Türkiye’nin saygın mimarları İnşaat Dünyası Dergisi’ne konuşuyor: Bahadır Kul
İnşaat Dünyası Dergisi Eylül-Ekim 2025 sayısında “Mimarlar Ne Diyor?” özel dosyasında Türkiye’nin saygın mimarlarını ağırlamaya devam ediyor. BKA Architecture Kurucusu Bahadır Kul dosya çerçevesinde sorularımızı yanıtladı. Kul, “Benim için her proje ayrı bir deneyim ve öğrenme alanı ama “Mimari Manifestom Budur” diyebileceğim proje Konya Büyükşehir Stadyumu’dur. Çünkü bu yapı sadece bir spor mekânı değil, benim stadyum tasarımına dair benimsediğim temel değerlerin –kimlik, işlevsellik, sürdürülebilirlik ve aidiyet– somut karşılığı oldu” dedi.
Mimarlık yolculuğunuza baktığımızda kamusal yapılar ve stadyum gibi mega projeler üzerine yoğunlaştığınızı görüyoruz? Bu tür projeleri tercih etmenizde sizi motive eden unsurlar nelerdir?
Benim için mimarlık sadece bina yapmak değil, toplumla kurduğunuz ilişkiyi güçlendirmek demektir. Kamusal yapılar ve stadyumlar da bu anlamda en güçlü araçlardan biridir. Stadyum gibi mega ölçekli projeler, bir şehrin hafızasına ve kimliğine kazınır. İnsanlar orada sadece maç izlemez; sevinçlerini, hüzünlerini, dayanışmayı ve ortak bir ruhu paylaşır. Bir mimar olarak bu deneyime mekân yaratmak benim için çok kıymetli.
Eylül - Ekim Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.

Diğer taraftan bu tür yapılar, mühendislik ve mimarlık disiplinlerinin sınırlarını zorlar. Kısa sürede binlerce insanın güvenli şekilde girip çıkabileceği hem estetik hem de işlevsel bir yapı üretmek; sürdürülebilirlik, akustik, ışık, yapısal sistemler gibi pek çok parametreyi aynı anda çözmeyi gerektirir. Benim motivasyonum da işte bu zorlukların içindeki yaratıcılık fırsatından geliyor.
Ayrıca kamusal yapılar, özel mimari dilinizi sadece kullanıcıya değil, tüm şehre ve hatta ülkeye anlatmanıza imkân verir. Örneğin Konya Stadyumu’nu tasarlarken sadece bir tribün düzeni değil, kentin kültürüne ve geometrisine gönderme yapan bir form üretmeye çalıştık. Bu da bana büyük tatmin sağlıyor.

Özetle, bu tür projeleri tercih etmemin nedeni: toplumsal belleğe iz bırakmak, mühendislik-mimarlık sınırlarını zorlamak ve şehre kimlik katan yapılar üretmek diyebilirim.
Uluslararası projeleriniz ile Türkiye’deki projeleriniz arasında tasarım parametreleri açısından ne gibi farklar oldu? Yerel iklim, yönetmelikler ve kültürel beklentiler tasarım kararlarınızı etkiledi mi?
Uluslararası projeler ile Türkiye’de yaptığımız projeler arasında belirgin farklar var. Tasarımın en başında bizi yönlendiren temel unsurlar iklim, yönetmelikler ve kültürel beklentiler oluyor.
Türkiye’de Konya, Trabzon veya Sivas gibi şehirlerde iklim koşulları çok farklı olduğundan, kar yükü, rüzgâr ve yağış gibi parametreler stadyumun çatısından drenajına kadar her detayı etkiliyor; Trabzon’da rüzgârı kıracak çözümler üretmek gerekirken, Irak’ın Kerbela şehrinde sıcak iklim gölgeleme ve doğal havalandırmayı ön plana çıkardı.
Yönetmelikler açısından Türkiye’de UEFA/FIFA standartlarını karşılamak yeterliyken, farklı ülkelerde yangın tahliye senaryolarından koltuk yerleşimlerine kadar başka kriterlerle karşılaşılıyor ve bu da tasarımı yönlendiriyor. Asıl belirleyici fark ise kültürel beklentilerde ortaya çıkıyor: Kerbela Stadyumu’nda dış cephede 72 kapı yaparak kentin dini hafızasına güçlü bir gönderme yaptık, Türkiye’de ise Konya Stadyumu örneğinde olduğu gibi Selçuklu geometrilerinden esinlenerek yerel kimliği öne çıkardık.

Kısacası her proje kendi bağlamında yeniden doğuyor ve benim için önemli olan, tekrarlanan bir mimari dil üretmek değil, bulunduğum coğrafyanın iklimine, yönetmeliklerine ve kültürel ruhuna cevap veren özgün çözümler geliştirmek.
Projelerinizde sürdürülebilirlik ilkesini nasıl ele alıyorsunuz? Özellikle enerji verimliliği, su yönetimi ve çevre dostu malzeme kullanımı konusunda hangi uygulamalara yer veriyorsunuz?
Projelerimde sürdürülebilirliği yalnızca bir “ekstra kriter” değil, tasarımın merkezinde yer alan bir yaklaşım olarak ele alıyorum. Bir stadyum binlerce insanı aynı anda ağırlayan, çok büyük enerji ve su tüketimi olan, malzeme anlamında da devasa ölçekli bir yapı; dolayısıyla bu konuları en baştan düşünmezseniz hem işletme hem de çevre açısından ciddi sorunlar doğar.

Enerji verimliliği açısından stadyumlarda doğal havalandırma ve gün ışığından maksimum yararlanma ilkelerine öncelik veriyoruz. Çatılarda yarı saydam membranlar kullanarak iç mekânı doğal ışıkla aydınlatıyoruz, aydınlatma sistemlerinde ise LED ve akıllı kontrol sistemleriyle enerji tüketimini minimize ediyoruz.
Su yönetimi de bir diğer kritik nokta. Özellikle saha sulaması için yağmur suyu toplama ve yeniden kullanım sistemlerini projelerimize entegre ediyoruz. Tribünlerin çatılarından toplanan yağmur sularını depolayıp arıtarak tekrar saha bakımında kullanmak hem maliyetleri hem de su tüketimini ciddi ölçüde azaltıyor.
Malzeme seçiminde ise mümkün olduğunca yerel kaynaklı, geri dönüştürülebilir ve çevre dostu ürünlere yöneliyoruz. Çelik ve beton gibi ana malzemelerde geri dönüşüm oranı yüksek malzemeler kullanarak hem çevreye hem de kullanıcı sağlığına zarar vermeyecek alternatifler geliştiriyoruz.
Özetle sürdürülebilirliği bir vizyon meselesi olarak görüyorum: yalnızca bugünün değil, 30–40 yıl sonrasının ihtiyaçlarını da karşılayacak, enerji ve su tüketimini minimize eden, çevreye duyarlı yapılar üretmeye çalışıyoruz.

“Mimari manifestomdur” dediğiniz projeniz hangisidir? Manifestonuzun hangi önemli değerlerinin hayata geçmiş halidir?
Benim için her proje ayrı bir deneyim ve öğrenme alanı ama “Mimari Manifestom Budur” diyebileceğim proje Konya Büyükşehir Stadyumu’dur. Çünkü bu yapı sadece bir spor mekânı değil, benim stadyum tasarımına dair benimsediğim temel değerlerin –kimlik, işlevsellik, sürdürülebilirlik ve aidiyet– somut karşılığı oldu.
Konya Stadyumu’nda Selçuklu geometrilerinden ilham alan cephe kurgusu, manifestomun “yapının kente aidiyet duyması” ilkesini yansıtır. Bir stadyumun anonim bir beton kabuk olmasını istemedim; aksine, şehrin tarihine ve kültürel kimliğine gönderme yapan, halkın benimsediği bir simge olması gerektiğine inandım.
İşlevsellik ve mühendislik açısından bakıldığında, binlerce insanın aynı anda güvenli ve konforlu biçimde girip çıkabileceği bir düzen tasarlamak, benim için mimarlığın “sorumluluk” boyutunun en net göstergesi oldu. Bu yapı, form ve estetiğin ötesinde kamusal işlevin hakkıyla yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Sürdürülebilirlik tarafında da enerji verimliliği, doğal havalandırma ve gün ışığından maksimum faydalanma gibi ilkelerle manifestomun “geleceğe karşı sorumluluk” kısmı devreye girdi. Çünkü ben, büyük yapıların sadece bugünün değil, yarının da ihtiyaçlarını gözetmesi gerektiğini savunuyorum.
Yakın olduğunuz, doğasına hâkim olduğunuz ve bu hakimiyetin karşılığında onun da sizin dilinizden anladığına emin olduğunuz malzeme hangisidir? Bu malzemenin yer aldığı, öne çıkan projelerinizden örnekler verebilir misiniz?

Benim için malzeme, mimarlığın dili ve ifade aracıdır; özellikle çelik ile çalışmak bana hem teknik hem estetik anlamda büyük özgürlük sağlıyor. Çelik, doğasına hâkim olduğum ve bana karşılık veren malzeme; eğrisi, ritmi ve taşıma kapasitesi, tasarım dilimi güçlendiriyor.
Buna Ankara Stadyumu’nu örnek verebilirim. Burada çelik, stadyumun dinamik kabuk yapısının temel malzemesi olarak kullanıldı. Büyük açıklıkları taşırken yapıya hafiflik ve akıcılık kazandırdı. Çatıda ve cephede çelik konstrüksiyon, hem gün ışığını yönlendiren gölgeleme sistemlerini mümkün kıldı hem de yapıya estetik bir ritim kattı.

Bir diğer örnek ise Batum Stadyumu’dur. Gürcistan’daki bu projede çelik, dalgalı cephe ve çatının akıcı formunu şekillendirdi. Çelik sayesinde hem yapısal açıklıklar sağlandı hem de Gürcistan’ın kültürel ritmini yansıtan hareketli bir mimari ifade oluşturuldu. Çelik burada hem dayanıklılık hem de estetik bir anlatım aracı olarak manifestomu somutlaştırdı.








