Özlem Eren: İletişim anlatmakla değil, anlamakla başlıyor
İnşaat Dünyası Dergisi Eylül-Ekim 2026 sayısında “Kurumsal İletişim” bölümünde Ege Profil Pazarlama ve Kurumsal İletişim Müdürü Özlem Eren’i ağırladı. Eren, “Kurumsal iletişim ve pazarlama alanında geçirdiğim 20 yılı aşkın süre bana en çok şunu öğretti; insanlar bir markanın ne söylediğinden çok, hayatlarında nasıl bir karşılık yarattığını, hangi duyguyu yaşattığını hatırlıyorlar. Bu nedenle iletişimin gerçek gücünün yapılan işle insan arasında anlamlı, samimi ve kalıcı bir bağ kurabilmekten geldiğine inanıyorum” dedi.
Bugün markalar için görünür olmak geçmişe kıyasla çok daha kolay. Ancak görünürlüğün güvene, güvenin de uzun soluklu bir ilişkiye dönüşmesi bambaşka bir konu. Tüketiciler artık yalnızca kendilerine sunulan ürünü ya da hizmeti değerlendirmiyor; markanın neyi savunduğuna, nasıl davrandığına, kendisini anlayıp anlamadığına ve verdiği sözün arkasında ne kadar durduğuna bakıyor. Dolayısıyla kurumsal iletişim, bir şirketin yahut ürünün kendisini anlattığı tek yönlü bir alan olmaktan çoktan çıktı. Önce dinlemeyi, değişimi okumayı ve insanların hayatındaki gerçek ihtiyaçları anlamayı gerektiriyor.
Ege Profil’deki 20 yıllık yolculuğum boyunca bunun çok farklı örneklerini deneyimleme fırsatı buldum. Aynı kurumsal çatı altında farklı geçmişlere, hedef kitlelere ve DNA’lara sahip markalarla çalışmak bana tek bir doğru iletişim dili olmadığını gösterdi. Bir markanın gücü köklü geçmişinden ve insanların hayatında yıllar içinde edindiği yerden gelebilirken, bir diğerinin gücü yenilikçi yaklaşımından ya da farklı bir kullanıcı beklentisine verdiği cevaptan gelebiliyor.
Böyle bir yapıda iletişim profesyonelinin görevinin markaları aynı şekilde konuşturmak değil, her birinin kendi sesini bulmasını sağlamak olduğuna inanıyorum. Bunu yaparken de kurumun ortak değerlerini korumak gerekiyor. Çünkü farklı seslere sahip olabilirsiniz ama verdiğiniz güven, kalite anlayışınız ve iş yapış biçiminiz ortak bir zeminde buluşmalı.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.
TEKNİK FAYDAYI İNSANİ BİR KARŞILIĞA DÖNÜŞTÜRMEK
Özellikle bizim gibi üretim ve teknoloji odaklı sektörlerde iletişimin önemli sorumluluklarından biri de teknik olanla insan arasında bağ kurabilmek. Çok güçlü bir Ar-Ge altyapısına, yenilikçi bir ürüne veya önemli bir teknolojik yetkinliğe sahip olabilirsiniz. Ancak bunun insanların hayatında neyi değiştirdiğini anlatamadığınız sürece iletişim açısından hikâyenin bir bölümü eksik kalıyor.
Markalarımızda yürüttüğümüz iletişim çalışmalarında da yıllardır bu bakış açısıyla hareket ediyoruz. Örneğin ses yalıtımı teknik olarak bir ürün performansı. Ancak kullanıcı açısından baktığınızda bunun karşılığı evinde daha huzurlu olmak, dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak ve yaşam kalitesini artırmak. Bizim için iletişimin başladığı yer tam olarak burası; ürünün ne yaptığından, insan için ne ifade ettiğine geçebilmek.
Bugün bu yaklaşımın yalnızca tüketici markaları için geçerli olmadığını görüyoruz; kurumsal iletişim açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. İhracat rakamları, yatırımlar, üretim kapasitesi, Ar-Ge çalışmaları ya da sürdürülebilirlik projeleri kurumlar açısından son derece önemli. Ancak iletişimci olarak bizim sorumluluğumuz bunları yalnızca rakamlar ve teknik bilgiler üzerinden aktarmak değil; neden önemli olduklarını ve çalışan, müşteri, iş ortağı ya da toplum için nasıl bir değer yarattıklarını da gösterebilmek.
TÜKETİCİ ORGANİZASYON ŞEMAMIZI GÖRMÜYOR
Pazarlama ve kurumsal iletişimi birlikte yöneten biri olarak, iki alan arasındaki sınırların da giderek daha geçirgen hale geldiğini gözlemliyorum. Çünkü bugün insanların bir kurumla ilişkisi tek bir temas noktasından oluşmuyor.
Bir reklamla karşılaşıyor, ardından markayı dijital mecralarda araştırıyor, bir çalışanın paylaşımını görüyor, haberini okuyor, satış noktasına gidiyor, ürün veya hizmeti deneyimliyor. Biz kurumların içinde bunları pazarlama, kurumsal iletişim, satış, insan kaynakları ya da müşteri deneyimi gibi farklı başlıklar altında yönetebiliriz. Ancak tüketici bizim organizasyon şemamızı görmüyor; markayı bir bütün olarak deneyimliyor.
Bu nedenle güçlü iletişimin temelinde tutarlılık olduğuna inanıyorum. Bir markanın reklamda söylediğiyle sahada yaşattığı, çalışanına anlattığıyla müşterisine sunduğu birbirinden uzaklaştığında iletişimin gücü de zayıflıyor. Tam tersine bütün temas noktalarında birbirini tamamlayan bir deneyim yaratıldığında, iletişim kampanya dönemlerinin ötesine geçerek kalıcı bir bağ oluşturuyor.
Bu noktada iletişimin sadece iletişim ekiplerinin yaptığı bir iş olmadığını da unutmamak gerekiyor. Çalışanlarımızdan bayilerimize, iş ortaklarımızdan yöneticilerimize kadar kurum adına temas kuran herkes aslında o kurumun nasıl algılandığına katkıda bulunuyor. Markalarımızda, bayilerimizi kullanıcıyla her gün doğrudan temas kuran yapının önemli bir parçası olarak görmemizin nedeni de bu. Kurumsal iletişim açısından baktığımızda ise aynı yaklaşım çok daha geniş bir paydaş dünyası için geçerli.

İÇERİK ÜRETMEK KOLAYLAŞIRKEN ANLAM YARATMAK ZORLAŞIYOR
Bugün iletişim dünyasının önündeki en büyük dönüşümlerden biri kuşkusuz yapay zekâ. Artık birkaç saniye içerisinde metinler, görseller ve fikirler üretilebiliyor. Bunun iletişim profesyonellerine önemli imkânlar sunduğunu düşünüyorum. Ancak tam da bu nedenle mesleğimizin değerinin giderek içerik üretmenin ötesine taşındığına inanıyorum. Duygu, anlam ve hikâye yaratabilmek ise hala insanı anlamaktan geçiyor. Teknoloji iletişimin araçlarını dönüştürürken, insanla gerçek bir bağ kurabilme becerisinin iletişim profesyonellerini ayrıştıran en önemli değerlerden biri olacağına inanıyorum.
Çünkü içerik üretmenin kolaylaştığı bir dünyada asıl soru artık “ne kadar içerik üretebiliriz?” değil, “söylemeye değer ne söyleyebilir, nasıl bir duygu yaşatabiliriz?” olmalı.
İletişim profesyonelinin farkı; teknolojiyi kullanabilmesinin yanında insanı, toplumu, markayı ve içinde bulunduğu zamanı okuyabilmesinde ortaya çıkacak. Neyi söyleyeceğimizi bilmek kadar neyi söylemememiz gerektiğini bilmek, doğru zamanda doğru tonu yakalamak, insanların gerçek ihtiyaçlarıyla markanın gerçek yetkinlikleri arasında bağ kurabilmek, bir deneyim yolculuğu yaşatabilmek daha da değerli hale gelecek.
Yirmi yıl önce kullandığımız iletişim araçlarıyla bugün kullandıklarımız arasında büyük fark var. Önümüzdeki 20 yılda da bugünkü araçların önemli bir bölümü değişecek. Ancak benim için iyi iletişimin ölçüsü hala çok insani bir yerde duruyor; bir kurumun söyledikleriyle insanların hayatında yarattığı karşılık arasındaki mesafeyi ne kadar azaltabildiğimiz.
Teknoloji değişecek, mecralar değişecek, markaların kendilerini ifade etme biçimleri değişmeye devam edecek. Ancak iletişimin merkezinde insan olduğu sürece önce anlamaya, sonra doğru sözü bulmaya ve en önemlisi o sözün kurumun yaptıklarıyla karşılık bulmasını sağlamaya ihtiyacımız hiç değişmeyecek.








