadece çekiç, murç ve insan iradesiyle kayaların içine oyulan taş yapılar, mimarlık tarihinin şaheserleri olmaya devam ediyor. Ürdün’deki Petra Antik Kenti’nden Kapadokya’daki yeraltı şehirlerine kadar kayaya işlenen 10 taş yapı, günümüzde alanındaki en iyi örnekler olarak öne çıkmayı sürdürüyor.
Mimarlık çoğu zaman bir malzemenin üzerine eklenmesiyle düşünülür: Taş örülür, ahşap birleştirilir, beton dökülür, çelik monte edilir. Kaya oyma mimarisinde ise yöntem değişir. Yapıyı oluşturmak için yeni bir malzeme eklemek yerine mevcut kaya kütlesinden malzeme çıkarılır. Bu basit gibi görünen fark, yapının planından taşıyıcı davranışına, cephe tasarımından iç mekanın aydınlatılmasına kadar pek çok unsuru doğrudan etkiler.
Kayalara oyulmuş yapılar bu nedenle yalnızca geçmiş uygarlıkların bıraktığı ilginç eserler değil, aynı zamanda insanın topoğrafya ve yapı malzemesiyle kurduğu ilişkinin somut örnekleri. Yumuşak volkanik tüflerin şekillendirdiği Kapadokya ile sert bazalt kayalara oyulan Ellora yapıları aynı yöntemin birbirinden ne kadar farklı sonuçlar verebileceğini gösteriyor. Kimi yapılarda kaya bir ibadet mekânına, kimilerinde bir mezar cephesine, kimilerinde ise başlı başına bir yerleşime dönüşüyor. Dünyanın farklı bölgelerindeki 10 etkileyici örnek üzerinden bu sıra dışı mimari anlayışın izini sürüyoruz.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
Dergiyi Oku »
1. Petra – Ürdün
Ürdün’ün güneyinde yer alan Petra, kayaların içine oyulmuş yapıların en tanınmış örneklerinden biri. Antik Nebatilerin başkenti olan kent, özellikle pembe ve kızıl kumtaşına işlenen anıtsal cepheleriyle dikkat çekiyor. Dar Siq geçidinin sonunda karşılaşılan El-Hazne (Hazine) yapısı, bu mimari geleneğin en çarpıcı örneklerinden. Yaklaşık 39,5 metre yüksekliğindeki cephede Korint düzenini hatırlatan sütun başlıkları, alınlıklar ve figürlü bezemeler görülüyor. Adının aksine yapının bir hazine binasından çok anıt mezar olarak kullanıldığı düşünülüyor.
Petra’nın mimari değeri tek bir cepheyle sınırlı değil. Kentte mezarlar, tapınaklar, bağımsız yapılar, su kanalları, sarnıçlar ve rezervuarlar bir arada bulunuyor. Kurak bir coğrafyada gelişen bu yerleşimin suyu toplama ve dağıtma sistemleri, mimari tasarımın çevresel koşullarla nasıl ilişkilendirildiğini gösteriyor. Petra’yı özel kılan ayrıntılardan biri de bu: Kaya, yapının biçimini belirlerken su mühendisliği kentin yaşamını mümkün kılmış.
2. Kailasa Tapınağı – Ellora, Hindistan
Hindistan’ın Maharashtra eyaletindeki Ellora Mağaraları arasında bulunan Kailasa Tapınağı, kaya oyma mimarisinin en iddialı örneklerinden biri. 8. yüzyıla tarihlenen tapınak, Hindu tanrısı Şiva’ya adanmış. Onu benzerlerinden ayıran temel özellik, geleneksel bir yapıda olduğu gibi taş blokların bir araya getirilmesiyle oluşturulmaması. Tapınak, büyük bir kaya kütlesinin üstten başlayarak oyulması ve çevresindeki malzemenin çıkarılmasıyla şekillendirilmiş.
Avluya girildiğinde tapınak kompleksi, bağımsız bir yapı gibi algılanıyor. Oysa mimari kütle, bulunduğu kayalık alanın içinden ayrıştırılarak ortaya çıkarılmış durumda. Sütunlar, kabartmalar, heykeller, geçişler ve kutsal mekanlar aynı kaya işçiliğinin parçaları. Bu üretim tekniğinde hata payı oldukça düşük. Yanlış yönde veya gereğinden fazla malzeme çıkarılması, sonradan yeni bir taş ekleyerek giderilebilecek bir sorun değil.
3. Biete Ghiorgis / Aziz George Kilisesi – Lalibela, Etiyopya
Etiyopya’nın Lalibela kentindeki Biete Ghiorgis, kayaya oyulmuş kiliseler arasında planıyla öne çıkıyor. Yukarıdan bakıldığında belirgin bir haç biçimine sahip olan yapı, çevresindeki kaya kütlesinden aşağı doğru oyularak oluşturulmuş. Bu yöntem, kilisenin çevresinde derin hendekler meydana getirirken yapının dış yüzeyinin ve çatısının ana kaya ile bağlantılı kalmasını sağlamış. Kapılar, pencereler, iç mekan ve mimari ayrıntılar da aynı kaya kütlesinin işlenmesiyle ortaya çıkarılmış.
Lalibela’daki kaya kiliseleri, 12. ve 13. yüzyıllarda şekillenen önemli bir Hristiyan hac merkeziyle ilişkili. Biete Ghiorgis ise diğer kilise gruplarından ayrı konumlanmasına rağmen hendekler ve geçitlerle bu kutsal peyzajın parçası. Yapının etkileyici görünümünün arkasında, kaya kütlesini çevresinden ayırırken taşıyıcı bütünlüğünü korumayı gerektiren bir oyma süreci bulunuyor. Yağmur suyunun uzaklaştırılması için oluşturulan drenaj kanalları da tasarımın ayrılmaz unsurlarından. Kilise, mimari formun kaya içinden nasıl çıkarılabileceğini gösteren özgün bir örnek.
4. Göreme Kaya Kiliseleri – Kapadokya, Türkiye
Nevşehir’deki Göreme, volkanik tüflerin şekillendirdiği arazinin insan eliyle nasıl bir mimari çevreye dönüştürüldüğünü görmek için Türkiye’deki en dikkat çekici duraklardan biri. Bölgedeki kaya kiliseleri, manastır mekanları ve yaşam alanları, doğal oluşumlarla bütünleşen bir yerleşim düzeni meydana getiriyor. Özellikle Tokalı Kilise, Elmalı Kilise ve Karanlık Kilise, kaya oyma mimarinin Bizans dönemindeki örnekleri arasında öne çıkıyor.
Göreme’deki yapıların mimari karakterini belirleyen unsurlardan biri, kolay işlenebilen tüf kayaçlar. Kaya içine açılan ibadet mekanlarının duvar ve tavanları, fresklerle süslenerek dini anlatıların yüzeyine dönüşmüş. Bazı kiliselerdeki resimler, dönemin inanç dünyasına ve sanat anlayışına ilişkin önemli bilgiler veriyor. Dışarıdan bakıldığında sade görünen bir kaya kütlesinin içinde farklı mekanların, nişlerin ve bezemelerin bulunması, bu yapıların asıl zenginliğinin iç mekanda saklı olduğunu gösteriyor.
5. Kaymaklı Yeraltı Şehri – Kapadokya, Türkiye
Kapadokya’nın kaya oyma mimarisi yer üstündeki kiliselerle sınırlı kalmıyor. Kaymaklı Yeraltı Şehri’nde doğrudan toprağın altına uzanan çok katmanlı bir yerleşim düzeniyle karşılaşılıyor. Nevşehir’deki Kaymaklı kasabasında bulunan bu kompleks, yumuşak tüf kayaların oyulmasıyla oluşturulmuş. Dar koridorlar, odalar, depolar, mutfaklar, su kuyuları ve havalandırma bacaları, yeraltında geçici yaşamı mümkün kılacak biçimde düzenlenmiş.
Yerleşimin en dikkat çekici özelliklerinden biri, koridorların dar ve alçak tutulması. Bu düzen, içeride hareketi sınırlandırırken tehlike anında savunmayı kolaylaştırıyordu. Bazı geçişlerde kullanılan büyük sürgü taşları, girişlerin içeriden kapatılmasına imkan veriyordu. Depolama alanlarının çeşitliliği ve havalandırma sistemi ise yeraltı yaşamının gelişigüzel açılmış mağaralardan ibaret olmadığını ortaya koyuyor.
6. Abu Simbel Tapınakları – Mısır
Mısır’ın güneyinde, Nil Nehri yakınlarında bulunan Abu Simbel Tapınakları, kaya kütlesine işlenen anıtsal mimarinin en görkemli örnekleri arasında yer alıyor. Firavun II. Ramses döneminde, MÖ 13. yüzyılda kayalığın içine oyulan Büyük Tapınak’ın cephesinde firavunun dört dev heykeli yükseliyor. Hemen yakınındaki daha küçük tapınak ise Ramses’in eşi Nefertari ve tanrıça Hathor ile ilişkilendiriliyor.
Abu Simbel’in mimari etkisi, cephedeki dev heykellerle bitmiyor. Kaya içine uzanan iç mekanlarda sütunlu salonlar ve kutsal bölümler birbirini izliyor. Tapınağın yönelimi de dikkat çekici: Güneş ışınları yılın belirli günlerinde iç mekanın derinliklerine kadar ilerleyerek kutsal bölümdeki heykelleri aydınlatıyor. Bu düzen, mimari tasarımın astronomik gözlemlerle ilişkisini ortaya koyuyor.
7. Ajanta Mağaraları – Hindistan
Hindistan’ın Maharashtra eyaletinde, Waghora Nehri’nin kıvrıldığı kayalık yamaç boyunca sıralanan Ajanta Mağaraları, Budist kaya oyma mimarisinin en önemli topluluklarından biri. Alanda tamamlanmış ve yarım bırakılmış yapılarla birlikte yaklaşık 30 mağara bulunuyor. Bunların bir bölümü ibadet ve tören mekanı olarak kullanılan chaitya salonlarından, diğerleri ise keşişlerin yaşadığı vihara manastırlarından oluşuyor.
Ajanta’nın mimari gelişimi iki ayrı döneme yayılıyor. İlk çalışmalar MÖ 2. yüzyıl ile MÖ 1. yüzyıl arasına, ikinci büyük evre ise MS 5. ve 6. yüzyıllara tarihleniyor. Bu uzun zaman aralığı, mağaraların planlarında ve süslemelerinde farklılıklar yaratmış. Bazı ibadet salonlarında apsisli plan, tonozu andıran tavanlar ve sütun dizileri görülürken manastırlarda ortak kullanım alanlarının çevresine yerleştirilmiş keşiş hücreleri bulunuyor.
8. Likya Kaya Mezarları – Türkiye
Türkiye’nin güneybatısında, özellikle Demre’deki Myra ve Fethiye çevresinde görülen Likya kaya mezarları, kayalık yüzeylerin anıtsal mezar mimarisine dönüştürüldüğü etkileyici örnekler arasında. Yamaçlara ve dik kaya cephelerine oyulan mezarlar, uzaktan bakıldığında kayalığın doğal dokusu içinde sıralanan mimari cepheler gibi görünüyor. Bazılarında sütunlar, üçgen alınlıklar ve ahşap konut mimarisini çağrıştıran cephe düzenlemeleri dikkat çekiyor.
Likya mezar mimarisinde kayaya işlenen biçimler, dönemin yapı kültürü ve toplumsal değerleri hakkında ipuçları sunuyor. Ahşap evleri andıran detaylar, kaya yüzeyine aktarılmış bir mimari dil oluşturuyor. Mezar odaları ise kayanın içine açılarak dış cepheden ayrılıyor. Böylece yapının anıtsal görünümü ile gömü mekanı aynı kaya kütlesinde birleşiyor. Bu cepheler, taş işçiliğinin yanı sıra ahşap mimarinin biçimlerinin başka bir malzemede nasıl yeniden yorumlandığını da gösteriyor.
9. Vardzia Kaya Şehri – Gürcistan
Gürcistan’ın güneyindeki Samtshe-Cavaheti bölgesinde bulunan Vardzia, kayalık bir yamacın içine yayılan geniş bir orta çağ yerleşimi. 12. yüzyılda şekillenen kompleks, Kral III. Giorgi ve kızı Kraliçe Tamar dönemleriyle ilişkilendiriliyor. Yaklaşık 900 metre boyunca uzanan kaya yerleşimi, farklı seviyelere dağılan odalar ve tünellerle birbirine bağlanıyor. Yapı, tek bir anıttan ziyade kayalık arazinin içine yerleşmiş kapsamlı bir mimari sistem olarak ele alınmalı.
Vardzia’nın içinde yaşam ve ibadet alanları, geçiş koridorları ve depolama mekanları bulunuyor. Kompleksin merkezindeki Meryem’in Göğe Yükselişi Kilisesi, freskleriyle dikkat çekiyor. Yerleşimin farklı kotlara dağılan bölümleri, eğimli kaya yüzeyinin nasıl kullanılabildiğini gösterirken tüneller de bu dağınık mekanları birbirine bağlıyor. Su tesisatına ilişkin izler, Vardzia’nın yalnızca barınmaya yönelik odalardan oluşmadığını, daha kapsamlı bir yerleşim düzenine sahip olduğunu ortaya koyuyor.
10. Ħal-Saflieni Katakompu – Malta
Malta’nın Paola kentinde bulunan Ħal Saflieni Hypogeum, tarih öncesi dönemin yeraltı mimarisini anlamak açısından sıra dışı bir örnek. MÖ 4. binyıla uzanan geçmişiyle bu kompleks, yumuşak kireçtaşı içine oyulmuş salonlar, odalar ve geçitlerden meydana geliyor. Üç farklı seviyeye yayılan mekanların büyük bölümü, metal aletlerin kullanılmadığı bir dönemde çakmaktaşı, çört, obsidyen ve boynuz gibi araçlardan yararlanılarak şekillendirilmiş.
Hypogeum’un en dikkat çekici yönlerinden biri, yeraltındaki bazı odaların yüzeydeki megalitik tapınakların mimarisini taklit etmesi. Duvarlardaki girintiler, kapı biçimleri ve üst üste bindirilmiş taş sıralarını andıran tavan düzenlemeleri, kaya içine oyulmuş mekanlarda farklı bir mimari ifade yaratıyor. Kırmızı aşı boyasıyla işlenmiş spiral ve petek desenleri de yapının sanatsal özellikleri arasında. Bazı odalarda görülen ayrıntılar, dönemin yapı biçimleriyle ilgili düşüncelerin yeraltına nasıl aktarıldığını gösteriyor.







