Salim Kadıbeşegil: Kurumsal iletişim performansı, marka değerini artıran lokomotif güçtür
İletişimin kurumsal yapı içinde önemsenmesi ve finans, pazarlama, satış, insan kaynakları gibi disiplinlere gösterilen özene benzer bir konumda değerlendirmesi, şirketler için bir gelecek güvencesi yaratır.
Salim Kadıbeşegil/İtibar Yönetimi Danışmanı/
RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı
Şirketin misyonunu ve vizyonunu belki teknik olarak ele alıp tanımlayacak uzmanlar vardır, ancak bunun iletişimini yapacak olan bölüm kurumsal iletişimdir. Aynı şekilde şirketin politikalarının ne olduğu, hangi etik ve ahlaki ilkelerle iş yapıldığını, ete kemiğe büründürüp paydaşlara aktaracak olan yer de kurumsal iletişimdir. Özellikle çalışanların şirket itibarının elçileri konumuna gelmelerindeki öncelikli görev doğal olarak bu bölümün görev tanımları içindedir. Bütün bu saydıklarımız şirketin toplam performansının daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bir karne notudur. İletişimi önemseyen şirketlerin karne notu yüksek, 1,5 kişiyle kurumsal iletişimi yönetme gayretinde olanların ise notu doğal olarak zayıf olacaktır.
Temmuz - Ağustos Sayısı Yayında!
İnşaat sektöründeki güncel projeler ve özel röportajlarla dolu yeni sayımızı hemen şimdi okuyun.

RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi Kurucu Başkanı
Kurumsal iletişim performansının marka değerini artıran lokomotif güç olduğu nedense hep gözden kaçırılır. Pazardaki farklılaşmanın temel göstergelerinden birisi de iletişim performansıdır. Başta, sivil toplum kuruluşları, kanaat önderleri gibi toplumun görüşlerini etkileyen kritik paydaşlarla uzun vadeli, yapıcı ve değerler bazında iletişim ve ilişki yönetiminin de adresi, kurumsal iletişimdir. Aynı şekilde ileride şirkete hukuki veya toplumsal tepki olarak çok pahalıya mâl olabilecek girişimlerin “erken uyarı sinyallerinin” geleceği yer de kurumsal iletişimdir. Bu kadar yaşamsal öneme sahip bir kavramın bu kadar ihmal edilen bir konumda olmasını anlamakta zorluk çekiyorum açıkçası.
İnşaat sektörü, bizim RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi tarafından yapılan araştırmalarda diğer sektörlere kıyasla itibar performansı en düşük çıkanlar arasında. Bu ne demektir? Sektöre karşı bir “güven” sorunu bulunmaktadır. Güven sorunu olan bir ortamda belki günlük kazanımlarla çark dönebilir, ancak bunun sürdürülebilir bir döngü olmadığı gerçeğiyle buluşmamız lazım. İletişim yoğunluğu kısa vadeli beklentileri karşılamaya yönelik pazarlama ve satış odaklı yönetiliyor. Çoğunluğu da proje bazlı. Bu sektörde üretilmekte olan projeler konusunda yoğun pazarlama iletişimi nedeniyle bilgi sahibi olabiliriz, ancak bu projeleri yapan şirketlerin “kim” olduğu konusunda bilgimiz olduğunu sanmıyorum. Sahipleri kimlerdir, sahip oldukları teknoloji, insan kaynaklarının nitelikleri, çevresel duyarlılıkları, sorumluluk anlayışları ve daha sayabileceğimiz birçok bilgiden yoksun olduğumuz bir gerçektir. Oysaki kurumsal kimlik yani kurumsal marka, yani o projelerin altında koydukları logo, bazı cevapların verilmesini gerektiriyor. Kısacası, şirketler kurumsal iletişimin koordinasyonunda, itibar yönetimi performanslarına yatırım yapmayı gündemlerine almalılar. Bu karar, şirketin özellikle çalışan ve müşteri memnuniyetsizliği ile ilgili konularda hızlı bir iyileştirme alanı yaratacaktır.
Şirketler, bir yandan “yönetim kalitesi, çalışan markası, kurumsal sorumluluk” gibi kavramları keşfederken diğer yandan; finansal sağlamlık, duygusal bağlılık gibi konuların aslında ne kadar basit süreç yönetimleriyle itibarlarına katkı yapabileceklerini görebileceklerdir. Sonuçta itibar, şirketlerin geleceklerini yönetme meselesidir. Bu meseleye ne kadar ciddi, profesyonel ve tutarlı eğilirlerse geleceklerini o kadar güvence altına almış olacaklardır. Bir diğer eksiklik kurumsal sözcülüklerle ilgili. Sözcülük ciddi bir iştir ve güvene giden yolun yarısıdır. Bununla ilgili eğitimin alınması ve deneyim birikiminin tam olması gözden kaçırılmamalıdır.

Özellikle büyük kentlerde sayısı yok denecek kadar az, eski ve haşmetli yapılara öykünüyoruz. Yüz yıl ve öncesinden günümüze gelen bu binaların büyük bir kısmı Allah’tan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları tarafından koruma altına alınmış durumda. İnsan, bu yapıların önünden geçerken veya eski kartpostallarda o caddelerin haline bakarken; “Biz nasıl bir günah işledik de görsel zevksizliğin kucağında yaşamaya mahkûm edildik!” diye sormadan edemiyor… CEO konumundaki yakın bir arkadaşım, büyük bir gayrimenkul projesinin basına yansıyan haberleriyle ilgili fikrimi sorduğunda ona da benzer şekilde; “Proje basında büyük yer almış olabilir. Ancak yüz yıl sonra bu projeniz, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları tarafından koruma altına alınacaksa iyi ve itibarlı bir iş yapmışınızdır” cevabını verdim.
İtibara giden yolda “vazgeçişler” önemlidir. Belki o anki vazgeçiş ile para kaybedildiği düşünülebilir, ancak bu vazgeçiş ilerleyen zaman içinde şirketin itibarına doğrudan katkı yapacak başka projeler ile mutlaka geri dönecektir. Kentlerin tarihi dokusunu, yerel toplumun beklentilerini ve değerlerini görmezden gelerek yapılacak her proje, belki o projede konut sahibi olanlara bir yaşam armağan edecektir, fakat projenin gerçekleştirildiği bölge/kent için bir beton sarmalından başka bir şey ifade etmeyecektir.
Nitekim özellikle büyük kentlerde, altyapısı 50 yıl öncesinin nüfus ve yerleşim planlamalarına uygun yapılmış yerlere konumlandırılan dikey kentleşmenin -başta sağlık ve trafik sorunları olmak üzere- yaşam kalitemizi ne kadar olumsuz etkilediği ortadadır. Dolayısıyla şirketler her bir projeye “insanlık tarihine bırakılacak miras” gözüyle bakmalıdır. Nitekim koruma altına alınmış o güzelim eski binaların her biri insanlık tarihine bırakılan mirastır. O sadece taştan betondan yapılmış bir bina değil, kent dokusuna bırakılmış; içinde yaşayanları, mimarisi ve tarihi ile yaşayan bir miras konumundadır.








